nasıl üreteceğiz? leningrad senfonisi | mete yılmazer

nasıl üreteceğiz? leningrad senfonisi | mete yılmazer

1108

DEVRİMCİ SANATÇILAR BURJUVA KÜLTÜRÜNE KARŞI,
DEVRİMİN KÜLTÜR SAVAŞÇILARIDIR, HER KOŞULDA ÜRETMEK ZORUNDADIR.

Devrimci Sanatçılar devrimin kültür savaşçılarıdır. Savaş kuralları, halkın devrimci sanatçıları için de geçerlidir. Her şart altında, her koşulda düşman mevzilerini ele geçirmeyi hedeflemelidir. Yani burjuva sanatına, burjuva kültürüne karşı üretmelidir. Her devrimci sanatçı kendisi, bireysel olarak da, ruhunu katarak, bütün duygularını düşüncelerini katarak, kalbi terleyerek, beyni çatlayarak üretmek zorundadır!… Bu üretim kendiliğinden bir çabaya, bireysel yeteneklere bırakılmamalı. Her devrimci sanatçı kendi üretim sürecini örgütlemelidir.

Sadece eskiyi koruyarak, bin yıllık Anadolu tarihini geleceğe taşıyamayız. Burjuva kültürüyle, halk kültürü, devrimci kültür sürekli bir çatışma içindedir. Bu çatışmada sadece kültürümüzü koruyarak zafer elde edemeyiz. Burjuva kültürüne karşı savaşı kazanmak istiyoruz, bu nedenle yeni şarkılar, yeni şiirler, öyküler, romanlar, resimler, tiyatrolar… üretmeliyiz. Burjuvazi her gün yeni yeni filmlerle, yeni şarkılarla, yeni yarışma programlarıyla milyonların beynini kuşatmaya çalışıyor. Burjuva kültürüne özendiriyor, bencilleştiriyor, tarihimizi unutturuyor. “Her devrimcinin yüreği basılmamış bir şiir kitabı gibidir” demiş Dayı… Devrimciler, devrimci sanatçılar her şart altında, her koşulda şiir yazmalı, yeni şarkılar üretmelidir. Şiir yazmak için, beste üretmek için özel mekânlar, özel zamanlar ve elverişli koşulları hiçbir zaman bulamayacağız.

NEDEN ÜRETMELİYİZ?
Bu sorunun cevabı için Şostakoviç’ten, Leningrad Senfonisi kitabından devam edelim:

“Sonunda beni -bu dört gözlü yarasayı- Milis
Teşkilatı’na almaya zorladım onları.” Şostakoviç
tatmin olmuş görünüyordu. “Soluğum kesilene kadar
çekiç indirmeyi, çukur kazmayı ve inşaat yapmayı
amaçlıyorum. Moralleri yükseltmek için şevk verici
ezgiler bestelememin isteneceğine eminim. Yirmi
dört saat hizmet etmem istense bile yaparım.
Leningrad olmadan bir hiçim ben.” “Bana kalırsa bu duygu karşılıklı. Bütün şehir senin başarılarından gurur duyuyor.”
Bir an aksilenir gibi göründü Şostakoviç. “Bir şey
değil o. Benim görevim.”

Faşizmin saldırısına karşı, Sovyetlerin en ünlü bestecisi dâhil, halk savaşa katılabilmek için sağlık raporları almaya başlıyor. Şostakoviç’in vatan sevgisini görüyoruz, “Leningrad olmadan bir hiçim ben…” diyor. Halk için, vatan için mücadele etmiş Şostakoviç. Siper kazmaktan, beste yapmaya kadar hepsini kendi görevi olarak değerlendirmiş. Bugün de, ülkemizde sanatçılar bu gerçeği görerek hareket etmeli. Yüzü halka dönük olan bütün sanatçılardan böyle bir tavır sergilemelerini istemek, Anadolu halkının hakkıdır. Faşizm artık bütün ülkede, bütün halklara karşı açıktan bir savaş ilan etmiş durumda. Bu ülkenin aydınları olarak, hem kendimiz üretmeli, hem de bütün sanatçılardan halkımız için üretmelerini istemeliyiz. Faşizme karşı halkımıza umut vermeli, güç vermeliyiz. Zorlandığımız anlarda, Ruhi Su’dan güç almalıyız örneğin. Tek başına kalsa da, üretmekten vazgeçmemiş. Türküleri derleyip, yüzlerce kayıt yapmış ve bugünün devrimci sanatının oluşmasında çok önemli eserler üretmiş Ruhi Usta’dan….

