yorgun | murat şahin

yorgun | murat şahin

3825

Sigarasından derin bir nefes aldı. Gözleri sokakta gezinmekte olan insanlara kaydı. Sonra bir nefes daha çekti. Üzerinde bir yorgunluk vardı. Yorgun hissediyordu kendini. Uzun zamandır bir şey de üretemiyordu üstelik. Eskiden yazıları edebiyat çevrelerinde konuşulurdu. Şimdi pek kimsenin aklına gelmiyordu. Son çıkan romanı kısa bir haber olarak yayınlanmıştı.
Aslında marjinal olmalıydı. Keşke “AB ‘ye karşıyım” deseydi. Belki o zaman daha çok ilgi çekerdi. Ama bu da riskli olabilir bazı çevreler tarafından dışlanabilirdi. Pek çok kapı kapanırdı yüzüne. Yok yok… AB’ yi desteklemeliydi. Aydın olmak bunu gerektirirdi. Bu ülkenin demokrasiye ihtiyacı vardı. Gelecek demokrasi ancak Avrupa’dan gelebilirdi… Çağdaş Avrupa’dan.
Yönettiği oyun pek ilgi görmemişti. Son gösteriminde salon bomboştu yine. Canı sıkkındı. Bu şehri kısa süreliğine terketmeliydi. Programına baktı. Bomboştu… Tatile gitmeliydi. Mesela Bodrum’a. Bodrum’a gidip şiir yazmalıydı…2002_07_eylul
Eve geldiğinde kendini kanepenin üzerine bıraktı. Yorgundu. İçinden hiç bir şey yapmak gelmiyordu.
Bir duble rakının içine dört tane buz koydu. Bardakla oynuyor, buzların çıkardığı sesi dinliyordu. Gelen postaya baktı. Kredi kartı ekstreleri, telefon faturaları, aylık edebiyat ve sanat dergileri, birtakım politik yayınlar…
Haftalık olarak adresine gönderilen bir dergiyi eline aldı. Derginin kapağında gülümseyen bir genç kızın fotoğrafı vardı. Fotoğraf iyi taranamamıştı ama genç kızın gülüşü yine de öylesine belirgin, bakışları öylesine anlam yüklüydü ki… İlk olarak dikkatini bu derginin çekmesinin nedeni biraz da buydu. “Güzel bir insan yüzü” diye düşündü. Hemen yanında iri puntolarla yazılmış olan yazıyı bir solukta okudu : “Semra Başyiğit 655 Günlük Büyük Direnişin 92. Şehidi Olarak Şehit Düştü”. Fotoğrafa daldı gözleri. Saçları oldukça kısa kesilmiş üzerinde yakası açık, mavi bir tişört olan bu genç kız ölüm orucunda ölmüştü. Ölen genç kız 24 yaşındaydı. İçini bir ürperti kapladı. Dudaklarından bir kelime döküldü. “Yazık…”
Derginin arka kapağını çevirdi. İri puntolarla yazılmış yazıları okudu “Sel, Yangın, Açlık, Deprem, İşten atılma, İntihar…” Her yerde açlık ve ölüm!… Düzen partileri KOLTUK derdinde…
Hep aynı şeyler… diye geçirdi içinden. Hep aynı sloganlar. Hep aynı. Neden değişen dünyayı görmüyordu onların gözleri. Herşeye ak ve kara diye bakmamak gerekti…
Bodrum’a gitmeliydi. Geç bile kalmıştı. Aslında bir Doğu turu da iyi gelirdi. Doğu’ya gidilmeliydi. AB’ye uyum yasaları meclisten geçmişti en sonunda… Semra Başyiğit ölmüştü. ölüm orucunda. Şişecam fabrikası kapatılıyor yüzlerce işçi işsizliğe adım atıyordu. Bir baba üniversite sınavında yüksek puan alan kızını okutamayacağını düşünerek intihar etmişti.
Ama AB’ye uyum yasaları meclisten geçmişti…
Sabah erken kalktı. Gece doğru düzgün uyuyamamıştı. Kendine sert bir kahve yaptı. Kapıcı günlük gazeteleri getirmişti. Bodrumda tatil için uygun bir yer bakmaya başladı.
Telefon çaldı aniden. Bu durum sinirini bozdu. Kimdi bu sabah sabah…
-Merhaba… dedi telefonun ucundaki ses.
-Merhaba, tanıyamadım. Ha pardon! Nasılsın? Alamadım sesini. Ne var ne yok, yeni bir gelişme?
-Bir kişi daha şehit düştü…
-Biliyorum haberim var.
-Hastanedekilerin durumları ağır. Bugün görüşebilir miyiz? Telefonda ayrıntılı anlatamıyorum. Yeni bir programımız var dernek olarak, sizlere de farklı bir önerimiz var.
-Ne gibi?
-Telefonda anlatamıyorum. Daha çerçeveli konuşsak…
-Bugün… beni saat 17’de ara. Başka birşey var mıydı? 17’de ara buluşalım.
-Ararım.
-Görüşürüz.
-Görüşürüz.
***
Saat 17’ de telefonu çaldığında yine her zaman uğradığı Cafe Bardaydı. Canı o anda konuşmak istemiyordu. Telefonun ucundakine şu anda bir görüşmede olduğunu ve kendisini 15 dakika sonra aramasını söyledi.
15 dakika sonra telefonu çaldığında yine oturduğu masada yalnızdı.
– Merhaba
– Merhaba, bana hemen kısaca anlatır mısın?
Telefonun diğer ucundaki onun görüşmekten kaçtığını anlamıştı.
– Müsait misiniz?
– Dinliyorum.
– Ölen kişi 92. kişiydi.
– Biliyorum.
– Bir basın açıklaması yapabilir misiniz kendi cephenizden…
– Yani bak… anlatamıyorum bunları daha öncede konuşmuştuk basın açıklaması ile hiç bir şey çözülmüyor.
– Sizce çözüm?
-…..
***
Yeni bir oyun senaryosu beliriyordu kafasında. Nazım’ı bir de o yorumlamalıydı. Mesela “Yaşamaya Dair… “ Mesela “Hoşgeldin Bebek.. Yaşamak sırası sende.. “
Yaşamak… Yaşamak… Yaşamak… Hep yaşamak olmalıydı, bu vurgu öne çıkmalıydı. Bunca ölümün, gözyaşının içinde, ölüm kelimesinin bu kadar sık telaffuz edildiği bir dönemde o, “YAŞAMAK” demeliydi inadına. “Yaşamak…. bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine… “
Masadan apar topar kalktığında kendisine kağıt mendil uzatan çocuğun gözleriyle buluştu gözleri. “Çocuklar istismar ediliyor” diye düşündü. AB’ ye girince bunların hiçbiri olmayacaktı. Anne ve babaları çocuklarına kağıt mendil sattıramayacaktı.
Bir an önce Bodrum’ a gidip Nazım’ı oyunlaştırmalıydı. Bir tatil kendisine iyi gelecekti…
Bilgisayarın başına geçti. E maillerine bakarken yeni bir ölüm haberi daha gördü

