BABA OLMAK | SEMİH DAR

BABA OLMAK | SEMİH DAR

3956

Baba… Bir insanın baba olması ya da babasının artık hayatta olmaması ömründeki en önemli olaylardan biridir. Anadolu halkların da baba kelimesi otoriteyi, güveni, ağır sorumlulukları, olgunluğu, şevkati getirir akla. Bu topraklarda babanın apayrı bir yeri vardır. Toplumda saygı duyulur babalara. Babaolana dek toy-delikanlı sayarlar insanı. Ama baba olmuşsa, artık çok ağır bir yükün altına giren, saygıya hürmete değer biridir. Çocuğunun geleceğini kurmak, karnını doyurmak, eğitimini tamamlamak… gibi pek çok görevi vardır babanın. Yakınıp sızlanmadan, bıkıpusanmadan bunlar için çalışır. Daha doğrusu yaşantısını bunlar belirler artık.

Evladı hastaysa yüzü gülmez babanın. Evladının sorunu varsa babada kaygılıdır. Ama ne kadar derdi-kaygısı varsa çocuğunun şen kahkahasıyla dağılır. Çocuğu umuttur çünkü. Yapamadığı ne varsa çocuğu yapsın ister. Oynayamadığı oyuncaklara kavuşması, doyamadığı hatta tadına bakamadığı yiyecekleri yemesini, gidemediği yerlere gitmesini, okuyamadığı okullarda okumasını ister.

Baba olmayı hak etmeyen, babalık görevini yerine getirmeyenlerde vardır. Ancak istisna

olabilir bu tür örnekler. Baba demek güven, sorumluluk, saygı, sevgi, fedakarlıktır Anadolu’da.

Öyle babalar vardır ki yıllarca çalışıp çabalayarak evlatlarına iyi bir gelecek kurmak uğruna akla gelmedik özverilerde bulunur. İş yerinde horlanır mesela, gıkını bile çıkaramaz. Çocuklarının ekmek parası için her hakareti sineye çeker. Ama çocuğuna her hangi biri ufacık bir zarar verirse hemen yerinde fırlayıp korur onu. Hiç bir güçlük karşısında yıkılmazken çocuğunun göz yaşını dindiremeyince çaresiz kalır. Bir baba çocuğu için her şeyin en iyisini ister. Şunu da giyebilsin, bunu da yiyebilsin diye çırpınır durur. Çocuğunun ihtiyacına cevap veremeyince onun yüzünü güldüremeyince içi kan ağlar. Hırsızlık bile yapar çocuğunu doyurmak için. Hatta onun istediğini yapamayınca canına bile kıyar.

Ülkemizde çocuğuna söz verdiği bisikleti alamadığı için “beni affet evladım, sözümü tutamadım, sana bisiklet bile atamıyorsam yaşamamın anlamı yok” diye not bırakıp intihar eden onlarca baba var. Onlarca baba çocuklarının karnını doyurmak için, bir çıkar yol bulamadığı için intihar etmiştir. Çaresizdir çünkü düzen en değerli varlığı karşısında onuruyla oynamıştır babanın. Birilerinin çocuğu daha lüks villalarda yaşasın, daha pahalı oyuncaklarla oynasın diye milyonlarca çocuğun babasını köle yapmıştır.

Düzen işsiz bırakmıştır babaları, ya da karnını doyuramayacak üç kuruş maaşla yetin demiştir. Hakkını ararsan yine düzen vardır karşında. Döver, hapse atar, işkence yapar hatta öldürür. Adalet istersen, “Sen sen ol çoluk-çocuğunu düşünüyorsan sesini çıkarma” diye tehdit eder. Bir yanda onurun, bir yanda çocuğun vardır, “tercih et” diye dayatır. Öyle zavallı hale getirir ki babalan, çocuğun babaya olan güvenini alt-üst etmek ister. Düzenin babalarımızı ne hale getirdiğine, nasıl çaresizleştirdiği-ne dair onlarca sayfa yazılabilir. Çoluk çocuğunun geçim derdinden başka hiç bir sorunla ilgilenmeyen babalar yaratmak ister. Bu amaç içinde onlarca yöntem üretip babaları bencillikle, onursuzlukla, çıkarcılıkla kirletmek ister. Bu konuda başarılı olmadığı da söylenemez. Ama Öyle babalar vardır ki, kendi Çocuğunun mutluluğunu tüm halkın mutluluğunda görür. Yalnız kendi oğlu kızı doysun diye değil, aç olan tek bir çocuk bile kalmasın diye çalışır. Ömrünü halkının umuduna, tüm çocukların kurtuluşuna kadar.

Aşağıda okuyacağınız Mektubu yazan böyle bir babadır işte.

“Sevgili kızım, satırlarımı ne za man okuyabilirsin bilemiyorum. Koşullar o güne kadar nasıl gelişir, bugünden bir şeyler söylemek mümkün değil. Ama bilmen ve anlaman gereken bir gerçek var. Seni çok sevdiğim gerçeğini unutmamanı istiyorum. Hatırlarsın sana hep bugüne ve geleceğe ilişkin bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Ve senin ne olman, ne yapman gerektiğini anlatmaya çalışıyordum. Yaşın itibariyle bugün olanları tam kavrayabilmeni engellesede gelecekte daha iyi kavrayacağına inanıyorum. Büyüdükçe ve geliştikçe, gerçekleri daha iyi kavrayacağından şüphem yok. Seni her zaman taktir ettiğimi unutmamalısın. Senden hep gurur duyduğumu ve bunun tüm yaşamın boyuncuda böyle olmasını arzuladığımı lütfen hiç unutma. Senin, hep iyiden, güzelden yana olmanı ve bizim çevremizden insanlar arasında, mücadelenin içinde olmanı istediğimi unutma. Bu yıl ortaokula başlaman ve çevrenin değişmesiyle sendeki gelişmelerin, olumlu değişmelerin beni ne derece sevindirdiğini bilmeni istiyorum. Kendi yaşınla orantılı olarak gelişmelerin içinde olma ve kendince bir şeyler yapabilmenden çok mutlu olduğumu bil. Evet bugünden sonra yaşayacağın süreçte daha çok zorluklar yaşayacağın açık. Umarım bu durumda beni anlarsın. Senin istemediğin ve olmasını hiç istemediğin ve olmasını hiç istemediğini açıkça belirttiğin bir gelişme olmak zorundaydı. Hatırlarsın bu durumun niçin gerektiğini sana detaylıca anlatmaya çalışıyordum. Böyle olması sakın senin düşüncelerine değer vermediğim ve seni düşünmediğim gibi bir düşünceye yol açmasın. Aksine senin benim için değerin ölçülmez. Seni çok taktir ettiğimi ve çok sevdiğimi hiç unutma. Olmanı istediğimin, neler olduğunu sanırım az da olsa biliyorsun. Bu konuda annen sana daha açık ve detaylı anlatır. Annenin sözlerine önem vermeni, onu üzmemeni, onu dinlemeni istiyorum. Unutmadan, okullar tatil olduğunda zaman zaman Çağlayan’a annem ve babamın yanına da gitmeyi ihmal etme. Onlar senin deden ve babaannendir. Onlara saygıda kusur etme. Seninle ilgili gelişmeleri takip edeceğimden kuşkun olmasın. