düşlerin bizimle… | tavır

düşlerin bizimle… | tavır

1064

“Benim de hayata karşı söyleyecek şeylerim var.” diyordun seninle yaptığımız röportajda
ve o kocaman düşlerini anlatıyordun bize. Hayata, devrimci bakıyordun. Duruşun devrimciydi hayatın karşısında. “Eh be güzel kardeşim, hayata karşı söyleyeceklerini
hep söyledin zaten duruşunla!“ diyemedik. Sustuk ve dinledik yine de seni.
Yüreğini kimin yanına koyduysan oradasındır. Yüreğin bizim yanımızdaydı, halkların. Bugün, gittin. Dilinde güzel sözlerle. “Devrimcilik”ti o söz. “ Düşmedim yani… Bir devrimci gibi duruyorum…”
Değiştirmek istiyordun son günlerinde bile. Değiştirmek ve üretmek… Yeni bir albüm hayaliyle doluydun. Yaşamak gerekiyordu bunun için. “Yaşarsam yaparım.” diyordun, “Ya da yaparsam
yaşarım…” Kendi derdine düşmeden birilerinin derdini taşıyordun omzunda. O yoksulların derdini, dili yasaklanan insanların derdini, açların derdini… Bunları düşünüyordun. Ve düşler kuruyordun hayata dair. “Hep güzel olmasını istedim hayatın, müzisyen oldum, devrimci oldum ama onlar bile bana yetmedi…”
“İyi bir bilim adamının da devrimci olması gerekiyor. Hayatı yönlendiren, etkileyen, değiştiren
insanların devrimci olması lazım, sistemin bir parçası değil.”
Bu telaş niye Kazım? “Bir şey ürettim ben, üç beş kişilik değil, sevgi denen şey herhalde.” diyordun. Doyduk sevgine, yüreğinin bereketinde… Hayata karşı duruşun devrimciydi, biliyorduk.
Bu yüzden sevdik seni. Bunu çok rahat ifade edebiliyorduk, vicdanın ve erdemin bize öğrettiği dilden. Bugün gördük ki, ölüme karşı duruşun da devrimciydi. Bugün son kez çıktın sahneye Harbiye’de ve o sımsıcak bakan gözlerin kapalıydı sadece… Sahne, hayat saldırısını en fazla hissettiğin ve güvendiğin yerdi senin,
o yüzden gönlümüz rahattı ve tutuyorduk gözyaşlarımızı sen orada öylece yatarken.
Çünkü senin dilince, “Sahnede hesap kitap yoktu. Orada ömür mömür, uzun kısa mısa… Her neyse işte.”
Yine sahne ve yine sen… Muhteşemdiniz!..
“Hayat adaletsizdir.” diyorduk senin son veda konserinin ardından yazdığımız yazıda. “Hayat adaletsizdir ve umudunu yitirenleri acımadan siler atar.” Öyle de oldu Kazım. Umudunu yitirenler, diz çökerken hayatın karşısında, sen en delisinden bir Karadeniz dalgası gibi çarpıp geçtin yüreğimizin kıyılarına. Dilinde umutlu
şarkılarla…
“Hayat biter.” diyordun, “Önemli olan yaşarken neyin bittiği.” Senin o güzel günlere olan umudun hiç bitmedi. Gözlerinde umudun yitip gittiğini görmedik hiç. Sen bizi sevdin, biz seni. Ama hesapsız sevdik birbirimizi. Hepsi o kadar…
Hayal edebilir miydin bu kadarını acaba bilmiyorum? Harbiye’de senin için yaptığımız veda töreninden bahsediyorum. Sen yine aceleciydin ve sabırsız gidiyordun, en önde. Binlerce kişi senin “ölümsüz” olduğunu haykırıyordu. Bizim insanlarımız… Ülkemizin yüreği sevgi dolu insanları, senin dostların…
Bütün pisliklere, açlığa, sömürüye, zulme
karşı “Yaşasın Halkların Kardeşliği” diyorlardı.
Senin kurduğun düşler, sadece bugün için
orada binlerce yürekte atıyordu ama yarın on
binlerce yüreği de katarak çoğalacaktı düşlerimiz.
‹çin rahattı bu yüzden, buna eminiz.
Ve sen bunu bilerek gidiyordun Anadolu
topraklarına doğru… Oradaki sevdiklerini fazla
bekletmeden.
Biz kardeşiz seninle… Seni uğurlamaya
gelmişti kardeşlerin. Laz’ı, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkes’i, Arap’ıyla binlerce kişi. Sana Lazca veda
etti kardeşlerin, Kürtçe, Türkçe, Gürcüce…
Hep bir ağızdan öfkeyle haykırıyor, hesap
soruyorlardı. Hayal edebilir miydin bunları, hadi
söyle?
Ne zaman konserine gelsek, sen sahneden
