“ELEŞTiRMiŞ OLMAK iÇiN ELEŞTiRMEK” YA DA SUBJEKTiF BiR ELEŞTiRi ÖRNEGi – Özgürlük...

“ELEŞTiRMiŞ OLMAK iÇiN ELEŞTiRMEK” YA DA SUBJEKTiF BiR ELEŞTiRi ÖRNEGi – Özgürlük Dünyası’nın “Eylül Anaları” Oyunu Eleştirisi (!) Üzerine | OHS

978

Özgürlük Dünyası dergisinin 1991 Haziran tarihli 32. sayısında OHS’nin “EYLÜL ANALARI” adlı oyununa yönelik bir eleştiri yazısı yayınlandı.

Yazı, hamasi, bilgiç, küçümseyici bir üslupla ve herhangi bir maddi gerçeklige dayanmayan önyargılar silsilesi üzerine kurulmuş. Özgürlük Dünyası yazan, en hafif deyimle ortaya bir yanlışlıklar manzumesi çıkarmayı başarmış.

Yazı, Brecht, Meyerhold vb. üzerine genel bilgilerin tekrarlandıgı bir tiyatro ve diyalektik dersi ile başlıyor. Ancak, yazıda diyalektik adına hiç bir şeye rastlayamadıgımız gibi, devrimci tiyatro Vasıf Öngören’de cisimleştiriliyor. Subjektivizmini diyalektigin yerine koydugu yazısına diyalektik ve tiyatro üzerine derslerle girmesinden anlaşıldıgı kadarıyla yazar, OHS üyelerinin tiyatroya ve diyalektige dair herhangi bir bilgiye sahip olmadıgını düşünüyor…(1) Birtakım önyargılara sahip olabilirsiniz, hatta bir konuda bilgisiz de olabilirsiniz, ama bunu bir dergide yansıtmaya kalkarsanız bu, çig ve ukalaca bir davranış olur; yapmamak gerekir.

Yazarın güçlü önyargıları ve bir takım kalıpları var. Beylik kalıplardan biri de, bizim popülist oldugumuzdur: “Devrimci sanatçılar politik alanda tutulan illete, popülizm hastalıgına bu kez de sahnede yakalanıyorlar.” (A. g. d. sf.60)

“Popülist” suçlamasını ciddiye almıyoruz. Halkın davası, halkın ekmegi, halkın kurtuluşu ugruna, halkla birlikte mücadele edilmesi gerektigini ısrarla ve üzerine basa basa söylüyoruz. Özgürlük Dünyası yazarının aydın kendini begenmişliginde oldugu gibi, halkı ve yıgınları küçümsemiyoruz. Dünyayı bir kez de Türki- ye’den sarsacak olanın bu “Halklar” oldugunu biliyoruz… Ne gariptir ki, bir dönem devrimcileri, yıgınlardan kopuk, bir avuç öncüyle devrim yapmaya çalışmakla suçlayanlar, şimdi tam tersine, popülizm suçlamasına yöneliyorlar. Artık bir karar verilse…

Bizi popülizmle suçlayan yazar, işe önce “halk” kavramını izahla başlıyor: “işçi sınıfının yanısıra onun müttefiki olabilecek yoksul köylülük, küçük burjuvazinin memur vb. azgelirli kesimlerini kapsayan bir toplumsal yapının adı” diyor; bir kaç sınıf ve katmanı bir araya getirdin mi yetiyor. Oysa Marksist literatürde halk başka türlü tanımlanıyor; “Çıkarları devrimden yana olan sınıf ve tabakaların bir bütünü” olarak; bu bütün, çaga, yaşanılan tarihsel döneme, ülke koşullarına ve devrimin ka- rakter ve aşamalarına göre degişir.

Özgürlük Dünyası yazarı diyor ki:”

….’halk kültürü’, ‘halkın degerleri’ kavramları hala ortalıkta dolaşıyor… Sanatta da ‘halkın degerleri’, ‘ahlak kültürü’ (‘-halk kültürü’ olsa gerek -bn) laflan etmeye başlarsanız, halkın içinde gerici, feodal ve mutlaka tasfiye edilmesi gereken egilimleri gözardı ederek… (gözardı ettigimizi nereden çıkarıyor acaba? -bn) Türkiye’de bugün ‘halkımızın degerleri’ diye tutturmak gericilige davet çıkarmak anlamını taşıyor”. (abç) Halk kültürüne, tiksintiye varacak denli tepki duymak, ondan kaçmak küçük burjuva aydın kibirliligidir. Halklanmız böylelerine; “civciv yumurtadan çıkmış da kabugunu begenmemiş”der. Bu arkadaşlar halkımıza bu kadar ya- bancılaştıklarına göre, bu ülkeye başka gezegenlerden mi geldiler diye sormadan edemiyoruz…

