Vatanıma Gömün | nevin has

Vatanıma Gömün | nevin has

3458

Yılın bu mevsiminde, Temmuz ayında her şey sapsarıdır ov ada. Biçilmiş buğday tarlaları, tarlalar arasında döne kıvrıla uzayıp giden yollar; sıcağın altında, suyun içindeymiş gibi ya da yanıyormuş gibi görünen kerpiçten  köy ev leri, tam tepede çakılmış gibi duran, insanın gözünü y erden kaldırmasına f ırsat vermeyen
güneş… Hepsi sapsarıdır. Sarı sıcağın anlamını en iy i güneşin altında çalışan köylüler bilir.
insan kendi sesinden başkasını duy amaz çevresinde. Börtü böcek bile susup y uvasına girmiştir.
Belki uzaktan bir traktörün, bir su motorunun haf if uğultusu duy ulur. Birden, bir şahinin ıslığı
y ırtar sessizliği. Nereden geldiğini ilk anda asla anlay amazsınız. Güneşi unutup
başınızı kaldırdığın ızda ışık, önce kamaştırır gözleri. Hangi kay adan, hangi çalıdan fırlamıştır bilinmez. Sonra çok yükseklerde karaltısını görürsünüz. Şahin dönerek, alçalıp yükselerek gitmez çoğu kez, avının üstüne bile yüksekten kurşun gibi iner. Hızla, tek bir yöne doğru uçar. Küçülür küçülür, en sonunda o siyah nokta da kay bolur. Gökyüzü gene bomboştur. Sanki birisi çağırmış ta, geliyorum deyip fırlayıp gitmiştir. Nerey e?… işte ancak o zaman görürsünüz uzaktaki belli belirsiz çizgiyi. Önce kuleler, dört köşe bir noktadır. Daha yakınına gittiğinizde iki sıra tel örgü ve direklerini görürsünüz Burası sınırdır işte.
O çizgiyi oraya ne öte taraftakiler, ne bu taraftakiler çizmiştir. Ama işte ordadır. Bazen “bela”dır, bazen “ekmek kapısı”… ille de ay  sız gecelerde, önceden hazırlanmış denkler sırtlanır, karanlık gecede yollar gündüz gibi aşinadır gidene. Sonra nef esler tutulur. Artık sınıra v arılmıştır. Telin geçilecek yeri önceden bilinir.
Mayın tarlaları içindeki patika yollarda… Jandarma pusuları, projektörler de kar etmez,
geçilir “öte gece”ye.
Yine de bazen bir ihbar, bir pusu, bir gözü karalık y üzünden sınırda can verir bir iki kaçakçı.
Çatışmada vuruldu derler. Sahipleri alana dek karakolun önünde bekletilir. Bazen kay bedilen bir
bacak bir kol ya da yük olur. Ama her kay ıp taşıy anın yanına kar kalır. Çünkü “kesim” öyledir. Çoğu yoksul köylülerdir. Elindeki toprak geçimine y etmez ya da hiç y oktur. Yoksulluk yüzünden bu işi yaparlar. Asıl mal sahipleri ise getir götür işine hiç karışmazlar. Kaçakçının başına bir iş geldiğinde mal sahibi çoğu kez sahip bile çıkmaz. Son on-on beş y ıldır bu işin de  eski canlılığı kalmamıştır. Bir y andan sınır güvenliği artarken işe de büyük mafyalar el atmıştır. Zaten büyük rüşvetler sayesinde bırak kaçak eşyayı,
çok miktarda kaçak uy uşturucuları gümrükten, egemenlerin “gözetiminde” geçirmek mümkün.
Aray a sınır girdiğinden beri kaçakçılık yaparmış bizimkiler. An-tep’ten aldıkları malları Halep’e,
Şam’a kadar götürüp oradaki müşterilerine satar, oradan da y eni mallar getirirlermiş. Babamın
anlattığına göre daha bizim köy e v armadan evde Grundig marka telev izy on v
armış. Seyredildiğinden değil, sadece süs eşy ası. Bir emmesinde may ında kolu kopmuş, ondan sonra
çoğu zaman sarhoş gezermiş. 68’de şehre y erleşmişler.
Sınır… Sınırı biz bazen haber bül- tenlerinde, bilmem ne sınırından geçmey e çalışan
teröristlerle çıkan çatışmada… gibi haberlerde duy arız. Bir de asıl bay ramlarda haber olur
sınırlar. Sınırlar ın insanlarıdır onlar. Arası on metreden fazla olan boş bir alan ve her iki
telin arkasında bir y ığın insan. Kadın, çoluk, çocuk, ihtiy ar… Hepsi de ay nı anda birbirleriy
le konuşmay a çalışıy or. Konuşmuy or da on metre ötede olan birine sesini duy urmak için bağırıy
or, işaretler v eriyor. Kimi bir çocuğu gösteri- yor başının üstüne kaldırarak, kimi karşı tarafa
bir hediye fırlatıyor. Genellikle aray a düştüğü için jandarmalar iletiyor hediyeleri, mektupları. Senede bu birkaç gün birbirini görüyor iki yandaki akrabalar, dostlar.