“Bir düzen türkülerinden korkmaya başladı mı, artık o düzeni kimse ayakta tutamaz”
“Dostlarım, kardeşlerim, canlarım kaldırın başlarınızı yukarı…”Ruhi Su

Bu konuda özellikle devrimci sanatçılarımız sürekli okumalı ve hiçbir anı boşa geçirmemelidir. Düzen sanatçıları, reklamcıları her gün binlerce şey üretiyorlar. Onlar daha çok kar elde etmek için günlerce uykusuz kalmak pahasına, ‘depresyonlara girme’ pahasına üretiyorlar. Biz bekleyemeyiz, bu kadar organize bir saldırı karşısında, bir yıl sonra, iki yıl sonra çıkacak albümleri beklemek, baştan yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir. Sadece yüzlerce yıl önce yazılan türküleri söylemek de yetmez. Bugün hayatın içine girmeli sanatçımız, katliamları da, halkın direnişlerini de üretimin bir parçası haline getirmeli. Bu zorunluluk kendi alanında birçok eser üretmiş yılların deneyimine sahip sanatçılarımız için de geçerli; henüz kendini “sanatçı” olarak görmeyen ama sanatsal üretim konusunda ilgisi-bilgisi-eğilimi-tecrübesi olan halkımızın tüm çocukları için de geçerli. Üretmek sadece belli bir zümrenin işi değil, bütün halk çocukları üretebilir, üretmelidir de.

Bu konuda bizi ikna etmesi için, neden üretmemiz gerektiğini anlamamız için şairlerimizin, müzisyenlerimizin okuması gereken romanlardan biri Leningrad Senfonisi kitabıdır. Ülkemizde iktidarların halka karşı saldırısı devam ediyor, devam edecek. Sanat yapmak için herhangi rahat bir zaman, rahat bir ortam bulamayacağız. Dünyada ve ülkemizde emperyalizmin yok etme saldırıları, faşizmin devrimcilere ve halkımıza saldırıları devam edecek.

“Leningrad Senfonisi” eserini Leningrad’da üretti Şostakoviç. Alman Faşizminin işgaline karşı 900 gün süren kuşatma altında, bir buçuk milyon Leningradlının açlıktan, bombalardan hayatını kaybettiği bir kuşatma altında üretti. Müzisyenler kuşatma altında bu senfoniye çalıştılar. Senfoni müzisyenleri de, Leningrad halkıyla birlikte açlık çekti, siper kazdı, yangın nöbetleri tuttu… Açlıktan yorgun düştüklerinden, enstrümanlarını çalamadılar, bombardımanda hayatını kaybedenler, elini kaybedenler, açlıktan ölenler…. Her şeye rağmen senfoni provaları saatinde başladı ve aksatmadan sürdürmek için olağan üstü çaba sarfettiler. Bütün bu hazırlıkların ardından Alman faşizmin orduları tarafından kuşatma altındayken, Leningrad’da Şostakoviç’in 7. Senfonisi, Leningrad Senfonisini seslendirdiler. Leningrad ve tüm Sovyet halklarına umut verdiler. Kuşatmalar altında üretmeye devam etmek gerektiğini ve sanatın halka büyük bir moral verdiğini görmemiz açısından okunması gereken bir kitap.

SOVYETLERDE HANGİ KOŞULLARDA ÜRETMİŞLER? BİZİM KOŞULLARIMIZ DAHA KÖTÜ DEĞİL, ÜRETMELİYİZ!
Adı pek duyulmamış, ortalama bir orkestra şefi Elias, senfoniyi çalışırken orkestra üyeleriyle tartışıyor;

“Görünmeyen İngiliz dinleyicilerimiz için kuşlar gibi ötmeye hazırlanıyoruz, şarapnelin gelip kanatlarımızı koparmasını bekliyoruz. Değer mi?” Elias’ın konuşmasına fırsat kalmadan yaşlı Petrov ondan yana tavır aldı. “Susun. Kafalarımıza bombalar düşene kadar prova yapmayı sürdüreceğiz, çünkü bu bizim işimiz.”

