karadeniz yine yelin savrulur | erdal özçelik

karadeniz yine yelin savrulur | erdal özçelik

1384

KARADENIZ YİNE YELİN SAVRULUR(*)
“O yaylalar yaylalar
Otunu yesin mallar
Sana sevda olanın
Başına gelen hallar…”

Çocukluğumun hatırlayabildiğim ilk heyacanını ve ölüm korkusunu yaz başlarındaki yayla göçlerinde yaşamıştım. Göç hazırlıkları ilkbaharın kendini göstermesiyle başlardı. Evde ele geçen bazı eşyalar, bu yaylaya gidecek, bu da yaylaya gidecek denilerek bir tarafta istiflenirdi. Bunlar genellikle köyde kullanım süresi dolmuş eşyalardı. Bugün bile şehirdeki evimizde kullanmadığımız eşyaları bu köye gidecek diye ayırıyoruz, onlar köye gidince boşa çıkan eşyalar yaylaya götürülmek üzere bir kenara ayrılıyor. Ama yayla göçünün giderkenki en önemli öznesi süt makinesi, dönerken ise makinenin yanında içine helva kavrulup konularak yapılmış yayla ketesidir. Süt makinesini, sütle kaymağı birbirinden nasıl ayırdığını bir türlü anlamadan yıllarca aynı ritimde çevirdim durdum. Yapmayı en çok istediğim işti ancak bir zaman sonra sıkılıp yanımda kimse yokken, erken bitsin diye hızlı hızlı çevirirdim. İç içe geçmiş matruşka benzeri ondört tas, kapak görevi gören tasın içine oturtulur, conta niyetine özel kesilmiş lastik parçası özenle yerleştirilir ve düğme gibi delikli kapağı üstüne konularak iki sivri ucu olan alyans benzeri anahtarla sıkıca kilitlenirdi. Kolu sabit gövdenin üzerine oturtulur, iki musluk ve bir kazan, yukarıya doğru dizilerek makine kurulurdu. Her gün masanın bir kenarında bunların yıkanmış ve kuruması için teker teker dizilmiş haliyle kahvaltı yapardık. Kahvaltı masasının olmazsa olmazıydı onlar. Süt makinesi son güne kadar kullanıldığından son gece sepete konulurdu. Sonunda makine toplandı, beklenen gün gelip çatmıştır, sabah yola çıkılacak…
Elbiselerini çıkarmadan bir kenara kıvrılan ve sabahın üçünde uyanan dedem söylenmeye başladı bile. Yok! bunlarla yola çıkılmaz, bak kalkarlar mı der, köstekli saatine bakarak biraz daha zaman verirdi ev ahalisine. Biraz daha zaman dediğim beş bilemedin on dakika. Tekrar başlardı söylenmeye ama artık daha yüksek sesle; bunların gemisi ağır kalkar, gidilmez bunlarla bir yere!… Her gün sabah namazına kalkıp kimseyi uyandırmadan duran adama bir haller olmuştu. Dedemin söylenmeleri şiddetini arttırınca herkes uyanmıştı artık. Babaannemden hatrı sayılır zılgıt yemesine rağmen dedem galip geldi, inekler ahırdan çıkartıldı, hazırlanmış yükler sırtlanıldı ve sonunda yola girildi. Dedemin o heyecanını anlamlandıramamıştım o gün, sonraları fark ettim ki en ince ayrıntısına kadar hücrelerime işlemiş o heyecan. Hiç yayla kültürü olmayan eşim şimdi, bendeki heyecanın adını koyamıyor. Tek söylediği yaylaya çıkınca senin gözlerin ışıldıyor. Bense dedemde görmüştüm o ışıltıyı. Bu yazı hazırlanırken görüşüne başvurduğum bir dostum, nasıl özgürdük o zamanlar dedi. Evet kırk yaşına merdiven dayadığım bugünlerde, dedemden bana geçen o ışıltının adını bulmuştum. Özgürlük!…pokut

