beynimizdeki çöplük: televizyon | deniz korcan

beynimizdeki çöplük: televizyon | deniz korcan

1165

Hepimizin evinde baş köşede oturuyor. Bir aile büyüğü gibi. Önemli bir yerde duruyor baş köşede. Saygıdeğer bir kişi gibi oturuyor. Hani eskilerde sözü dinlenen kişilere çevrilirdi ya bütün başlar, öyle yani. Etrafına diziliveriyoruz. Başlarımız
ona çevirili. Söyleyeceklerini dinliyoruz. Kim mi? TELEVİZYON.
Elimizde kumanda. İşimize geleni dinliyoruz izliyoruz. Tabii ki o hep aynı şeyleri söylüyor aslında ancak biz farklı sanıyoruz. O kanaldan bu
kanala geziyoruz. Aslında rastge-le gezmiyoruz. Her kanalda hangi dizinin başlayacağı belli. Onları biliyoruz ve çeviriyoruz kanalları. Bazen de utangaç bir edayla. “Amaan bu televizyonda da hiç bir şey yok.” Diyoruz. Eee yok biliyoruz da o zaman ne arıyoruz. Hiç. Kocaman bir hiç. Aman işte can sıkıntısı. Günlük maişet derdinden biraz kopuş… Yorgunca koltuğa bir uzanış. Ne yapalım başka. Ne var ki hayatımızda eğlencelik? Böyle mi diyoruz… Kendimizi mi kandırıyoruz? Kimi kandırıyoruz?
Aslında durum bazen daha vahim. Her bir odada bir televizyon ve karşısında bir aile bireyi. Herkesin dizisi kendi beğenisine göre. Aile bireylerinin beğendiği diziler fark-lılaşınca farklı odalara çekiliveriyor. Eskiden evlerimizde kurulan o sof-ralarda yenilen yemekleri ve mutlu aile görüntülerini sadece margarin, ramazanlarda (Ramazanla ne alakası varsa)iftar sofralarınd Koka kola reklamlarında görüyoruz. İşte böyle aramıza giriveriyor televizyon babamızın metresi gibi. Ağır mı oldu bu laf. Ama cuk oturdu… Kusura bakmasın Tavır okurları daha iyi oturan bir deyim bulamadım. Aynen böyle ailemizi bölüveriyor tıpkı o yazdıy-sa bozsun yuva dağıtan kötü kadın gibi. Yalan mı? sürekli fitne fesat yayıyor. Dedikodu kıskançlık entrika… Ne ararsan var yani. Aslında hep böyleydi bu fitne fesat aygıt ama biz farkında değildik.
Bu yazıyı yazarken çocukluğumu hatırladım. Benim gibi kırklı yaşlarda birinin çocukluğunda televizyon yeni yeni yaygınlaşıyordu.. Bir memur ailesinin çocuğu olarak eve ilk televizyon giren şanslı kişilerdendim. Köyde yaşamayı tercih etmişti ailem. Daha doğrusu memuriyet
ve mecburiyet meselesi… Köyde ilk televizyon bizim eve gelmişti.
Tek kanal vardı ve hani Vizontele filminin meşhur sorusunu sorduğumuz yıllardı “Zeki Müren’ de bizi görecek mi?” Zeki Müren ve Zeki Mürenler bizi çok iyi görüyordu aslında o televizyon ekranından. Bizi görüyorlardı. Beynimizi aklımızın içini okuyorlardı. Bu konuya parantez açıyorum tekrar döneceğim.
İşte biz o meşhur soruyu soranların saflığı ve temizliğinde televizyon ekranının başına dizilirdik menemen bardağı gibi. Ancak o kadar severdim ki ben o kalabalığı. Evimize bir sürü insan toplanırdı. Beyaz başörtülü köylü kadınlar. Ellerinde danteller Türk filmi izlerlerdi. Hem dantel örer hem TV ekranına bakar. Annem de elinde tepsi ile bütün salonu kaplamış bu misafirlerimize çay ikram ederdi. Pamuk tarlası gibiydi duruşları. Ben de her birinin kucağına otururdum. Şımarırdım. Ancak öyle bir doyar-