Peki, “proletarya kültürü”, “proletarya ideolojisi” derken de, proletarya saflarında görülebilecek geri ve tasfiye edilmesi gereken egilimleri gözardı mı etmiş oluyoruz?… Teoriyi saçmalıga vardırmak için yazar çok ugraşmış olmalı!…

“Halk”ın, “Halk kültürü”nün hesabını böylece görüp, bir kenara atan Özgürlük Dünyası yazarı yine rahatlayamıyor. Ne yazık ki, “viziteye çıkan işçi hala bunu davul, zurna ile şenlendiriyor”muş. Vah, vah, ne yazık!.. Yazar, Çetin Altan’dan ilham alıp, vizite eylemleri yapılan yerlere piyano götürerek, işçi sınıfını bu “utanç”tan kurtarmalıdır. Ayrıca işçilere söylemeli; eylemlerde halay çekmek yerine “modern” danslardan yapıp, Özgürlük Dünyası yazarını sevindirsinler!..

işçi sınıfından ve onun kültüründen de bekledigini bulamayan yazara göre kabahatli devrimcilerdir. Vur abalıya!.. Neden?. “Çünkü kapitalizmin dayattıgı degerlere karşılık devrimciler feodalizmin kucagına sıgınmışlar’mış!.. Yazarın kafa karışıklıgının faturası böylece devrimcilere havale edilmiş oluyor.

Yazarın kafasının içi gibi karmakarışık ettigi bazı dogrulan tekrar yerine yerleştirmek gerek:

Bir; ne proletarya kültürü, ne de halk kültürü an bir kültür degildir, olmamıştır, olması da mümkün degildir. Halk sınıf ve tabakalarının kültürü kendi yaşam koşullan içinde, geçmişten gelen gelenek ve birikimin üzerinde şekillenir: Ama daha da önemlisi emperyalist, yoz kültür ile melez burjuva kültürü çok çeşitli yöntemlerle halk ve poreletarya kültürlerinin içine sızarlar.

iki; devrimciler yaşanılan bu koşullarda soyut bir halk kültürü, soyut bir proletarya kültürü savunucusu degillerdir. Bu kültürler içerisinde olumlu olanı, yenileştirici olanı tutma ve geliştirme, çürüyen, yoz yanlarını tasfiye etme dogrultusunda çaba sarfederler. Halkın kültürel degerlerine, feodal kültür deyip burun bükmezler.

Ayrıca geçerken belirtelim ki, devrimciler, burjuva kültürünü dahi tamamen reddetmezler. Bu kültürün içinden de olumlu olanı, geliştirebilecek olanı alırlar. Hiç bir kültür köksüz degildir.

Özgürlük Dünyası yazarının “eleştirmiş olmak için eleştirdigi” o kadar açık ki, üç sayfa tutan bir yazıda oyuna ilişkin birkaç “hata”ya deginebilmiş yalnızca. Bunlara, kısaca yanıt verelim.

Yazar, “Eylül Anaları” oyununda tiplemelerin, iyiler ve kötüler üzerine kuruldugunu, bunu bizim beynimize burjuvazinin tıkıştırdıgını söylüyor; “Bir tarafta acı çektikleri için iyi, öbür tarafta acı çektirdikleri için kötü olan insanların yer aldıgı idealist, popülist düşünceye saplanıp kalmış, yanlış, materyalizmden uzak bir anlayış bu” (Agd. sf.6l)

Zıt renklerin ya da oluşumların iki boyutlu kullanımının sanatta bazı içerikleri daha iyi verdigi olgusu bilinen bir şeydir. Bunu eleştiri sahibinin de bilmesi ge- rekiyor. Sınıf çatışmasının hiç bir ara tona yer vermeyecek denli keskinleştigi yerler- den biri olan cezaevlerinde, iyi-kötü, dogru-yanlış, güzel-çirkin, siyah-beyaz net hale gelebilir. Hatta bazen cezaevleri böyle anlatılmalıdır. Yaşandı; kendilerini solcu- devrimci olarak tanımladıkları halde bu nitelikleri anlaşılmasın diye (!) işkence yapan subay ve askerler vardı. şimdi bu asker ve subayları bu niteliklerinden ötürü siyah-beyaz arasındaki hangi ara tona yerleştirmek gerekiyor acaba? Ne diyelim, biz aramasını tavsiye etmeyiz ama,Özgürlük Dünyası yazarı belki sevebilecegi “iyi” bir işkenceci bulabilir.

