reyting arttıkça yozlaşma da artıyor | fazıl aktaş

reyting arttıkça yozlaşma da artıyor | fazıl aktaş

1726

“Ne kadar kötü kokarsak iyi” diyen Can Yücel, günümüzün TV dünyasını anlatmak istemişti belki de. Öyle ya TV ekranları adeta birer fosseptik çukurunu andıran TV programlarıyla dolu.

Derin sosyolojik, psikolojik, kültürel analizlere lüzum yok bunu bilirkişilere, bilim insanlarına bırakmak lazım- ama gelin TV kanallarında insanların nasıl çürütüldüğü, insani tüm değerlerinden nasıl soyundurulup birer medya maymunu haline getirildiği, nasıl birer zavallı durumuna düşürüldüğü üzerine kafa yoralım. Çünkü artık TV dünyası zıvanadan çıkmış durumda…

Bir yarışma furyasıdır gidiyor. Ben Bilme Eşim Bilirler, Bu Tarz Benimler, Benim Kuaförümler, Survivorlar, O Ses Türkiyeler, Büyük Riskler, Ana Kucakları, Bu Benim Stilimler vesaire vesaire… İstisnasız hepsi insanları re- zil etme, insanlıktan çıkarma üzerine kurulu ve aldığı reyting halkta karşılığını bulan yozlaşma ile doğru orantılı… Bu durumun birinci dereceden sorumlusu elbette ki kapitalist düzen ve onu devam ettirmek için ellerinden geleni yapan AKP ve işbirlikçileri…

Daha önce defalarca kez yazdık TV’nin yozlaşma ile ilişkisini. Çok hacimli inceleme araştırma yazılarıydı pek çoğu. Artık öyle bir aşamaya gelindi ki, cepte söylenecek söz de kalma diyebiliriz. Tabi ki çaresiz değiliz, ağzımızda sözümüz, beynimizde düşüncemiz her daim vardır, var olacaktır TV kanalları açık olduğu, böylesi rezillikler yayınladığı müddetçe… Düzen “yeni” araçlar bulmakta pek mahir yozlaştırma politikasında. Ya- rışmalar da en az diziler kadar sonuç alıcı onlara göre ki, pıtırak gibi çoğaldılar son zamanlarda. Rezil olmaktan hoşlanır hale getirildi insanlar bu yarışmalar sayesinde. Gerçekten genel kültüre, bilimsel doğrulara vb. değinilse söylenecek bir şey yok ama her şey reytinge ve doğal olarak da yozlaştırmaya endekslenince bunun hiç de masum olmadığı ortaya çıkıyor. Bir insan nasıl en mahrem sırlarını ortalığa saçabilir, nasıl kocası ya da karısı ile arasında kalması gerekenleri iştahlı iştahlı milyonların gözü kulağı önün de ifşa edebilir ki? Ancak yapıyor işte…

Bir zamanlar bir köye şehirli bir gelin gelmiş. Evin etrafı tezek dolu olduğu için evin içinde duramaz hale gelen gelin, kayınpederine“Bu tezeklere evin etrafından alalım da bu koku gitsin” demiş ama kayınpeder, “Kızım burası köy yeri, bizim evin etrafını temizlesen komşununkiler var, yani kurtuluşu yok” diye konuşmuş. Hamarat gelin inat etmiş bütün köyü tezekten temizlemiş, gerçekten de koku gitmiş. Gelin kayınpederine “Gördünüz koku kalmadı işte” deyince “Kızım kokunun gittiği falan yok sadece senin burnun kokuya alıştı” demiş kayınpederi… Şehirden köye gelin gelen kadının burnunun tezek kokusuna alışması gibi kelimenin gerçek anlamıyla “alıştırıldık” TV ekranlarından yayılan kötü kokulara… Önceleri çok sinirlenirdik insanlarla alay edilmesine; etnik, dinsel, dilsel ve kültürel farklılıklar taşıyan insanlarla dalga geçilmesine, aşağılanmasına, hakaret edilmesine… Ama artık kanıksadık hatta öteye geçtik, hoşumuza gitmeye başladı bütün bunlar. Bunun adına “alışma” veya “kanıksama” diyebilir miyiz? Evet ama bunların bile kifayetsiz kaldığı günleri yaşıyoruz gerçekten de… Belden aşağı, iğrenç “esprilerden” başka yeteneği olmayan bir komedyen çıkar, sahneden hakaretler yağdırır, neredeyse küfretmediği kalır izleyenlere, hesap soracaklarına kahkahalarla güler izleyenler bu duruma. İnsanlar sunuculara yalvarırlar “Ne olur bize daha fazla ödül verdirin, ihtiyacımız var” diye. Yarışmanın her türden insani değerden soyunmuş sunucusu, en aşağılık tavırlarla dalga geçer insanların bu durumuyla, stüdyodaki insanlar da kahkahalarla gülerler sunucunun hakaretlerine. Oysa yarışmacı onlardan biridir, yarın o gülenlerden biri “yarışacaktır” bugün güldüğü insanın yerine ve yarın da ona birileri aynı iştahla lecektir. Sunucunun aşağılık saldırılarına bu kez kendisi maruz kalacaktır…

