BBC’nin 1982 yılında Yılmaz GÜNEY ile yaptıgı röpörtaj

BBC’nin 1982 yılında Yılmaz GÜNEY ile yaptıgı röpörtaj

1170

Bilindiği gibi çok uzun yılları cezaevinde geçirdim. Bu süreç içersinde beraber yaşadığım, beraber aynı koğuşu paylaştığım, aynı acıları paylaştığım arkadaşların hikayelerini dinledim. Özellikle yarı açık cezaevinde filmde anlattığım insanları bizzat tanıdım ve filmde anlattığım insanların hikayeleri bizzat yaşanmış hikayelerdir. Onların ağzından dinledim ancak ben bir sanatçı olarak bu hikayeleri bir sanatçı gözüyle yeniden kalıplara soktum. Burada hem benim tecrübelerim, hem benim yaşadığım, gördüğüm, gözlemlediğim şeyler hem de bizzat filme konu olan arkadaşların hayatları vardır. Açıktır ki her sanatçı anlattığı hikayeyle bir gerçeği sergilemek ister ben de izne çıkan beş arkadaş aracılığıyla Türkiye’den manzaralar çizmeye sosyal manzaralar, ekonomik manzaralar çizmeye çalıştım. Filme de bu insanlar aracılığla anlatılan şeyler; baskı, acımasızlık, kayıtsızlık, umutsuzluk, çaresizlik ve aynı zamanada bir direniş.

Türkiye sinamasında çığır açmış, klişeleri yıkmış; yönetmen, senarist, oyuncu, öykü yazarı Yılmaz Güney.. Nam-ı diğer Çirkin Kral.. Anlattığı senaryo Fransa’da ki Cannes Film Festivalinde Türkiye’ye ilk kez büyük ödülü yani altın Palmiyeyi getirmiş olan Yol filmine ait. 1982 yılında yani bundan 33 yıl önce kazanmıştı Altın Palmiyeyi Yol filmi. Bu haftada Cannes Film Festivali haftasına geldiği için seçtik Yılmaz Güney’i.. 80’ lerin sonundaysa BBC Türkçe radyosundan Nilüfer Kuraş, o dönemde İngiltere televizyonlarında Yılmaz Güney’e olan ilgi nedeniyle onun hayatı hakkında özel bir program hazırlamıştı. Programdaki kayıtlar Claude Weisz tarafından 87 yılında bitirilmiş olan Yılmaz Güney belgeselinden.. Yılmaz Güney’in hayatını ve filmlerini dinliyoruz.

Yılmaz Güney’in Yol filmi, Uluslararası Cannes Film’de birincilik
ödülünü paylaştığı zaman, yönetmen dünya çapında üne kavuştu. 1981 yılında cezaevinden ve Türkiye’den kaçan Güney eski asistanı genç film yönetmeni Şerif Gören’nin çevirdiği bu filmin montajını kendisi yapmak fırsatı bulmuş ve Cannes Festivali ödül töreninde birinciliği paylaştığı Yunan asıllı yönetmen Costa Gavras ile birlikte ödülünü bizzat alabilmişti. Ödül sayesinde geniş bir dağıtım olanağı bulan film, Londra Film Festivalinde ardından da Londra’da ticari sinemalarda gösterildi. Daha sonra da ticari televizyon şirketi 4. kanalda yayınlanan film böylece İngiltere’de çok geniş bir izleyici kitlesine ulaşmış oldu.

Ben sinemayı ilk defa köyümüze gelen kutulu bir makinada tanıdım. Şu kadar küçük bir kutu içinde bir sinema.. Sinemanın taşıyıcısı yani o kutunun taşıyıcısı filmi seslendiren, filmin şarkılarını söyleyen, filmde ki olayları anlatan, aynı zamanda bir şovmen gibiydi. Daha sonra şehirde sinema hastası haline geldim. Daha çok kovboy filmlerini, gangster filmlerini, kavgalı dövüşlü filmleri, savaş filmlerini seviyordum. Daha sonra bu çocukluk döneminin tadları yerini …………birlikte daha sosyal içerikli filmlere bıraktı ve ondan sonra filmlerde daha başka şeyler aramaya başladım ki o zaman ne siyasi bilincim vardı ne doğru dürüst bir sanat kültürüm vardı bu konularda çok eksiğim vardı ki hala var bu ilk? bulma olayı bana pratik sinemayı ve halkımı tanıttı yani ben Türkiye’nin, anne ve babamın geldiği kesimini yani Kürdistan kesimini omuzumda iki filmle dolaşarak tanıttım.

Sırtında köylere film taşımaktan, bir sinema dağıtım şirketinde işçiliğe oradan üniversite öğrenciliğine ve hikaye yazarlığına terfi eden genç Yılmaz Güney, 1958-1961 yılları arasında Adana’da hikayeleri nedeniyle bir dizi yasal kovuşturmaya uğrar ve işsiz kaldığı bir dönemde sinemacılık kaderi yine bir rastlantıyla önüne çıkıverir.

Temyiz sonuçları beklendiği için işsizdim ve iş arıyordum, o sıra Yaşar
Kemal ve Atıf Yılmaz bir film yapıyorlardı. Onlar bana filmde çalışmamı önerdiler. Ve ben sinemaya, doğrudan doğruya ilk kez böyle girdim. Yaşar Kemal’in senaryo yardımcısı, Atıf Yılmaz’ın reji yardımcı ve daha sonra da öneri üzerine orada başrol oynadım. Sinema hayatım böyle başladı yani hikayeciğimin mahkemeyle karşılasması, ceza almam, yeni bir şey doğurmuştu ki ben onu hayatımın en önemli dayanışmalarından biri olarak görüyorum.

Böylece çocukluğunun sinemalarındaki gangster ve kovboy kahramanlarından biri olan Güney, başarılı bir oyunculuk döneminde Türk sinemasının Çirkin Kralı olarak ün yapar. Ardından 1968 yılında yarıda kalan “Seyithan” filmi sonra da 1970 yılında çevirdiği “Umut” filmi ile yönetmenliğe atılır. Ama Türk sinemasının çehresini değiştirdiği herkesçe söylenen Umut filminin yarattığı umutlar, uzun ömürlü olmaz. Güney, 12 Mart sonrasında 1972 yılında yeniden tutuklanır. İki buçuk yıllık hapis süresi zihninde yeni tasarılar oluşturmuştur.
1974 genel affıyla cezaevinden çıktığım zaman önüme şöyle bir program koymuştum; sırasıyla köylülerin, işçilerin, lümpenlerin, sınıf değiştiren küçük burjuvaları ve benzerlerini anlatan altı dizilik bir film koymuştum. “Endişe”, tarım proletaryasını anlatacak daha doğrusu mevsimlik tarım işçilerini anlatacak bir filmdi. Bu arada sendikalaşma hareketi, makineleşme hareketi bütün bu atmosfer içerisinde bir Çukurova panoraması çizmek istiyordum. Fakat ne yazık ki ben bu filme bütün hazırlıklarımı yapıp bir gün çalışmama rağmen bu filmi ben biteremedim. Çünkü filmin çekiminin birinci günü akşamı, bir cinayet olayına adım karıştı. Bir yargıcın öldürülme olayına adım karıştı. Bundan dolayı tutuklandım. Filmi asistanım Şerif Gören bitirdi. Şunu açıkça söyleyeyim mi çoğu beni cezaevinden film çeken yönetmen gibi tanımlarla adlandırdı, bu doğru değil. Ben sadece cezaevinde bir filmin yaratılmasının koşullarını yarattım diyebilirim, buna uygun insanlar buldum diyebilirim. Filmlerin bütün başarısı bizzat o işte çalışan arkadaşların başarısıdır. Benim buradaki payım gerek o arkadaşlarca, gerek izleyiciler ya da bu işi yakınen bilenler tarafından zaten ortaya konulacaktır. Bana şey sorulabilinir: “Türkiye’de cezaevi koşulları bu kadar zorken sen bu işleri nasıl yaptın, bu insanlarla nasıl ilişki kurdun?” denilebilinir. Tevazuya gerek yok ben Yılmaz Güney’..

Yılmaz Güney, bu belgesel için ölmeden hemen önce 84 yılında konuşmuştu. Eylül 1984’te, Paris’ te mide kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Arşiv Odasında bu hafta Türkiye’nin yaralarını beyaz perdeye taşıyabilme cesaretini göstermiş yönetmen, oyuncu, senarist Yılmaz Güney’i hatırladık.

NO COMMENTS

Leave a Reply