kardan adam | levent navruz

kardan adam | levent navruz

1077

Soğuk kış aylarında kar yağıyor İstanbul’a. Yolda yürürken çocukların çığlık çığlığa gelen sesleri duyuyor ve duruyorum. Kıpkırmızı olmuş yüzleri ile heyecanla işe koyulmuşlar. Önlerinde henüz mal olarak şekil verilmemiş bir kardan adam. Düşüncelerim yıllar öncesine gidiyor. Çocuklara bakıyorum gibi görünebilir ama ben bundan tam 14 yıl öncesine bakıyorum.

Siz bakmayın öyle fotoğrafta sıradan durduğuna, bu farklı bir Kardan Adam; onun bir hikayesi var. 2001 yılın kış ayıydı. Kandıra F Tipi Hapishanesinin tek kişilik hücresinde tek başına yatıyordu. Sayım için kalktığında karla beyaz örtüyü görünce planı hazırdı. Havalandırma kapısı açılır açılmaz çıkacak Kardan Adam’ı yapacaktı. Bir de bu anı resmetmek istiyordu. Bunun için de dilekçe yazmak gerekiyordu. Kalemi eline alıp hemen dilekçeyi yazdı ve sayım saatinin gelmesini bekledi. Sayıma bir sürü gardiyan ve iki müdürle gelip tek başına kalan tutsağı sayıp gittiler. Onlar çıkınca hemen havalandırmaya çıktı. Kar taneciklerini bir araya getirerek gördüğünüz Kardan Adam’ı yaptı. Hazır kendine arkadaş bulmuşken geçti Kardan Adam’ın karşısına sohbete koyuldu… “Bak” dedi, “Kardan Adam, ben bu hücreye geçmeden önce üç kişilik hücrede Eyüp Samur yoldaşımla birlikte kalırdım. Eyüp aylardır ölüm orucu yapıyordu. Armutlu’daki direniş evine saldırı olduğunu duyunca, onların yaşamını savunmak için hayatını feda etti. Geceden hazırlıklara başladı. Ailesine, yoldaşlarına son mektuplarını yazıp verdi bana. Eşyalarını dolaptan çıkardı, her yoldaşına bir hatıra bırakmak istiyordu. Üzerine yoldaşların isimlerini yazıp verdi, elinde ne varsa.

Daha önceleri Armutlu direniş evine saldırı gündeme geldiğinde, kendi bedenlerini ateşe verip feda edeceklerini duyurmuşlardı. O nedenle günler önce hazırlıklarına başlamıştı. Önceden feda eyleminde kullanacağı malzemeleri tedarik etmişti. 5 Kasım 2001’de, ölüm orucu direnişinin sürdürüldüğü Küçükarmutlu direniş mahallesine karşı direnişi kırmak için gerçekleştirilen katliam saldırısında Sultan Yıldız, Arzu Güler, Bülent Durgaç ve Barış Kaş katledildi. Televizyon haberlerinden öğrendi durumu. Yoldaşına dönüp, ‘Yoldaşlarımızın hesabını soracağız. Yarın feda eylemi gerçekleştireceğim. Yani, birlikte geçireceğim son gün…’ dedi.

Gece gözlerine uyku girmedi. ‘Şehitlerimizin yanına gideceğim. Gözüm arkada kalmayacak. Yoldaşlarıma, halkıma, partime güveniyorum. Zaferi bize armağan edeceklerdir. Halkımı, siz yoldaşlarımı çok seviyorum’ dedi uykuya dalmadan önce sakince.

Sabah erkenden kalkmıştı, yoldaşını da uyandırdı. Daha bir coşkulu ve heyecanlıydı… Sayım için gelen gardiyanlar çıktıktan sonra, yoldaşlarına son kez seslendi. Sesini duyana sesini duyurmaya çalıştı. Artık feda eylemi için uygun zamanı bekliyordu. Eylemini düşmana hissettirmeden başarmak istiyordu. O nedenle her şeye dikkat ediyordu. En uygun zaman olarak öğlen yemeklerin dağıtımından sonrası olarak belirledi. Çünkü öğle yemeği saatine kadar her an hapishane sağlık ekibi kontrole gelebilirdi.

Saat üçe geliyordu. Son hazırlıklarını yaptı. Artık vakit gelmişti. Yoldaşına son kez sıkıca sarıldı. ‘Yoldaşlarımın hepsine selamlarımı tek tek ilet… Hepsini çok seviyorum. Onlara layık olacağım..’ Yoldaşı da, ‘Biz de seni çok seviyoruz. Sen de şehitlerimize selamlarımızı ilet…’ dedi.