İşte bu yaranın acısıdır Ezo gelin.
Ezo gelinin adını duymayanımız var mı? Ezo gelinin adına film yaptı- lar, şarkılar türküler
yaptılar, hatta Ezo gelin çorbası bile yaptılar. Oysa hiçbirinden haberi olmamıştır Ezo’nun.
Peki kimdir Ezo gelin?
Bütün akrabaları, köylüleri hala hayatta olmasına rağmen Ezo gelin hakkında o kadar çok rivayet var
ki şa şarsınız. Onun hakkında yakılmış türkülerde, ağıtlarda sözü edilen fe- laketlerin hepsinin
birden Ezo gelinin başına gelmiş olması imkansızdır. Ama türkülerin gerçek olduğuna inanılır.
Aslında gerçektir de… Güney Anadolu’daki sınır boylarının, Antep’in, Kilis, Barak, Nizip ovaları-
nın ayrılığın, yoksullukların simgesi…
Ezo gelin ağıtlarının özel bir yeri vardır kadınların dilinde. Ezo onlar- dan biridir. Kendilerini
bulurlar; te- leksiz, topraksız derler onun için.
Ezo gelin, bugünkü Oğuzeli ilçe- sine bağlı Dokuz Yol adında bir Ba- rak köyünde doğmuş. Asıl adı
Zöhre imiş. Aynı köyden Şido lakaplı Hanifi ile evlenmiş. Bu tabi mecburi bir evlilik olmuş.
Kürtler buna “Berdel” derler. Barak Türkmenleri ise “Deniş- tik” derler. Yani bir ailenin erkeği
başka bir aileden kız alır, kendi kızla- rını da o aileden birine verirler. Böy- lece karşılıklı
değişme olur. Zaten karşı tarafla çoğu zaman akrabadır. İşte Ezo da şöyle bir gelin olmuş. Ama
evlendikten sekiz ay sonra ba- basının evine geri gelmiş. Çünkü ri- vayete göre Hanifi’nin de gözü
baş- ka sındaymış. Bundan sonra güzelli- ğiyle dillere destan olan Ezo’yu iste- yen çok olmuş ama
yedi yıl evlenme- miş. En sonunda da zorla Suriye’deki teyzesinin oğluyla evlendirmişler. Ezo
bundan sonra bir daha köye dönmemiş. Dokuz çocuk doğurup 16 yıl evli kaldıktan sonra, ölmüş. Me-
zarı da orda kalmış.
Geçenlerde gazetelerde bu konu-
da bir haber de çıktı. Buna göre me- zarı Türkiye’ye, doğduğu köye taşı- nacakmış. Kızı, “annem
vatan hasretiyle öldü” diyor. Onunla vatanı arasında dikenli teller, mayın tarlaları vardı.
“Bozhöyük’e gömün beni. Memleketimi mezarım görsün.” demiş sağlığında Şimdi mezarı memleketine
bakıyor.
İşte Ezo, bu ayrılığın adıdır. Ayrı-
lığın kendisidir. Nice gelinler, evlatlar kaldı iki yanda. Hikayeleri hala anlatılır.
Küçüktüm, yedi yaşında ya var
ya yoktum. “Misafir gelmiş” dediler. Eve gittim baktım. Hiç tanımadığım insanlar. Şişman bir adam,
ikisi yaşlı biri genç üç kadın… Gittim, ellerini öptüm. Kadın ecime acımış aynı onun gibi
çenesinde, ağzının kenar- larında dövmeler vardı. Öpülmek-ten benim de yüzüm ıslanmıştı. İlk defa o