Provaların zor koşullarda, bombalar düşerken yapıldığını görüyoruz. Müzisyenler bu koşullarda provaların yapılmasının gereksizliği konusunda söylenmeye başlayınca, yine başka müzisyenler buna karşı çıkıyor. “İşimiz bu”. Bugün bizim açımızdan da, bütün faaliyetlerin içinde beste üretme, albüm yapma, şiir, öykü, deneme, yazma işimizin sürmesi gerektiği dersini çıkartıyoruz bu alıntıdan. Yeni yeni tiyatro oyunları çıkarmalıyız. Yeni genç müzisyenlerin çalışmalarını aksatmaması, enstrüman eğitimlerini bu ciddiyetle sürdürmesi gerektiğini görüyoruz… AKP faşizminin saldırıları gün gibi ortada ve buna karşı sanatçılar sinmemeli, sanatçılar beklememeli. AKP sanatçıları kendi safına çekmek için rüşvet veriyor, korkutuyor. Her ne yaparlarsa yapsınlar halk sanatından daha büyük eserler üretemezler. Tarih bizden yana, binlerce yıllık halk sanatı bizden yana. Karacaoğlanlar, Dadaloğullar bizden yana. Osmanlı zulmüne karşı halkın içinde üreterek yaşamışlar. Yaşadıklarını üretmişler ve bugün milyonların dilindeki türküleri onlar yaratmış. Halk kulaktan kulağa taşımış, söz eklemiş, söz çıkarmış ve en özlü haliyle taşımış bu güne kadar. Ancak halk ozanlarına baskı kuran, katleden Osmanlı’dan eser yok bugün.

“Sarayın sofrasında soytarı olacağıma, halkın kavgasında eşkıya olurum” demiş Yılmaz Güney.
Ustalar bizden yana. Bize üretin diyorlar. Bir söz, bir slogan, kulaktan kulağa yayılır.
“Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” (Dadaloğlu)
“Hiç bir korkuya benzemez, halkını satanını korkusu” (Nazım Hikmet)
“Dost ve düşman herkes bilsin ki kazanacağız, mutlaka kazanacağız” (Yılmaz Güney)

Çekingen orkestra şefi Elias, daha sonra Şostakoviç’in en önemli bestesini 7. Senfoniyi Leningrad’da çalıştıran şef oluyor. Yerine zamanına göre, en sıradan bir insan bile bütün halkın gözlerini üzerinde toplayabiliyor. Çünkü bütün ezilen halkların müziğini yapıyor. Direnişin içinde yapacağımız sanatın misyonu da çok önemli olacaktır. Örneğin, ülkenin en iyi müzik virtüözleri değil ama halk Grup Yorum’u sahipleniyor, Grup Yorumun peşinden meydanlara çıkıyor. Grup Yorum Marşlarıyla Faşizme karşı çatışıyor. Geleceğe kalacak olan eserler hayatın içinde, kavganın içindeki müzisyenlerden çıkacaktır. Ve iyi bir eser ortaya çıkarmak için “meslekten müzisyen” olmak zorunluluğu yoktur, yüreği halk için atan bütün devrimciler, halktan yana herkes üretebilir, üretmelidir. İhtiyacı olan teknik bilgiyi almasının yolunu da bulabilmelidir.

“Elias, bestecinin meydan okuyuşunun altındaki kuşkuyu ancak anlamıştı ve tuhaftır ki bu onu sakinleştirdi. ‘Baştan başlayalım,’ dedi, soluğunu koyuverirken. ‘Başlamak için daha iyi bir yer var mı?’ La sesi için işaret verdi, obuacı – (o da tanımadığı bir askerdi) dudaklarını büzüp üfledi ancak ses çıkmadı. İskemlesinde iki yana sallanırken yeniden üfledi, sonunda bir ses çıktı, ama ormanın derinliklerinden gelen bir kuş sesi kadar cılızdı. Demek bana sağlanan cephane bu! Elias akort yapan derme çatma orkestrayı seyretti. Bir şekilde iyileşip kışı atlatabilen ama artık bir deri bir kemik olan yaşlı Petrov oradaydı. Ve yayını betondanmış gibi kaldıran Nikolay – ama o kadar çok müzisyen yoktu ki. Gidenlerin yerine geçen ve Elias’ın hâlâ tanımadığı kişiler çalgılarını kurmalı oyuncaklar gibi sarsıntılı, mekanik hareketlerle kullanıyorlardı. Bu bir salon dolusu iskeletle, üç ay içinde Şostakoviç’in o güne kadarki en büyük senfonisinin etkileyici bir yorumunu hazırlamak zorundaydı. Eğer bu kadar yorgun olmasaydı, durumun saçmalığına kahkahalarla gülerdi.