yüreğimizi deli dalgalar gibi döverdin. Bugün
de tıpkı öyle deli dalgalar gibi aktık yollara,
sıkılı yumruklarımızla Harbiye’den Taksim’e…
Yasaklı meydandı Taksim. Yıllarca kanımızla
suladık da Taksim’i, yine de onlara bırakmadı
k, bilirsin. Ne kadar yasaklasalar da Taksim’i,
“gireceğiz” deriz, dilimizde türkülerle, sıkılı yumrukları
mızla. ‹şte bugün de seninle girdik Taksim
Meydanı’na. Devrimciler bir kez daha girdi
Taksim’e ama bu kez seninle!…
Sahnedeki kadar özgürdük. Sokaklar bizimdi.
Caddeler, yollar…. seninle özgürleşiyordu
bu sefer. Hayalini kurabilir miydin bunların?
N’olur söyle!
Sen bu kısacık 33 yılın her saniyesini hakederek
yaşadın. Bu yüzden sızlanan şarkılarla
değil, umutlu şarkılarla andık ve son bir kez
kucakladık seni devrimci coşkumuzla.
Tulum ağladı biraz, yalanı yok… Bazen de
biz tulumu yalnız bırakmadık. Yüreğe laf geçiremediğ
imizdendi, bağışla…
Seni anarken, arkandan süslü püslü laşar
etmedik. Gözlerindeki sahte duyguları gizlemek
isteyenler gibi siyah güneş gözlükleri takmadık.
Sahte gözyaşları dökmedik. Dökülen gözyaşları
mız, gerçek bir hüznün acısını akıtıyordu içimize.
Rengarenk giysilerimiz ve rengarenk
düşlerimizle oradaydık. Konserine gelir gibi …
Sadakatle, vefayla seni dinliyorduk. Sen
sahnede son bir kez Dido Nana’yı söylüyordun.
Ardından “Ne büyük bir şarkıcıydı, ama kansere
yenik düştü.” diyenler oldu. Laf! Sen yenik
değildin ki… Sarıp sarmaladık seni binlerce kişi.
Çünkü bizimdin, seni onlara vermedik!…
“Onlar…” Yani o şatafat içinde yaşayanlar,
o sahtekarlar, ikiyüzlüler, halka sırtını dönenler,
iyi gün dostu olanlar… Nasıl da yabancıydılar
sana. Sen bizimdin, çünkü seni nasırlı eller alkı
şladı sahnede. Kendi dilinden türküler söyledi
seninle. Umut doldu yürekler.
Dostlar kötü günde belli olur. Acı ise ancak
paylaşılınca hafişer. Dostlar, derdini dökebiliyorsan
dosttur. Dost, yaranı sarıyorsa dostundur.
Ve yaralar, sarılırsa iyileşir.
Biz, dosttuk. Dosttuk çünkü seninle o yoksul
sofralara çok diz kırdık. Kardeş sofralarına.
Hesapsız kitapsız geldin ne zaman çağırsak.
Sahnenin önünde kan ter içinde horon tepen
devrimin çocukları seni niye seviyorlardı biliyor
musun? “Bizimle” olduğun için, “bizim” olduğun
için.
Biz, halkız… Sen de bizden biriydin işte.
Halkların kültürünü yansıtıyordun sanatına. Cesurca,
inatla. Kendi dilince söyledin şarkılarını,
korkusuzca. Hislerimizi anlayabildiğin için anlatabildin
zaten. Bir sanatçıyı, halkın sanatçısı yapan
şey budur. Acıyı hissedemeyen bunun sanatı
nı da yapamaz. Yapsa da sanat olmaz. Seni
diğerlerinden farklı kılan da buydu işte. Sana
yüreğimizin kapılarını açan da buydu. Gördün,
hissettin ve yaptın. Bunca rezilliğin, kepazeli-
ğin, alçaklıkların, yozluğun ortasında birisi çıkı-
yordu hesapsız, kitapsız ve deli bir horona duruyordu.
“Heey!” diyordu. “Koca dünya, duy benim
de sesimi. Karadeniz’in kıpır kıpır coşkusuyla
sesleniyorum sana, bir gün göreceğiz o
güzel günleri!”
“Neden bizimdin?” sorusuna cevap olacak
o kadar çok şey var ki hangisini anlatsak? Hangi
sözcüklere sığdırsak?
Gün geldi bir tabak yemeği, gün geldi aynı
sahneyi paylaştık. Yanına davetsiz sokulduk.
Yeri geldi güldük ve yeri geldi aynı şeye kederlendik.
Günü geldi zor günümüzde omzumuza
dokunan dost eliydin. 1 Nisan’da kurumumuzu
basıp talan edenlere karşı bizim yanımızdaydın.
Gözaltından çıktığımızda, yorgun ve hırpalanmı
ş bedenimizi kucaklarken gördük seni. Geçmiş
olsun diyen gülen gözlerini…
Felluce’yi kan götürürken, Felluce halkı
Amerikan bombaları altında katledilirken, düzenlediğimiz konserde ciğerlerin sökülürcesine
öksürürken gördük seni. Korktuk ve ilk o zaman