Televizyon insanın düşünme yeteneğini ortadan kaldırır. Zihnini boşaltır, alıklaştırır, robotlaştırır. Ekranlardan gönderilen mesajları adeta birer hap gibi yutmasını sağlar. Ve istediği gibi şekillendirir artık onu. Düşünmeyen, yorumlamayan, konuşamayan velhasıl hiçbir şey yapamayacak hale gelen insanlar, düzen için tehlike arz etmeyen bir güruhtan başka bir şey değildir. Bugün bunu büyük oranda başarmış durumda düzen. AKP faşizmi pazarladığı sahte İslam anlayışıyla bir yandan insanların beyinlerini hurafelerle doldurup, insanları kadercilikle yoğururken öte yandan Amerikancı kapitalist yoz kültürün önünü düzleyerek çürütüyor halkı. Sapkınlık had safhada. Tecavüzcüler gencecik kızları katlediyor, kollarını kesiyor, yetmiyor yakıyorlar delilleri yok etmek için. Böylesi cinayetler çok değil 20-30 yıl önce görülmüyordu bu topraklarda. Görülmesini bırakalım, tahayyül bile edemezdik bu tür katliamları, vahşice cinayetleri. Bu cinayetleri işleyen sapık katiller nerelerde büyüdüler, bunlar nasıl bir eğitimden geçti ve konumuzla ilgili olması babında TV’de neler izlediler de bu hale geldiler? Cinsellik pompalanıyor Müslüman AKP’nin düzeninde ekranlardan. Uyuşturucu özendiriliyor. Yengesini baştan çıkaran genç meşrulaştırılıyor ve tüm genç kızlar bu gence aşık ediliyor. Çürü, deniliyor insanlara yani, “son hızla çürü, tepin üzerinde ve bırak ardında tüm değerlerini! Ne kadar hızla çürür ve insanlıktan çıkarsan o kadar iyi benim için! Düşünme, üretme, gemisini kurtaran kaptan ol, senden sonrası tufan olsun ve yansın yıkılsın dünya, senin umurunda olmasın! Bana böylesi insanlar lazım!”

Adına yozlaşma ya da dejenerasyon denilen olgu, sözlükte “Geri evrim. / Yapının bozulması. Bir organizmanın ya da bir parçasının daha az aktif ve daha sade olan biçimlere geri dönmesi.” olarak tanımlanıyor. Başka bir yerde ise “Bir şeyin gerçek özelliklerinden uzaklaştırılması ya da uzaklaşmasıdır. Diğer bir deyişle ‘özünden ayrılma’dır. Bir şey, gerçeğine bağlı kalmadığında yozlaşmış olur.” deniliyor tanım olarak. Ya da tek sözcükle “soysuzlaşma” olarak tanımlanıyor. Hepsi de doğru! Ve televizyon bunu hayata geçirmekte en önemli etmenlerden biri olarak duruyor. Bilimsel olarak yapılan sosyolojik araştırmalar da bunu doğruluyor. Bugün haftanın yedi günü ve neredeyse ortalama 70 saatini televizyon karşısında geçirmeye mahkum edilen insanların etkilenmemesi mümkün değildir zaten televizyondan. Buradan da anlaşılacağı üzere televizyon çok büyük bir değiştirici/dönüştürücüdür. Öyle ki insanı tanımdaki gibi özünden uzaklaştırır, var olan tüm iyi ve güzel değerlerini ortadan kaldırır.

Diyalektiğin emridir, insan nasıl yaşarsa öyle düşünür. Televizyon kanallarında ki hayatlara özenen ama gerçek hayatta bunu yaşayamayanlar geçirdikleri evrimle kendi özünden uzaklaşmakta, kendine yabancılaşmakta ve televizyondakiler gibi yaşamak için her yolu mübah görmeye başlamakta, her geçen gün çürümektedir. İşin korkunç yanı bunun farkında olanların sayısı hızla düşerken, bunu göremeyen, gör- memekle kalmayıp kanıksayan, meşru görenlerin sayısı çok daha büyük bir hızla artmaktadır. Bu elbette ki bir sistem sorunudur ve sistem değişmedikçe bu durum daha da kötüleşecek devam edecektir. Oturup bu durumun daha da kötüleşmesini izlememek gerekiyor. Bunun için de bizden olmayan, halkın zararına olan her şeye karşı olmak, eleştirmek, gerçeklere, doğrulara sıkı sıkıya sarılmak lazım geliyor.

NO COMMENTS

Leave a Reply