Hücrenin alt katında bulunan bölümde kendini ateşe verecekti. Kağıt, naylon vs. yanıcı tüm maddeleri bedenine doladı; oluşturduğu yığını ateşe verdi, iki kolunu havaya kaldırdı, zafer işareti yaparak ateşin içine girdi… Ateşten çıkan duman hücreyi kaplamıştı. Ateş topuna dönmüş, sesleniyordu Eyüp Samur; ‘Halkım sizi çok seviyorum’, ‘Yoldaşlar sizi çok seviyorum…’ Yanında kalan yoldaşı bu sese karşılık verdi; ‘Bizler de seni çok seviyoruz…’ Bir süre sonra havalandırmaya çıktı. İki kolu havada zafer işareti yapıyordu. O gün yağmur yağıyordu dışarıda…

Bilir misin Kardan Adam, ‘Yağmurun sesi insanın sesine benzemez. Sen ne istersen onu anlatır yağmur’ (*). Eyüp’ün sesi ise yağmura karışmıştı. O gün emekçi mahallerinde yağmuru dinleyenler Eyüp Samur’u dinlediler… Derler ki, toprak acıkınca, başlar yağmur. Acıkan toprağın gözleri dolar ve buluttan damla düşer. . . Bulut ki, toprağa sevdalı. Toprağa sevda olur, can olur… Yeni filizler filizlenir… Toprak halkın can suyu ile beslenince hasat da umut olur…

Yağmur yağmaya devam ediyordu, Eyüp’ün yangın bedenine damlalar dökülüyordu. Eyüp yağmura karışan sesiyle sesleniyordu: ‘Zaferi biz kazanacağız! Yaşasın Devrimci Halk Kurtuluş….’

Eyüp ateşler içinde yanarken, karanlığın gardiyanları hücre kapısına dayandılar. İçeri girmeye çalıştılar ama ateş dumanından giremediler ilkin. Sonra ellerinde yangın söndürücü aletiyle içeri girdiler. Yanmış ama inanca kesilmiş bir bedenle karşılaştılar. Eyüp o halde parmaklarıyla zafer işareti yapıyordu hala… Çok sonra da gelip hücredeki tutsağı da alıp bu hücreye getirdiler … 7 Kasım günü kaldırıldığı hastanede ölümsüzleşti Eyüp…”

Kardan Adam’la sohbetine devam etti… “Onlara haber vermediğim için beni bu hücreye attıklarını söylüyorlardı. Eyüp’ün yaşamasını istediklerini düşünme öyle hemen Kardan Adam. Düşünseler tecridi bitirir ölümleri durdururlardı. Birkaç gün sonraydı Kardan Adam, 10 kadar gardiyanla birlikte kravatlı ve takım elbiseli biri zamansız gelen misafir gibi hücreme daldılar. Ben o vakit havalandırmada yalnız başıma volta atıyordum. Kapı açılınca hemen onlara yöneldim. Kravatlı ve takım elbiseli zat kendisini cezaevi savcısı olarak tanıttı. Bana birkaç soru sordu. Utanmadan, Eyüp’ün yerinde kardeşim olsaydı ne yapacağımı sordu. Öfkeyle dönüp yüzüne baktım, ‘Eyüp benim kardeşimden öteydi, Eyüp’ün yaşamasını çok istiyorsaydınız neden tecridi kaldırmıyorsunuz? Eyüp tecrit kalksın diye ölüm orucundaydı zaten.’ Benim bu yanıtımda pek mutlu olmadı. Yüzünü ekşiterek, ‘bir ihtiyacın var mı?’ deyip yanıtı beklemeden dönüp giderken ‘Sizden bir şey istemiyorum’ dedim. İşte böyle Kardan Adam, ben bu tek kişilik hücremde her seferinde yalnız kalmayarak -hep Eyüp yanımdaydı- bugüne kadar geldim.’’

Kardan Adam’la sohbet ederken geçmişe de gitmişti… “Kardan Adam” dedi, “Eyüp yoldaşlarını çok severdi. Ayakkabı araması yaptıklarında görüşlere yalın ayak çıkıyorduk. Eyüp Ölüm Orucu’nda olduğunda ayakkabılarını giyerlerdi. Birlikte görüşe olduğumuz bir gün görüştüğüm kabine geldi. Ayakkabılarını çıkarıp bana verdi. ‘Benim ayağımda çorap var. Üşüme sen…’

Kardan Adam’ın hali mi? Güneşin getirdiği eceli ile yokolmadı maalesef. Zaten kısacık ömrü olan Kardan Adam’ın ‘yaşaması’ onları rahatsız etmiş ki, birkaç saat sonra havalandırma kapısını kapatmaya geldiklerinde karanlığın gardiyanları tarafından yıkıldı. Bahaneleri hazırdı. Güya Kardan Adam, gece firar ederken tutsağa yardım edebilirmiş… Bakın şu işe…

Seni kırmak için her darbe vurduklarında içim acıdı Kardan Adam. Bana gelince 9 yıl 5,5 ay yattıktan sonra tahliye olup dışarı çıktım. Ama hep bir yanım hücrelerde kaldı. Tutsaklık alnımızın ak cefası, derdi bizim güzel ölümsüzlerimizden Fatma Koyupınar. Halen o karanlık hücrelerde arkadaşlarım kalıyor. Onlar da tecride rağmen yalnız değiller biliyorum. Ozan da hücrede tek başına olup yalnız olmayan tutsaklar adına seslenir bizlere…”

‘’Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.
Şafakları ben balığa çıkarım
Akan akmayan sularda
Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden
Bir bahar akşamı dünyada.
Ben dört duvar arasında değilim
Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,
Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.’’ (**)

(*)Habib Bektaş
(**) Ahmed Arif

NO COMMENTS

Leave a Reply