zaman öğrendim Suriye’de akrabalarımız olduğunu. Suriye te- levizyonunu hep seyrettiğimiz için bu
dil bize yabancı değildi.
Hepimize hediyeler getirmişlerdi. Anama su geçirmez saat, ablalarıma çok güzel mor kadifeden i
şlemeli fistanlar, bana ve küçük kardeşime de meşhur Halep gülleleri getirmiş- lerdi. Yaşlı kadın
Arapça’dan çok Türkçe konuşuyordu. 30 yıldır gör- memiş ecimi. Onlar bu tarafa geldi- ğinden
beri…
Bizim köy tam sınırdadır. Suri- ye’nin karşı köylerini hep biliriz. Onlar da bizi bilir. Babam,
babamın babası, amcası kaçakçılık yaparmış. Malları Halep’e götürdüklerinde anamgilde kalırlarmış.
Onlar da bi- zim akrabamızmış, ama sınırın öte- sinde kalınca Halep’e göçmüşler. Bir gidişinde
dedem, başlığını ödeyip anamı gelin getirmiş. Babam da an- nem de daha önce birbirlerini hiç
görmemişler. Düğün yapılmış. Sonra artık kaçakçılık ekmek yedirme- meye başlayınca herkes içerdeki
köylere yerleşmiş. O da olmayınca Antep’e gelmişler.
Anam bazen Halep’teki çocuklu-
ğunu, Ermeni arkadaşlarını anlatır. Bir de Ezo Gelin türküsü söyler ağla- yarak. Bir ağlamaya
başladığı zaman artık kimse durduramaz. Ölmüşleri aklına gelir, tek tek onların ağıtlarını söyler.
Bizi dizine yatırır “Gün görmemişlerim diye ağlar. Yaşadığı bütün çileleri, yoksullukları, acıları
ağıt yapıp, gözyaşı yapıp boşaltmak ister sanki…
“Adı; sevi, aşk, onur, güzellik, me mleket özlemi ve sabırla özdeşleşen Ezo gelin” diyor, haberi
veren gazete. Sizin dilinizde kaç para eder bunlar?..
Küçükken köye giderdik. Bizim köyün yarısı Arap, yarısı Türk’tü. Kirvelerimiz Arap olduğu için bir
kaç gün de onlarda kalmadan dön- mezdik. Yoksa onları gücendirmiş olurduk. Çok iyi, hürmetkar
insan- lardı. Cuma kirve, Erfin kirve, Hatçe kirve… O yaşamımızda sıkılmayalım diye yanımızda
Arapça konuşmaz- lardı. Her yemekten sonra evin gelini odanın ortasına bakır leğen getirip elimizi
yüzümüzü yıkatır, havlu tutardı. Biz utancımızdan kıpkırmızı olurduk. Çok cömert insanlardı. Eli-
mizden yiyecek bir şeyi eksik etmez, zorla ceplerimize doldururlardı. Biz Alevi olduğumuz için
onların kadın- ları namaz kılacağı zaman annem dı- şarı çıkar, bizi de çıkarırdı. Rahatsız
olmasınlar diye. Ama biz kapı aralı- ğından bakardık…
Belki sizin için, orada yaşama- yanlar için çok başka çağrışımlar an- dırır Ezo Gelin adı. Ama
orada yaşa- yanların aklından bile geçmez bunlar. Orada yoksulluğu, yarım kalmış sevdaları,
“kadersizliği” anlatır Ezo Gelin. Her bir Türkmen kadını Ezo’dur. “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir
ölümdür Ezo’nun onlara anlattığı,

 

NO COMMENTS

Leave a Reply