ŞUBE NOTLARI | Çiğdem Akdenizli

ŞUBE NOTLARI | Çiğdem Akdenizli

1015

“Dalların sevdası
düşmüş toprağa…”
Dudağında yumuşacık ezgisiyle bir türkü. Işıl ışıl kara gözleri. Eğitimli, pürüzsüz sesinin yankısı duvarlarda.
Söyledikçe yüreği genişliyor,coşkulanıyor. O bir devrimci sanatçı. Sadeliği, sıradanlığı, nota nota büyüttüğü sevdasıyla…
“Kes ulan, devrimcilik taslama bize!”
Durdu, gülümsedi. Heyecansız, tereddütsüz devam etti söylemeye. Hücrenin mazgalından taştı, yürüdü sesi, durmamacasına koştu, yankılandı. Çığlıklara karıştı, siper oldu acılı gövdelere. Kapatılan mazgallara inat tekmelenen, yumruklanan demir kapıların tok çınlamalarıyla daha da bir ritmik atıyor kalbi ve aynı
ritmle coşkulanıyor türküsü.
Gayrettepe’nin arka taraflarında martılar vardır. Yakıştıramaz insan onları bu vahşet diyarına. “Neden buradalar?” diye düşünürsünüz uzun uzun. Meğer onlar hasreti, inancı, sevdayı taşırlarmış diyar diyar. Direncin tohumlarını serperlermiş geçtikleri yerlere. Şimdi onun türküsüyle yıkanıyor martıların kanatları.
Havalanıyorlar denize, gökyüzü-ne doğru. “Umutlar sığmıyor meydanlara…” Tornacı Ali yine tezgahının başında. Evinde çocukları, karısı.. Koşarcasına  çalışıyor, durmak yok tornacıya. Borçlar, kiralar… kaybedilen her saniyenin faturası ağır. İyi bilir bunu Ali. 50’ye varan yaşının deneyimiyle daha bir buruktur gönlü.
Birden yüreği ezgileniverdi tornacının. Vurdu çekici hınçla ve söylemeye başladı: “Dudağımda alev, avucumda sevinç…” Martılar çığlık çığlığa, Bereketlendi Ali’nin dükkanı. Hafiften esen meltem tozu, toprağı sildi, süpürdü. Geriye bir tek o kaldı, o billur gibi, pırıl pırıl ses. “Söylesene hayvan. Neymiş toplum için sanat? Konuşacaksın, söyle…”

Hücrenin mazgalından bir çift göz göründü. Hırpalanmış, yıpratılmış acılı bir bedende bir çift göz. Gülüyor mavi mavi. Zafer işareti yapıyor. Gücü ancak bu kadarına yetmiş olacak ki bırakıyor kendini yatağın üzerine, o sesin kollarına. Anlaması zor, işte aradıkları sorunun yanıtı. İşte toplum için sanat ve onu savunan bir devrimci sanatçının tavrı. Gecekonduları bilir misiniz? Hele Istanbul’unkileri, hele boğaza nazır villaların
yanıbaşındakileri? Yalın ayaklı, çıplak bedenli çocuklarını bu bir gecelik, susuz, elektriksiz yapıların. Açlık, parasızlık kokar çamurlu sokakları. Minik bir el uzanıyor gökyüzüne. Şaşkın gözlerinde daha da bir büyüyor süt beyazı martılar. Evlerden birer ikişer çıkıyor insanlar.Çocuklarla içiçe martıların türküsü söyleniyor
hep bir ağızdan: “Bağdaş kurar mısın soframa? ..” Okulları bile gaspetmekten çekinmeyen zebanilerden birinin yüzüne çarpıyor direncin sesi. Irkiliyor, korku geziniyor tüm bedeninde.
“Anan biliyor mu gardiyan olduğunu? Aldığın parada bizim, herbirimizin kanı
olduğunu? Cevap ver, biliyor mu?” 22 yaşında, 1 yıllık bir polis o.
Utanıyor, başı önünde. Havada asılı kalan soru ağır bir yük gibi yapışıyor sırtına. Yanıtsız kalıyor, yaşamında yanıtsız kalan bir çok şey gibi. Çok değil, belki altı ay sonra katılacak ahlaksızlığın şeref sayıldığı soytarılar kervanına. Hasat zamanı yaklaşıyor. Kırlar ürünlere gebe. Gözbebekleri gündoğumlarıyla ışıyan insanların mekanı köyler. Sabahın en güzel saatlerini doyasıya tadan Fatma anaların, Hasan emmilerin. Kışlık odun, 3-5 torba un, hayvanlara yem. İşte koca bir yıl bunun için dişini tırnağına takar Ayşe kadın. Toprağa doğar onlar. Tarlalara sırtlarda taşınır bebeler. Akşamları hep sevinçle gelir. Işbitimidir akşamlar. O gün farklı bir gün oldu. Ayşe kadın nasırlı ellerini bastı toprağa, doğruldu. Uyandı bebeler uykudan. Martı çığlıkları eşliğinde yendi bulgur pilavları, içildi ayranlar. “İsterim ki senden isterim ki…” Genç bir kızı sorgudan getirdiler.
Güçlükle tuvalete gidebildi. Esmer yüzünde yer yer kızartılar, morluklar.. “Ulan gelecekseniz elinizde silahınızla gelin.”

Seyirtti hücresine doğru. Hücre duvarları telefon tellerinden daha işlek, ifade vermiş miydi? Yanıtladı; Asla. En büyük silah onun ellerindeydi şimdi. Martılar dur durak bilmiyor. Martılar kara sevdalı. Dağların dorukları büyülüdür, gizemlidir. Çığlıklar haykırışlara dönüşüyor. Gidiyorlar, herbiri yeni bir ateş yakmaya, yepyeni yürekleri tutuşturmaya.
“İnancıma aşık, zindanıma ışık olasın…” Sorgu sırası onda. İte kaka dar koridorlardan geçirilirken kapatıyor gözlerini. Gittiği grevler, mitingler geçiyor gözlerinin önünden. Binlerce insanla birlikte yürüyor sorgu odasına. Ve türküsü hep devam ediyor. Yankı yankı sarsıyor Gayrettepe’nin kan kokulu koridorlarını.
Binlerce beden yürüyor umut umut, öfke öfke, direnç direnç sorgu odasına. Yüzlerce ateş ısıtıyor kara gecenin soğuğunu.

“Yürüyesin gönlümün yollarına
Sarasın beni sarasın…”

NO COMMENTS

Leave a Reply