Akort yapma, ısınma: Bir zamanlar sonu gelmez gibi görünen hazırlıklar bir dakika bile sürmeden bitti. Sonra salon yine sessizleşti, uzaklarda bitmek bilmeyen top ateşinin açlık kadar tanıdık ve sabit homurtusu sürüyordu. Elias kollarını kaldırdı. Sırtına bir ağrı saplandı, omuzları titriyordu. ‘Arkadaşlar,’ dedi, oysa onların dörtte birini bile tanımıyordu. Arkadaşlar, güçsüz olduğunuzu, açlık çektiğinizi biliyorum. Ama kendimizi zorlayıp çalışmalıyız. Haydi başlayalım.’ Bastonunu indirdi. Müzisyenler kıpırdandılar, çalmaya hazır gibiydiler – ama hiçbir şey olmadı. Sanki tek bir beden halinde hareket ederken, sinirden, korkudan ya da aşırı yorgunluktan felç olmuş gibiydiler. Bu, Elias’ın ilk baştaki provaları kadar kötüydü, o zamanlar öyle deneyimsiz ve gergindi ki o ne yapsa orkestra itiraz ediyordu. Şimdiyse alaycı kahkahalar yoktu, sadece sinir bozucu bir sessizlik vardı. Bitkinlik bütün salona yayılır gibiydi. ‘Yoldaşlar!’ Şostakoviç’in ellerinin piyanonun tuşlarını nasıl gümbürdettiğini, henüz emin olmadığı bir parçanın başlangıcını nasıl coşkuyla çaldığını hatırladı. ‘Yoldaşlar! Çalgılarınızı kaldırmanızı emrediyorum size. Göreviniz bu.’ 16-31pages_subat (1)_Sayfa_12

Müzisyenler oturdukları yerde dikleştiler; gözleri parlayarak ona doğru baktılar. Elias kollarını tekrar kaldırdı. Kafalardan oluşan denizin gerisinde Nikolay çarptı gözüne, kemikli sol eliyle kemanını kavramıştı. Apar topar savaşa girecek biri gibi gözlerini dikkatle Elias’a dikmişti. Duygularına kapılmamak için başını çevirdi Elias. ‘Başlıyoruz’. Kollarını indirdi. Senfoninin ilk notalarını ne çok duymuştu, paltosuna sarınıp yatağında yatarken kafasının içinde ne çok çalmıştı. Gerçek tamamıyla farklıydı. Birkaç dağınık ses, bir trampetin yetersiz tıkırtısı, yayların tellere küçük dokunuşları. Yavan bir yemek tadındaydı, ya da söz verilen ama yunulmayan bir şey gibiydi. Boşa kürek sallıyordu. Parmaklarıyla nota sehpasına vurdu, müzisyenler durdular. Ahşap ve pirinç nefesli çalgıları çalanların dudakları kızarmış, kabuk bağlamış dudakları kanamıştı bile. Elias’a doğrultulan yüzlerden bazıları ölü gibi beyazımsı yeşil renkteydi. Elias onlara bakarken, baş flütçü birden iskemlesinden kayıp yere düştü. ‘Ne yapacağız onu?’ İkinci flütist, yere düşen adamın yanına çömelmişti, korkudan tizleşen sesiyle adını sesleniyordu. ‘Dışarı çıkarın onu. Koridora yatırın. Üzerine bir palto örtün.’ Flütçü yaşıyor muydu, ölmüş müydü? Hiçbir fikri de yoktu, araştıracak gücü de. Adamı dışarıya ancak üç perküsyonist taşıyabildi. Aksaklık devam ediyor gibiydi, orkestranın diğer üyeleri oturdukları yerde kaldılar, çoğunun gözü kapalıydı. Yırtık pırtık atkılara ve paltolara sarınmışlardı, parmakları kesilmiş yün eldivenler giymişlerdi, ama çoğu tir tir titriyordu. Elias gözlerini önündeki sayfaya dikmişti. Siyah notalar ağır granit topaklara benziyorlardı. Yeniden başlama zamanı gelmişti Derin bir soluk aldı. ‘Bu yetersiz. Büyük bestecimizle alay ediyorsunuz. Müzik hem vahşi hem ışıl ışıl olmalı. Unutmayın, düşmanla savaşıyorsunuz!’ Ama karşısındaki müzisyenler ne vahşi ne de ışıl ışıldılar; yere devrilmek üzereydiler, bir sivrisinek sürüsüyle bile savaşacak durumda değildiler, nerede kalmış acımasız istilacılarla. Senfoni sert adımlarla değil sürünerek ilerledi. Trompet solodan önceki ölçülerde, Elias gözlerini kapadı ve senfoninin başındaki sert, meydan okuyan notaları duydu. Kulağa mesafe yüzünden boğuk, radyo dalgaları yüzünden bastırılmış olarak gelseler de uzaklarda, Kuibişev’de Şostakoviç’in konseri dinlediğinin bilinciyle bin kat güçlenmişlerdi.”

