YÜREKLER KUŞATMADA… | TAVIR

YÜREKLER KUŞATMADA… | TAVIR

781

Kara bulutlar kaplamış gökyüzünün maviligini. Bulutlardan da kara, leş kargaları döneniyor havada. Kulakları tırmalayan sesleri, köpeklerin ulumalarına karışıyor. Tutulmuş köşebaşları. Güneş gibi parlayan evlerin ışıgından gözleri kamaşanlar, daha da sıkı sarılıyorlar karanlıklara. Kuşatıyorlar dört bir yandan güneşin evlerini. Bog- mak istiyorlar ışıgı, hep sürsün istiyorlar tarihin magaralardaki rahat yaşamları.

Yürekler kuşatmada…Gecenin içinde güneş gibi parlayan evlerden sıkılan kurşunlar alev topları olarak düşüyor karardıgın bögrüne…Çok zorlu bir yoldan geliyorlar…Eriterek bileklerindeki kelepçeyi; tırnakla, kanla yazarak ınapushane duvarlarına direnmenin tarihini…Çok uzun bir yola dogru yürü- yorlar…Mühendislik hesaplarıyla plan- ladıkları çetin, dolambaçlı bir yola dogru…

Yorgun, hasta yüzler uzun bir kuyruk oluşturmuşlar hastane kapısının önünde. Çocuklar, kadınlar, erkekler, yaşlı-genç bir sürü insan, sıkıntılı bekleyişi içindelere ertesi günün. Sabahın olmasıyla birlikte, ne kadar zaman sonraya verilecegi belli olmayan muayene kaydı için isim yazdırabilmenin umudunu taşıyorlar. Hastanenin ilaç kokularına isteksizce katlanan uykusuz gözler, arada bir sedyeyle taşınanları izliyor. Saçları sakalları agarmış bir adam, yılların yorgunlugunu taşıyan sesiyle yakınıyor yanındakine…benzeri yakınmalar, başka hastanelerde, başka koridorlarda da sürüp gidiyor.

Yürekler kuşatmada…Karanlıgın bekçileri, var güçleriyle yok etmeye çalışıyorlar evlerin ışıgını. Ayrı bir yerde, ayrı bir zaman boyutunda, hep birden dögüş halayına duranlardan kopan alev toplan dügün alanına çeviriyor ortalıgı.

Kucaklaştıkları, ellerini sardıkları yoldaşlarını düşünüyorlar…Açlıga yatarak ölüme koşanları; vurulup düşen- leri varoşlarda, sır vermeden işkencehanelerde menzile ulaşanları düşünüyorlar. Bir sevgi köprüsü kuruyorlar; coşku deniziyle birleşiyorlar korkusuzca idam sehpalarına çıkanlarla. Dogacak dünyayı düşünerek gözgöze geliyorlar, yürek yürege veriyorlar. Düşüyor gönülleri yeniden uguldayan sesine meydanların; dagların yakıcı rüzgarlarına karışıyorlar.

Ufacık ellerinde, toza bulanmış yüzünde büyüyüp de küçülmenin acılarını taşıyan bir çocuk, otobüse binmeye çabalayan yolcuların etrafında dolanarak “bilet var, bilet” diye bagırıyor. Yaşlı bir karı-ko-ca ellerindeki bastonlardan ve birbirlerinden destek alarak, yerlere dökülen sebze ve meyvelerin yenilebilir olanlarını topla- mak amacıyla henüz dagılan pazar yerine dogru ilerliyor. Overlokçu bir kız, yaşamın gerçegiyle yıkılan hayallerini, gelecege yönelik kaygılarını işliyor kumaşa, üç kuruşa sattıgı emegiyle.

Yürekler kuşatmada…Işık saçan ev- lerin birindeki kömür gözlü kız yüregini sürüyor namluya, sıkıyor, sıkıyor… ardarda düşmanın üzerine. Umut çiçekleri açıyor mermilerin düştügü her yerde. Sesler rüzgarla birlikte, va- roşlara, fabrikalara, okullara, daglara taşınıyor. Taşındıkça çogalıyor, çogal- dıkça güçleniyor.

Omuzları çökmüş, elmacık kemikleri belirgin, yanakları sakala vurmuş bir adam, “evim” dedigi derme çatma yapının eşigine oturmuş tespih çekiyor. “Bu gördügünüz yerler biz gelmeden evvel taş topraktı. Dişimizden, tırnagımızdan arttırıp başımızı sokabilecegimiz koruluları yaptık. Hayvan baglasan durmaz burada. Ama n’aparsın başka çaremiz yok. Burayı da çok görüyorlar bize, gelip yıkıyorlar.”

“Dayanacagız” diyor kalın bıyıklı adam. “Biz buraya ölmeye geldik, dönmeye degil” diyenler gibi. “Korkarak hatırlasın bu geceyi zebaniler. Beden- lerimizde açacak kan gülleri yeni bir dünyayı yeşerten ırmaklar olsun.” Sesi gürdü, berraktı; o çok sevdigi “şekeroglan” halayına durmuş gibiydi yoldaşlarıyla, ayın parlak yüzü gibiydi gözleri; elleri alev alev…Sevdaydı dokudukları hayatın gergefine, halka baglılıktı, zafere inanç…Omuz omuza durmuş gibiydiler; elele tutuşmuş gibi; halayda, zeybekte, horonda..sarsılmaz bir kararlılık, yükselen bir coşkuyla marş söylüyordu genç kadın: “atıldık kavgaya yürüyoruz en önde…”

Bir işçi nasırlı kocaman elleriyle, alnına biriken terleri siliyor torna başında. “18 yıllık işçiyim. Aldıgım para karnımızı doyurmaya yetmiyor. Beş nüfus, aç sefil dolaşıyoruz. Kaç zamandır eve et götüre-miyorum, tadını, kokusunu unuttuk artık.”