öğrendik hastalığını. Daha da ötesi sen
hastalığını henüz öğrenmiştin. Bunun şaşkınlı-
ğı vardı sende. Ama konsere gelmekte hiç tereddüt
yaşamadın. Kendi derdine düşüp konseri
iptal etmek şöyle dursun, özellikle gelmek
istemiştin. Coşkundan hiç bir şey kaybetmemiş,
sahnede hiçbir şey belli etmemiştin. Çünkü
kaybedecek zaman yoktu. Söyleyecek o kadar
çok şarkı vardı ki, deli coşkumuza, hüznümüze,
acılarımıza, aşklarımıza dair. “Vay be…”
dedik. O günden bugüne… “Vay be!“ diyor insan,
“Vay be…”
“Üç gün fazla yaşayacağım diye kendimi rezil
edemem.” dediğini duyduğumuzda dedik
“Vay be!”… “Kanserden korkmuyorum.” dediğini
duyduğumuzda dedik “Vay be!”…
Bu “vay be…”yi altı ay boyunca söylettin ya
bize, aşkolsun sana Kazım….
‹şte, halkların kardeşliği için çarpan yüreğin
durdu bugün. Yoksun… Vay be!…
Seni onlar anlamaz. Seni ancak biz anlarız.
Seni anlayamadıkları gibi, anlatamazlar da. Anlatsalar
yalan söylerler. Yürek taşımaz onlar
göğüs kafeslerinde. Bu yüzden sevmeyi de bilmezler,
kederi de.
Bugünlerde sol göğsümüz çok sızladı Kazı
m. Sol göğsümüzde o kadar çok fotoğraf taşı
dık ki… Çok uğurladık sevdiklerimizi, bir düğüne
gider gibi, türkülerle…
Bugün cenaze töreninde bize dönen kameralar,
seni niye bu kadar çok sevdiğimizi anlatmayacaklar
o ekranlardan. Hesap soracağımı-
zı, yüzlerine haykırdığımızı söyleyemeyecekler.
Çünkü onlar yalanlardan kurulu sahte dünyaları
nda yaşıyorlar. Çünkü onları senin katillerin
besliyor. Yalanlar söylesinler diye.
Kilometrelerce yürüdük senin ardından.
Yavaş, sakin, öfkeli… Alkışlarla yürüdük, zılgıtlarla.
Bir de panik halde koşanlar vardı, robocopları
yla, coplarıyla, gaz bombalarıyla, silahları
yla. Tahmin edebilir miydin bu kadarını? Doğ-
ruyu söyle n’olursun?
Senden korktular Kazım. Senden, sevenlerinden,
ve halkından. Öfkemizden korktular ve
sana duyduğumuz sevgiden. Tıpkı Nazım’ın dediğ
i gibi, “Korkuyorlar sevmekten”.
Hep korktular zaten türkülerimizden… Bugün
bir kez daha gördük yüzlerinde korkuyu.
Bugün, acılı yüreğimizde sana da bir yer
açtık. fiimdi alıp başını gidiyorsun, seni doyuran
ve büyüten toprağa, Karadeniz’e. Ama biz
burada veda etmeyeceğiz sana. Seninle birlikte
uçacağız masmavi göklerden Karadeniz’e
doğru. Son yolculuğu birlikte yapacağız. Bir sigara
yakacağız Hopa’ya varınca. Ve bütün kederlerimizi
dökeceğiz Karadeniz’in lacivert suları
na. Ve seni kendi ellerimizle emanet edece-
ğiz toprağa. Toprak vefalıdır. Emanetimizi kıskançlı
kla saklayacak, biliyoruz. Ve Karadeniz
senin kulağına hiç söylenmemiş türküleri söyleyecek.
Ve “güzel günler” geldiğinde deli bir
horon tutacağız birlikte. Karadeniz’den,
Ege’den, sarp yamaçlı dağlardan gelip, halkları
n kardeşlik halayında buluşacağız yine.
Rahat uyu ve bizi merak etme sakın, türkülerimiz
hiç susmayacak. Bugün seni uğurlayan
binlerce kişinin bir bildiği vardı ki haykırıyorlardı:
“Türküler Susmaz, HORONLAR Sürer”.
Ölüm, seni aldı aramızdan. Ne olursa olsun,
kalleştir ölümün adı. Bu kez de, seni çok
gördü bize.
Ölmek, bir sonuçtur yine de. Önemli olan o
hayatı nasıl yaşadığıdır insanın. Senin gibi hızlı,
senin gibi dolu dolu yaşayıp “üstü kalsın” dercesine
gidebilmek, kocaman yüreklilerin harcı-
dır.
Seni kalbimizin en derin yerine uğurluyoruz,
kocaman yürekli dostumuz.
Denizin çocuğu, güle güle…
Gökyüzü kadar kocaman, Karadeniz gibi
deli ve durulmayan düşlerini büyütmek, “sırtı
lacivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin zaferi
için”, boynumuzun borcu olsun.
Hayat, omuzlarımıza senin de düşlerini yükledi.
Taşımayana yuh olsun!

NO COMMENTS

Leave a Reply