Leningrad’da ne zor koşullarda prova yaptıklarını çok çarpıcı anlatmış bu kitapta. Yere düşen flütist açlıktan hayatını kaybediyor. Açlıktan, yorgunluktan, siper kazmaktan nöbet tutmaktan, şehri savunmak için aldıkları görevlerden bitkin düşmüş müzisyenler, iskeletler halinde senfoniyi çalmaya çalışıyorlar. Enstrümanlarıyla savaşıyorlar adeta. Bugün devrimci sanatçılar, halkın sanatçıları aynı duygularla üretmeli. Hiç bir iş bahane, hiçbir yoğunluk bahane olamaz.

SANAT BİR CEPHEDİR. ÜRETMEK BOŞA HARCANAN BİR ZAMAN, BOŞA HARCANAN BİR EMEK DEĞİLDİR.
“Vedernikov flütünün ağızlığını dudaklarına değdirirken ona baktı. ‘Elimde değildi’.
‘Solonuz eksik kaldı, karşılığında siz de bir şeyden yoksun kalacaksınız. Geç gelen herkesin ekmek istihkakının verilmeyeceği kararı alınmıştı’. ‘Lütfen yapmayın bunu. Mesele…’ Vedernikov dudaklarım öyle sertçe ısırdı ki morumsu cildinde beyaz izler kaldı. ‘Mezarlıktaydım. Karımın gömülmesini bekliyordum.’ Nina Bronnikova soluğunu tuttu, Petrov da titrek bacaklarının üzerinde doğrulur gibi oldu. Öbür flütçüler ellerini Vedernikov’un kollarına koydular, hatta askerler bile duygularını bastırmak için öksürdüler. Ama Elias taş gibi dikiliyordu orada; ne çizmelerinin içinde ayak parmaklarını hissediyordu ne de ayaklarının altındaki zemini. ‘Kural kuraldır,’ dedi gözlerini karşıdaki duvara
dikerek. ‘Bir kişi için bozulamaz. Her tarafımız ölüm! Yarın hangimizin hayatta olacağını kim bilebilir? Kesin olan tek şey, Ağustos’un ilk haftasında Yedinci Senfoni’yi çalacak durumda olmamız gerektiği. Vedernikov, bugünkü istihkakınızı kaybettiniz. Baştan başlıyoruz.’ Flütçüye bir daha bakmadı…”