Yürekler kuşatmada…Her bir yürek silahını fırça etmiş, duygu ve düşüncelerinden süzülüp gelen en güzel renklerle boyuyor siyah tuvali. Gökkuşagının altında çiçek tarlalarında kovalamaca oynayan, ip atlayan çocuklar belirginleşiyor agır agır. Görkemli bir çınar agacının gölgesinde kurulan sof- rada, yüzlerce, binlerce, milyonlarca insan karınlarını doyuruyor. Yarınlara duyulan güvenin, paylaşmanın sevincini yaşayan yüzler, saygıyla, sevgiyle bakıyorlar ressamlarına tuvalin içinden.

Sarp kayalıkların düzlükle birleştigi köyde bir ana, yurdu için ölen kızının ellerine kınalar yakıyor. Yok sayılan bir halk, yediden yetmişe kinini haykırıyor duymak istemeyenlerin kulagına, zafer işaretiyle süsledigi ellerini sokuyor görmek istemeyenlerin gözüne. Kayıplar yaşanıyor, baskılar zulümler, köy meydanlarında dayaklar, alanlarda kurşunlanmalar. Kepenkler parçalanıyor, vitrinler kırılıyor, yine de köylerin, kasabaların, şehirlerin ayak sesleriyle sarsılıyor toprak.

Yürekler kuşatmada…Gittikçe hızlanıyor çatışma, kızıştıkça artıyor ışıgın şiddeti, arttıkça şaşkına dönüyor karanlıgın bekçileri, sözcük sözcük dize dize yaşamı savunan, üreten çogaltan bir şiir yazıyorlar. Kömür yüklü vagonların peşi sıra yürüyenlerin, döküm tezgahlarının başında, agır firınların karşısında kavrulanların; köhne ya- pılarda, tahta sıralarda, uzun otobüs kuyruklarında bekleşenlerin kuracagı o görkemli yapının harcına bir kürek daha salar gibi aynı sevgiyle işliyordu parmakları tetikte… Biri elini uzatıyor gögsüne, parıltısı asılı kalıyor geceye yanan fitilin.

Alanlara yürüyor memurlar gün be gün artarak, harman yerinin hasat sonrası coşkusuyla halaylar çekiyorlar. “Biz sizden sadaka degil, emegimizin karşılıgını istiyoruz, grevli toplu sözleşmeli sendika istiyoruz” diyorlar seslerine suskunların sesini de katarak.

Yürekler kuşatmada…Korku içinde bagırıyor karanlıgın baş bekçisi emrindekilere “Söndürün, ne yapıp edin sön- dürün şu ışıgı.” Zehir makinaları, kus- maya devam ediyor silah silah çarpışan evlerin üzerine.

“Ne büyük umutlarla gelmiştim üniversiteye. Annem babam, işçi, belki memur ya da çiftçi ne farkeder halk çocuguyum işte. Ögrendiklerimle halkımın mutlulugu, rahatı için elimden geleni yapacaktım. Geldigim yerin ticarethane, hizmet etmem gerekenin emperyalistler oldugunu gördüm. Halkıma ihanet etmemi bekliyorlar benden.”

Yürekler kuşatmada…Bombalar yagıyor; peşpeşe patlıyor…Kesif bir sis sarıyor ortalıgı, ev görünmez oluyor bir an. “Kahrolsun Faşizm” diye haykırarak basıyorlar tetige, slogan sesleri derin ama coşkulu, kin dolu haykırışlar aralayarak sis perdesini, saplanıyor karanlıgın ortasına.

Kazmalarını, küreklerini omuzlarına alan madenciler, agır agır gün ışıgına çıkıyor. Kadınları ve çocukları da kanlıyor saflarına. Halkın destegiyle koca şehir, tek beden oluyor.

Yürekler kuşatmada…ikinci büyük patlamayla birlikte, çıkmaz oluyor alev toplan güneş gibi parlayan evden. “Söndürdük, söndürdük sonunda” diye çıglık atıyor karanlıgın bekçileri sevinçle. Uzun bir ayrılıktan sonra sevdigine kavuşur gibi ulaştılar ölüme, öpe- rek yoksulların sofrasındaki ekmegi, gecekonduların çamurlu sokaklarını, dik kaldırımları çiçekleyerek ulaştılar ölüme.

O evlerde parlayan ışık, bir yıldız gibi kayarak, yoksulların, ezilenlerin gözlerine umut parıltıları olarak yerleşti.

Ey e§itligin özgürlügün savaşçıları….Sarsılsın doga, çöksün toprak- lar…Kopsun alev, ateş çanaklarından. Sıkın sıkılabildigince; kaynasın derileriniz balta saplarına; biçsin tırpanlar, başak biçer gibi. Rüzgar savursun yangını, kasıp kavursun; kabına sıgmasın mermiler…

NO COMMENTS

Leave a Reply