Daha önceleri iki gün sürermiş yayla yolculuğu, ineklerle birlikte yürüyerek gidilirdi, yükler sırtta. Artık kamyonlarla gidiliyor. Kamyon kasası açık, yatay bir şekilde ineklerin binebileceği yer toplanma merkezi olarak belirlenirdi.
Kamyonun ön kısmına yükler yerleştirildi, arkaya inekler, en yaşlı iki kişi şöförün yanına, kalanlar kasaya ve en güzel yerde biz; kasanın önündeki küçük bagaj. Kısa bir süre asfalt devam eden yolda, hızlı giden kamyonun üzerinde rüzgarı içimize çekerek gidiyorduk ve saçlarımızın arkaya yatmasından büyük keyif alıyorduk. Bir anlamda fön makinesiyle ilk tanışmamız denebilir. Asfalt bitti artık tırmanmaya başlamıştık. Tam da bugünlerde Dünya’nın en zorlu yolu seçilen yoldu güzergâhımız. Ruslar zamanında yapıldığı söylenen yol hakkında ironik bir söylence de vardır yörede. Yolun bakımsızlığından şikayet eden köylüler
Rus Hükümetine yönelik bir şikayet dilekçesini Kaymakamlığa vermek isterler. Nedenini soran Kaymakam’a; Yahu Kaymakam Bey! Adamlar yüz yıl önce bir yol yaptılar, o gün bugündür bakımını yapmıyorlar. Bu kadar da duyarsızlık olmaz, Rus Hükümet’inden şikâyetçiyiz efendim derler… En keskin onüç virajın başlangıcına geldiğimizde bir süprizlere karşılaştık. Yolun yarısı düşmüştü ve kamyonun geçmesi imkansızdı. Ya geri dönüp diğer yoldan gidecektik ki çok az yolumuz kalmıştı ya da yolu hep birlikte yapacaktık. İkinci seçeneğe karar kıldık. Herkes aşağıya indi. Elden ele taş taşıyarak büyükçe bir duvar yapmaya başladık. Saatlerce sürdü duvar inşaatı ve bu arada yağmur başladı. İki kez elbiselerimi değiştirmek durumunda kaldı annem. Hava kararmaya yakın duvar bitti ve biz tekrar yola koyulduk. Her viraj dönüşümüzde asansörde kat çıkıyormuşçasına yükseliyorduk. Artık ikibin metrenin üzerindeyiz ve ağaçlar sona ermişti. Bölgenin en soğuk geçidi burası. Soğanlı Geçidi. Saatlerce yağmur altında kalan ben, şimdi de göz gözü görmez bir sisin içinde soğukla mücadele ediyordum. Neredeyse donmak üzereydim kimseye de birşey söylemiyordum. Arkada ineklerin yanında duran annem o karanlıkta titrediğimi fark etmişti. Kamyon durduruldu ve ben şöförün yanına sıkıştırıldım. Derin dondurucudan çıkartılan gıdaların sıcak suyun altına tutulduğunda çözülmesi gibi motor sıcaklığı ile çözülüverdim ve dakikalar içerisinde uyudum.
Beş altı yaşlarında yolun işlevsiz olmasından dolayı ölüm korkusu yaşamış biri olarak, Karadeniz yaylalarında yapılmak istenen Yeşil Yol hakkında ne düşünüyorsun deseler yanıtım çok net; yapılmasın. Karadenizin azgın coğrafyasında yol, her yerde olduğundan daha fazla medeniyet anlamı taşır. Buna rağmen yapılmasın, evet yapılmasın! Çünkü mesele yol meselesi değil. Hani diyorlar ya, mesele üç ağaç meselesi değil, bunların derdi başka!.. Evet derdimiz başka.
Büyük bir kısmı ormanlık alandan değil ikibin metre üzeri çimenlik alandan geçecek yol. Burada doğaya verilecek zarar, bizatihi yolun kendisinden kaynaklanmıyor. Yolun gelmesiyle oluşacak talandır insanları ayağa kaldıran. Kime ne şekilde pazarlandı bu yaylalar! Bir çok şehrin yol sorununu henüz çözemeyen devlet, yılda toplam iki ay yaşanılan yaylalara yedi metre genişliğinde yol yapıyor. Sizin meselenizin yol olmadığını bildiğimiz için biz de aynını diyoruz, yüksek sesle. Üç sene içinde, imarı olmayan Uzungöl’ün her metrekaresinin binayla dolmasına göz yummanızdan biliyoruz. Bugün Uzungöl’de otel yapmak isteyen biri maliyetlerine belediyeye ödeyeceği cezayı ekleyerek hesap yapıyor. Biliyor ki, bir kez mühürlenecek, ceza yazılacak ve hiçbir şey olmayacak. Sonra; boyunuzun ölçüsünü aldığınız, Tonya Livalobo’ya çimento fabrikası yapma girişiminizden biliyoruz. Fırtına vadisine ve diğer vadilere HES, Cerattepe’ye maden ruhsatı vermenizden biliyoruz. Dahası, mesela uykularımız kaçıyor bu aralar. Yaptığınız stad karşılığında Hüseyin Avni Aker stadını TOKİ’ye devrettiniz. Karşımıza hangi ağzı salyalı müteahhit çıkacak merak içinde bekliyoruz. Kan kokusu almış köpek balığından daha tehlikeli olan rant kokusu almış halinizden biliyoruz. Başka Nereden mi biliyoruz? Armutlu’dan, Gülsuyu’ndan biliyoruz.
Çünkü yaylaların da mülkiyeti tartışmalı. Mülkiyet tescili, Osmanlıya kadar dayanan, o zaman köyde bulunan ailelerin adlarının yazılı olduğu bir ortak tapu senedi düzenlenmek suretiyle yapıldı. Bir anlamda hazine arazisi niteliğinde yerler buralar. Yöre halkı biliyor ki, dedelerinden kalan topraklar ve bütün bir yaşanmışlıkları yok olup gidecek. Ne uğruna, halka aleni küfreden bir kaç iktidar yardakçısına rant sağlamak uğruna.

Yıllarca şovenist söylemlerle zehirlediğiniz yöre halkının buna itiraz etmeyeceğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Nereden mi biliyorum, söyleyeyim; annemin ineklerini sevmesiyle bizi sevmesi arasında bir fark olmadığını bildiğimden ve yaylalara olan tutkusundan biliyorum. İlk olarak o yiğit kadınları bulacaksınız karşınızda. Alacağınız yanıt o güzelim türkümüzde saklı;”Sen bu yaylalari, yaylayamazsun. Derindir sulari, boylayamazsun!..”
Mesaj çok net; bu sularda boğulursunuz!…
O Sarp arazilerde yola tek nedenle itiraz edilir, özgürlük!…
Yol Yeşilken Geri Dönün!…

(*) İbrahim Karaca

NO COMMENTS

Leave a Reply