Orkestra şefi Elias duygusuz biri olmakla suçlanabilir. Ama tek tek bireylerin kişisel duygularından öte, bir halkın ortak duygusu için, çok daha yüce duygular adına kararlar alıyorlar, uyguluyorlar. En sevdiği insanı, eşini kaybetmiş bir insanın provaya geç gelmesi, bugün herkesi duygulandırır. Hatta ne onurlu bir iş yapmış diyebiliriz. Burjuva yazarları bundan ne romantik efsaneler üretirler. Oysa her tarafı ölüm olan, her gün ölümle yüz yüze gelen halkın evlatları sadece kendi bireysel dünyası içinde kalmamalı. Öyle olursa acısı çok daha büyük olur, öyle olursa, düşman ülkesini çok daha kısa sürede işgal eder. Ve burjuvazi bizi bu bireysel duygulara hapsetmek için elinden geleni yapıyor. “Sen çok özlesin, senin duygun, dünyadaki her şeyden çok daha önemli” diyerek bencilliğimizi kışkırtmaya çalışırlar. Aynı gün şehirde onlarca kişi ölmüştür, işgal edilmiş topraklarda yüzlerce kişi ölmüştür ve direnmeye devam etmektedir. Kendi acısını bütün halkın acısıyla ve bu acıyı yaşatan faşizme karşı halkın ortak öfkesiyle birleştirdiğinde başı dik yürüyebilir bir kişi. Sanatçı da olsa öyle, asker de olsa öyledir. Elias da annesini kaybetmiş ve kimseye belli etmemiş. Her ne olursa olsun provaların aksamaması gerekiyor, zor koşullarda bu senfoniyi yetiştirmenin başka olanağı da yok. Bugün açısından, kolaylıkla ertelenen provalar, çıkmayan albümleri bu temelde ele almak gerekiyor. Her zamankinden daha özenli ve disiplinli olmalıyız. Kendi kişisel küçük burjuva duygularımız bizi esir almamalı. Unutmamalıyız, kültür cephesinin en ön safında savaşıyoruz. Burjuva sanatçılar her gün yüzlerce ürünle, reklamla, müzikle, filmle salvolar halinde saldırıyor. Biz halkın sanatçıları siper savaşı veriyoruz. Savunmada kalamayız, halkımızı umutsuzluğa sürükleyenlere karşı üretmeliyiz. Tarihimizi unutturmaya çalışanlara karşı, kültürümüzü yozlaştıranlara karşı, milyonlarca insanı umutsuzlaştıranlara karşı üreterek savaşmalıyız. Hiçbir kişisel duygumuz, halkımızın bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm özleminden daha üstün değildir. Hiçbir kişisel duygumuz halkımızın adalet özleminden daha üstün değildir.

Pespaye Burjuva kültürünün takipçisi olmak bize yakışmaz, ustalarımız ne güzel demişler, fazla söze gerek yok. Dünyanın en güzel eserlerini de sosyalistler üretmiş, hepsi bizden yana. Bırakalım, burjuva sanatçılar bizi kıskansınlar.

“Gün gelirse eğer, halay çeker, türkü söyler gibi yan yana düşmana kurşun da atarız” ENVER GÖKÇE

“Benim meskenim dağlardır” SABAHATTİN ALİ

“Karşıki dağlardan gel oldu bize
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz…”(SABAHATTİN ALİ)
“kavgada dadal sevdada karacayız” ÜMİT İLTER

“insanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmayacaktır” CHARLES CHAPLİN

“Bir zalime sırt vererek başka bir zalimle savaşılmaz” YILMAZ GÜNEY

Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar / Geliyoruz, geleceğiz, yakındır” (ÂŞIK İHSANİ)

ŞAİR İŞÇİDİR
Bağırırlar şaire:
“Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.
Şiir de ne?
Boş iş.
Çalışmak, harcınız değil demek ki…”
Doğrusu
bizler için de
en yüce değerdir çalışmak.
Ve kendimi
bir fabrika saymaktayım ben de.
Ve eğer
bacam yoksa
İşim daha zor demektir bu.
Bilirim
hoşlanmazsınız boş lâftan
kütük yontarsınız kan ter içinde,
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de.
Ve hiç kuşkusuz
saygıdeğer bir iştir balık avlamak
çekip çıkarmak ağı.
Ve doyum olmaz tadına
balıkla doluysa hele.
Fakat
daha da saygıdeğerdir şairin işi
balık değil, canlı insan yakalamadayız çünkü.
Ve doğrusu
işlerin en zorlusu
yanıp kavrularak demir ocağının ağzında
su vermektir kızgın demire.
Fakat kim
aylak olduğumuzu söyleyerek
sitem edebilir bize;
Beyinleri perdahlıyorsak eğer
dilimizin eğesiyle…
Kim daha üstün, şair mi?
yoksa insanlara
Pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek de bir motordur çünkü
ve ruh, onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde
Ve ancak ortak emeğimizle
bezeriz evreni
marşlarımızı gümbürdeterek
Haydi!
laf fırtınalarından
ayıralım kendimizi
bir dalgakıranla.
İş başına!
Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu.
Ve ağzı kalabalık söylevci takımı
değirmene yollansın dosdoğru!
Unculuğa!
Değirmen taşı döndürmeye laf suyuyla!

Vladimir MAYAKOVSKI
Çeviren: Ataol BEHRAMOĞLU

NO COMMENTS

Leave a Reply