d im ki sevgi-ye. Televizyon bizi bir araya getirirdi. Velhasıl herkes birbirini görür topla-şılırdı bir evde ve sessizce o masum
“zengin kız fakir oğlanlı” filmleri izleyip hayaller kurardı. Üvey anne Aliye Rona’ya lanet okur, Hüseyin Baradan’a söver, Erol Taş’tan tiksinir, Türkan Şoray ile Kadir İnanır’ın aşkına inanırdı. O zamanlar hakim Hulusi Kentmen’di ne “Paralel Yapının” ne “Tayyip’in” hakimiydi. Adaleti uygulardı o. Münir Özkul yoksul ama şerefli babamızdı. Zenginlerin içinde de iyiler vardı. İyi kalpliler olurdu. Sarışın kadınlar yuva yıkardı hep. Bizim esmer kadınlarımız namusluydu. Her şey daha masumdu o ekranda. Hayatta masum değildi hiç bir şey bu kadar. Ve biz o filmlere inanırdık. Sonra Amerikan filmleri gençliğimizin vazgeçilmezi oldular. Bol bol kola içtik hamburger yedik. Bencilleştik. İngilizce aksanla Türkçe konuşan bir kuşak yaratıldı bizden.
Televizyon… Damarlarımıza zerk edilen bu zehir bugün telezyonda gördüğümüz dlerden, yarışma progrmlarından ibaret değil sdece. Yani yukarda açtım ve kapattığım panteze tekrar dönmek tiyorum. Zeki Müren izi hep görmüş. O teevizyonda bizler için er dönem bir program çizilmiş. Zenginlerin iyi olduğuna yoksul olsak bile bu durumu kabul etmemiz gerektiğine inandırıldık. Bak biz yoksuluz ama böyle kalalım Payla saadet olmaz. Para adamı bozar… En iyisi yoksul olmak zaten kaderimiz böyle herkes şanslı değildir eşit değildir. İçten içe nelere inandırıldık nelere kandık kimbi-lir.
‘80 sonrası fuhuşun patlama yaptığı yıllardır. Ekonomik kriz beraberinde yozlaşmayı da getirmiştir. Fuhuş ve uyuşturucu kumar her türlü yozlaşma Özal iktidarı tarafından kö-rüklenmiştir. Sanat ve edebiyat alanında yozlaşma yaratılmış. Sanatçı halka umut vermek yerine kendi iç dünyasına gömülmüş hayal kırıklıkları içinde bireyciliği övüp yılgınlık yaymaya başlamıştır. Örgütsüzlü-ğün yılgınlığın teorisini yapanlar gazetelerde köşeleri kapmış dönek solcular yeni düzenin reklamcıları olmuştur. da ‘80 sonrası Ahu Tuğ-ba’lı, Serpil Çakmaklı’lı filmler hatta sinema alanını bizzat porno film furyası esir almıştır. Sinema sanatçıları bu filmlerde oynamıştır. 37 ekran ekrandan akmıştır bütün pislik evlerimize.
Bugün de yine evimizin baş köşesinde oturuyor işte.
Sadece bu mu? Evlendirme yarışmaları, karı koca yarışmaları, yete-nek yarışmaları…
Bir şeyleri kanıksıyoruz zamanla olabilir ve meşru görmeye başlıyoruz. 80 yaşında bir insanın televizyon şovunda evlenmek istemesini anlaşılır bulabiliyoruz. Ne dersiniz yozlaşıyor muyuz? Kabul etmekte zorlanıyor muyuz. Evet. Böyle. Önce kanıksıyoruz sonra yozlaşıyoruz. Metropol gençlerine hitap etmiyor televizyon. Onların ellerinde akıllı telefonları var. İnternetle beyinleri esir alınmış. Onların Zeki Müren’i ayrı yani.