“FATMA BİLGİN
ÖLÜM ORUCUNDA YAŞAMINI YİTİREN 93. KİŞİ OLDU…”
Daha kaç kişi ölecekti… Ölmemeliydi… Ölüm hiçbir şeyin çözümü değildi. Ama Birsen Hoşver ölüm orucunun 330. gününde hayata veda ediyordu. Ölüyordu insanlar… “Birsen Hoşver “diyordu Tayad’lı aileler; “Haklı taleplerini tüm dünyaya duyurmak istedi. Duyarlı, demokrat olan ve kendine insanım diyen herkesin sesine kulak vermesini istedi. Bu konuya kör, sağır, dilsiz olanlar Birsen Hoşver’in ölümünden sorumludur.”
Sesini dünyaya duyurmak için ölmek…
Oysa “Yaşamak şakaya gelmez”… diyordu Nazım.

Yaşamak şakaya gelmez…
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiç bir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.

Ne kadar da güzel ifade etmişti. Bütün işin gücün yaşamak olmalı. Bir insanın yapacağı her şey yaşama hizmet etmeliydi. Yaşamak öyle “Şakaya gelecek” birşey değildi.
İnsan ölerek değil, yaşayarak mücadele etmeliydi.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
hem de o derecede, öylesine ki
mesela kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin , beyaz gömleğinle
bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Bu oyunu yazıp yazmama konusunda birden tereddüte düştü. Bu şiiri ilk defa okumuyordu. Ama şimdi okuduğunda daha bir garip hissetmişti kendini. İnsanlar için ölmek… Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için ölmek… Hem de kimse seni buna zorlamamışken… Hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde ölmek… Tıpkı o derginin kapağında gülümseyen kız gibi… Yok ! Yok ! ölümle hiç bir şey çözülmez. Çö- zül – mez! “Peki ya çözüm?” diyordu ya telefonunu ucundaki ses. Çözüm ölmek değil başka bir şey olmalı…

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde, ölüme inanmadığın için…
Yaşamak… yani ağır bastığından.

Oyunu yazmaktan vazgeçti. Yaşam ve Ölüm kavramları hep aynı yere götürecekti kendini. Hak vermek gerekiyordu yaşamın hakkını verenlere. Yaşama bağlı olmak yaşama ölecek kadar değer vermekle mümkündü. Bunları biliyordu ama hiç bir zaman ifade etmeyecekti…
Telefonu eline aldı numarayı çevirdi ve Bodrum’a gidecek ilk otobüse iki bilet ayırttı…

NO COMMENTS

Leave a Reply