faşizm ve aydın-sanatçı tavrı | fazıl aktaş

faşizm ve aydın-sanatçı tavrı | fazıl aktaş

2025

Beyazıt Öztürk, namı-diğer Beyaz’ın, Kanal D’de yayınlanan Beyaz Show adlı programında yaşananlar ve ardı sıra gelişen olaylar, faşizmle yönetilen yeni sömürge bir ülkenin hali pür melalidir.

Ne olmuştur; programa telefonla katılan Ayşe Çelik, başta Diyarbakır’da olmak üzere Kürdistan’da yaşanan katliamları anlatmıştır. Yani insanım diyen herkesin karşı çıkması gerekenleri dile getirmiştir. Beyaz ve konuklar, ayrıca salondaki izleyiciler söylenenleri desteklediklerini alkışlarla belirtmişlerdir. Olan bundan sonra olmuştur işte. Beyaz’a linç girişimleri başlatılmış; programında kendini öğretmen olarak tanıtan Ayşe Çelik’e PKK propagandası yaptırdığı söylenmiş, Beyaz ve Ayşe Çelik tehdit edilmiştir. Beyaz üzerinden Doğan Medya da linç kampanyasından nasibini almış, faşizm, daha sonra devlete olan bağlılığını ifade edecek olan bir medya tekelini bile linç edecek hale gelmiştir. Varın tahammülsüzlüğün geldiği boyutu siz düşünün.

Beyaz, daha sonra çıktığı bir TV kanalında, polis evladı olduğundan tutalım, devlete olan bağlılığında sınır tanımayan biri olmasına kadar geniş bir skalada “özeleştiri” vermiş, adeta kendini faşizme kanıtlamak için ağlamış, sızlamış, yalvarmış, küçücük de olsa tutarlı davranamamıştır. Beyaz’ın tavrının tekil bir örnek olmadığı, bu tavrın küçük burjuva aydın-sanatçı tavrının dışında olmadığı bilinen bir gerçek. Peki ne yapabilirdi Beyaz? Ayşe Çelik’in söylediklerinin orada yaşanan gerçekleri ifade ettiğini söyleyebilirdi örneğin, demokrasiye inanan biri olarak… Düşünce ve ifade özgürlüğünün gereği olarak Ayşe Çelik’in de bu özgürlüğe sahip olduğunu ifade edebilirdi en basitinden. Hadi öyle yapamadı korkusundan, en azından programımda söylenen sözler sahibini bağlar, beni ilgilendirmez bile diyebilirdi. Onu da yapmadı ve faşizme kendini kanıtlama yarışına girdi. Tipik, korkak, kaypak, tutarsız, omurgasız küçük burjuva aydın-sanatçı tavrı budur işte…

Oysa aynı süreçte, adı “Barış İçin Akademisyenler” olan oluşumda yer alan 2000’i aşkın akademisyenden çok büyük çoğunluğu sözlerinin en azından arkasında durma tutarlılığını göstermişlerdi. Tabi içlerinde Beyaz gibi davranan ve imzasını geri çeken, sözlerini inkâr edenler de yok değildi. Topyekûn bir tavır beklemek tabi ki hayal olurdu.

Akademisyenlere yönelik linç kampanyasının bizzat RTE tarafından başlatılması, buna hiç zaman kaybetmeden Davutoğlu ve Bozdağ’ın katılmasıyla çok açık bir devlet terörüne maruz kalan akademisyenlerin işi Beyaz’dan daha “zordu” elbette. Karşılarında üç-beş internet tetikçisi değil koskoca(!) cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı, bakanlar, milletvekilleri vardı; siz deyin ki topyekûn devlet işte. Buna rağmen imzalarının arkasında duranlara neredeyse teşekkür edecek durumdayız. Çünkü böyle tavır göstermenin marjinallik kabul edildiği; yenilginin, sessizliğin, suskunluğun, tarafsızlığın neredeyse aydın tavrı olarak görüldüğü günlerdeyiz. Yeni sömürge ülkenin, çarpık demokrasisinin azizliği deyip gülmek mi gerekiyor yoksa elbirliği ile faşizme teslimiyetin zeminini hazırlandığına öfkelenelim mi? Öfkelenmek gerekiyor elbette. Apolitik de olsa bir TV yapımcısının, en küçük bir demokratik hakka sahip çık(a)mayışına, bin bir nazla imza attığı bir bildiri tepki gördü, faşizmi sinirlendirdi diye imzasını geri çeken aydınlara(!); faşizm toplumun tüm kesimlerini hiç ayrım gözetmeksizin hainlikle, düşmanlıkla, müsvedde olmakla suçlarken bu saldırıya gereken ölçüde ses çıkarılmayışına veya hiç ses çıkarılmamasına öfkelenmek gerekiyor. Tabi somut koşulların somut tahlilini de yaparak. Suç kimde, kim getirdi bu aydın ve sanatçıları bu hale? Nasıl bu kadar korkak olabildiler, kendi düşüncelerine bile sahip çıkamaz duruma geldiler? Sorular doğru sorulur ve doğru cevaplar verilirse sorunlar da çözüm yolları da apaçık belli olacaktır. Öfkelenmek hiçbir sorunu çözmez tabi ama faşizme öfkelenmeden de hiçbir şeyi çözemezsin; ne olduğu belli olmayan bir “barış” kavramı ardından taban tepersin.

Sonuçta yeni sömürge bir ülkede yaşıyor ve faşizmle yönetiliyoruz. AKP faşizmi gemi azıya almışçasına saldırıyor halka. Saldırılardan nasibini almayan yok. Peki, bu denge(sizlik) nedir? Bunca baskıya, sömürüye, katliama karşı bu tepkisizlik neden? İşte ülkenin tahlili burada devreye girmeli, Çayan’ın tezlerini yeni baştan okumalı, kavramalı. Beyaz’ın ve akademisyenlerin tavrının altında yatan sebepleri orada bulabiliriz ancak.

Teorik bir çalışmaya başlayacak değiliz, o, bu konuda çıkarılan dergilerin işi olsa gerek. Fakat biz aydınımızı tartışıyoruz, bunu da ideolojiden, politikadan, devletten ve faşizmden bağımsız yapmak mümkün değil. Beyaz’ın ve aynı tavrı gösteren akademisyenlerin korkularının ve onlara oranla çok ileri bir tavır sergileyen aydın onuruna sahip olanların, bu ülkenin sosyolojik analizinde, somut koşullarının somut tahlilinde elbette bir karşılığı vardır. Mahir Çayan buna suni denge demiş, meraklısı açsın okusun lütfen bu kavramın ne demek olduğunu. Çünkü çok geniş bir konudur ve yazımız bu konuyu doğrudan içermiyor.

Ne yapmalıyız sorusunu sormanın tam sırası değil mi? Çünkü yazı tam da oraya geldi. Lafı çok dolandırmanın ne âlemi ne de gereği vardır. Faşizme karşı direnmenin yolu birlikten, bir araya gelmekten ve bedeller ödeme kararlılığı ile örgütlenmekten geçiyor. Derhal, hiç zaman kaybetmeden, Sanat Meclisi başta olmak üzere, devrimci-demokrat aydın ve sanatçıların öz örgütlülüklerini büyütmeli. Daha, daha, daha demeli ve yurdun dört bir yanında bir araya gelinmeli. Tek başımıza bir hiçiz belki ama milyonlar olduk mu faşizmin vay haline. Bir avuç mu büyük, halk mı? Sömürücüler, katiller mi çok, milyonlar mı? Cevap vermeye gerek var mı?

NO COMMENTS

Leave a Reply