Bizi bağımlı hale getiriyor televizyon. Dizilerdeki karakterler ile bağ kuruyor onlara kızıyor onlar için üzülüp öfkelenebiliyor taraf olabiliyoruz. Kim haklı kim haksız.. kim şurada nasıl davranmalıydı…
Efsun… tam bir şeytan. Görmemiş işte ne olacak. Ne kadar cahil kaba bencil kıskanç. Hiç te şu zengin eve yakışmıyor. Efsun kapıcı kadının kızı aslında ama iyi bir hayat yaşasın varlıklı olsun diye kapıcı kadın zengin ailenin kızını kendi alıyor kendi kızını da zengin aileye veriyor. Türlü türlü entrikalar oyunlar yalanlar dolanlar hırs kıskançlık…her gün her saat evde Efsun. Topu topu üç mekanda geçen bir dizi ve mantar gibi bitiveriyor. Her saat var sanki… Nurgül… ayıp ettiler Nurgül’e o namuslu bir kadın adamın parasında gözü yok. O sadece kızını seviyor evladına sahip çıkıyor. Birazcık hoşlandı mı adamdan ne.. ama kocasını görmüyor terketiş gitmiş adam Al-manyalara yıllar önce.. öbür adam zengin ama namuslu. Karısı çok sosyete. Nurgül temiz. Nurgulu sevmesi lazım. Karısını hemen aldatsın ne olacak ki gerçek aşkı bulmuş. Bu karı da bi ömür çekilmez ki. Evimizin içinde burnumuzun dibinde… her türlü dizi hayatımızı parçalara bölüyor. Kara para aşk, Paramparça… Şeref meselesi… vb vb.. adını saysak sayfalar dolacak kadar dizi… bizim namuslu hayatlarımızdan çaldıklarını tekrar bize satıyorlar.
Üç dizide evlat karışması… zenginlerin dramları. Yoksulların cahillikleri hırsızlıkları… zengin ve orta ve küçük burjuvaların dramları. Bize ne bunlardan… Neden iradi olamıyoruz.
Onlar çok iradi ama… Bu ülkede kan oluk oluk akarken bizim önümüze penguen belgeselleri çıkarıveriyor-lar. Medya tekellerinin bu yaptıklarına şaşırmıyoruz. Ancak o fikirleri o kadar çabuk benimsiyor düşünmüyoruz bile üzerinde. Hepsinde ince ince bir politika yürütülüyor. Bizim hayatımızın en namuslu yanı bize pazarlanıyor tekrar. Çünkü burjuvazinin bir değeri yoktur. O her şeyi pazara çıkarmış ve satmıştır çoktan. Her şeyin bir ederi vardır onun için. Bizim değerlerimizi de tüketmektedir. Ondan da para kazanmaktadır.
Hayatın gerçekleri ustalıkla mani-püle edilmekte ve tekrar bize sunulmaktadır. Yalan dolan ve çürümenin kokusu sarmıştır etrafı.
Aileler ergenliğe geçmiş çocuklarıyla iletişim kuramazlardı eskiden. Şimdi ise ilkokula giden çocukları ile iletişim kuramamaktalar. Çocuklar kendi dünyalarında, gençler bunalımda, anne babalar ise ekran başında kendi dizisini programını kovalamaktalar…
Çare ne? Çare belli. Önce o televizyonun düğmesini kapatmak ve aile bireyleri arasında başlayıp bütün mahalleye yayılan ortaklıklar kolektif sanat eğlence üretimleri yaratmak. İnanın çok zor bir şey değil. Gerçek bir dünyanın samimi çıkarsız ilişkilerini yaratmak çok zor değil. Bu düzendeki her şeyin bir alternatifi vardır. Gerisi yozlaşmadır çürümedir•

Benzer Yazılar

811

1455

1009

1793

NO COMMENTS

Leave a Reply