Kaldı ki, oyun böyle iyi-kötü ikiligi üzerine kurulu degil. Kişiler yaşayan tiplerdir, herhangi bir abartmaya da gidilmemiştir. (Gidilseydi de sakınca sözkonusu olmazdı)

Gerçekleri çarpıtmayı iş edinmiş Özgürlük Dünyası yazarı, oyunda yaşayan “en olumlu tip” olarak eski solcu, “yorgun demokrat” enişteyi bulmuş. Ne diyelim, demek ki yazar “eski solcu”da kendini bulmuş!…

Yazar, “devrimci oyunların devrimci kişileri yarı küstah, alaycı, gözüpek, romantik anlarında Nazım Hikmet okuyan kişiler olmak zorunda mıdır? Devrimci anlatım bu kadar basit midir?” diyerek, bizlere o “engin” bilgisiyle bir ders daha vermiş.

Devrimci kişilerin gözüpeklikleri-ne düşmanlarımız bile söz edemezken, ya- zarrın kuşkulu yaklaşmasını anlayışla karşılamak gerekiyor. Demek ki, yazarın tanıdıgı “devrimci komünistler” gözüpek degiller (bu kadar şaşırdıgına göre…) Devrimci kişilerin küstah olmadıgını, eleştiri sahibinin küstahlıgına bakarak anlamak mümkün. Romantik anlarında Nazım okumaya gelince; bunda ne gibi sakınca var diye sorabiliriz. Ama sormuyoruz. Çünkü, bu eleştirinin yapıldıgı sayfadan dört sayfa ileriye, 64. sayfaya gidiyoruz. 64. sayfada, Özgürlük Dünyası’nın degişmez köşelerinden “Perdeci Bir Oyun Taslagı’nda, siyasi mahkum şöyle konuşturuluyor: (bu “siyasi” mahkum ihanet etmiş bir “siyasi”) “Demek af derken, antenler yalan söylüyor… Ses yalan söylüyor. Söz yalan söylüyor ve ben artık buna seviniyorum…” (abç). Evet, altı çizili yerler Nazım Hikmet’in “Elleriniz ve Yalana Dair” şiirinden alınmış. Bizim devrimcilerimize, Nazım Hikmet okumak yakışıyor, özgürlük Dünyası’nın “siyasi mahkumlan”na ise asla!…

Yazıda, “Ortaköy Halk Sahnesi Oyunculan çok belirgin tarihsel hatalar yapıyorlar” deniyor. Ama yazar bazı yanlışlıklan(!) sıralarken kendisi “çok belirgin tarihsel hatalar”a düşüyor.

“Örnek mi?” diyor yazar, “12 Eylül sabahı devrimci genç radyodaki bildiriyi dinledikten sonra gayet sogukkanlı bir şekilde ‘Bir düşünelim bakalım ne yapacagız?’ diye düşünmekteyse (bu sol örgütlülüklere bir hakarettir ama neyse…)”. Oyunda, devrimci genç Hüseyin’in konuşması yazarın belirttigi şekilde degil, annesinin olur olmaz sözler söylemesi üzerine, “Of be ana! Hele sus biraz da kafamızı toparlayalım” şeklinde geçiyor. Diyelim ki, Hüseyin yazarın söyledigi şekilde konuşmuş olsun, bunun sol örgütlülüklere hakaretle ilgisini anlamak pek kolay olmasa gerek. 12 Eylül geldiginde bir kısım sol örgüt/grup ve onların yöneticileri yalnız yurtdışına çıkışı düşünürken, devrimciler “Ne yapmalı? Ne yapacagız?” sorusunu hep sordular ve yapmaları gerekeni yaptılar: Ölümüne mücadele ettiler..

Yazar, devrimci Hüseyin’in annesiyle ziyaretteki görüşmesinde, “kendisini asamayacaklarını” söylemesini eleştiriyor ve 12 Eylül’ün ilk aylarında Erdal EREN ve Necdet ADALI’nın idam edilmesini kanıt gösteriyor. 12 Eylül’ün ilk aylarında idamların başlaması, Hüseyin’in annesine korkmamasını söylemesine engel mi? Hüseyin ne demeliydi annesine? “Beni asacaklar, kurtar beni ana!..” diye feryat figan mı etmeliydi? 12 Eylül sürecini ve cezaevlerini, devrimci tutsaktarı biraz tanıyan, bilen biri böyle yazmaz. Çünkü, devrimci tutsaklar, 12 Eylül’ün en karanlık günlerinde bile sogukkanlılıklarını ve cesaretlerini korudular; felaket tellallıgı yap- madılar.

şunu da hemen belirtelim ki, oyunda bu bölüm şöyle geçiyor:

“Hüseyin Bilesin diye söyledim ana, bilesin diye… Korkma, korkma… Belli olmaz… Bak herkes için idam istiyorlar… Üzülme, asamazlar herkesi… Bizi asmak isteyenlerin karşısında aglama, yıkılma…”

Bu çarpıtma niye?… Eleştiri dürüst insanların işi olmalıdır…

“Eger tarihsel bir dönemi anlatıyorsak, her tür ayrıntıyı dikkate almak zorundayız” deniyor. Biz, her tür ayrıntının dikkate alınmasından yana degiliz, ama, hamasi bir şekilde “ayrıntılar önemlidir” diyen biri yazdıklarına karşı sorumluluk sahibi olmayı bilmelidir.

Sorumsuzluk, Özgürlük Dünyası yazarına şunları söyletiyor:… “cezaevi kapısında ana babalar bir anda birlik olabiliyorlarsa (birligin ne sancılı oldugu bilin-mezmişcesine) (…) Cezaevi kapısında birlik olma süreci bırakın 81’i ancak 1984’e dogru yaşandı.” (abç.) Bilgisizlik affedilir bir şeydir, ama, böyle oldugu halde ders vermeye kalkmak çekilir şey degil.

Cezaevlerinde ailelerin birlikte mücadelesinin, “bırakın 81’i”, 12 Eylül’den önce başladıgını yazar ögrenmelidir. Agustos 1980’de Davutpaşa askeri cezaevinde işkencelerin başlaması ile birlikte tutuklu yakınlarının mücadelesi de başlamıştır. Yazarın” 1984′ e dogru birlik saglandı” savı “maalesef gerçegin tam tersidir. 1984 süreci, tutuklu yakınlarının mücadelelerinde yolların ayrıldıgı yıl olmuştur. Çünkü içerideki yakınlarının tutumları ayrışmıştır. Özgürlük Dünyası anlayışında olan tutukluların teorisyenliginde, tutuklu çogunlugu, bekledikleri “demokrasi” gerçekleşmeyince, saldırılar karşısında çareyi Tek Tip Elbise giyme politikası (zlıgı)nda bulmuştur. Devrimciler ise, dört şehidin verildigi Ölüm Orucu gibi eylemlerle Tek Tip Elbiseye ve kişiliksizleştirme politikasına karşı yogun bir mücadele içerisinde olmuşlardır. Bu iki farklı tutum ister istemez, dışarıya, ailelere de yansımış ayrışma yaşanmıştır. Nasıl olmasın ki, bir kısım aile, “geri çekilme” taktisyeni “devrimci komünistlerin” akıldaneliginde, “çocuklarımız Tek Tip Elbise giymek istiyor, idare vermiyor” diyerek Selimiye’ye, Genel Kurmay’a dilekçeler vermek durumunda kalırken; bir kısım aile ise, “Tek Tip Elbise insan onuruna aykırıdır, çocuklarımız Tek Tip Elbise giymeyecekler, giydiremeyeceksiniz” diye gösteri yapıyorlardı.

Bu tür maddi hataları, Özgürlük Dünyası yazarı için normal karşılamak gerekir. Çünkü OHS Oyuncuları’nın misyonuna popülist damgasını vurmak için önyargılarla hareket eden yazara sayfa veren Özgürlük Dünyası misyonunun tavrı cezaevleri mücadelesinde hep “gerilerde tutunmak” oldu. Tutsak aileleri mücadelesinde hemen hiç yoktular. “Popülist” diye damgalanmak istenen misyon içeride direniş destanları yazarken, dışarıda da yalanlan mücadele veriyorlardı. Ya Özgürlük Dünyası misyonu tutsaklarının yalanları ne yapıyorlardı?…

Yazımızı yazarın kendisinden bir aktarma yaparak bitirelim: “Ancak bu yanlış anlatımlar asla bilgisizlikten kaynaklanmıyor. Kötü olan yanı da bu zaten. Nesnel gerçekligi gözardı edip, onun yerine kendi görmek istediklerini koyan bir anlayışın hatası bu”.

DiPNOT: (1) Yazı başlıgında OHS Oyuncuları “Ortaköy Halk Oyuncuları Sahnesi” diye yazılmış. Çok “ciddi” bir eleştiri yazısında böylesi “küçük” yanlışlıkları geçiyoruz.

NO COMMENTS

Leave a Reply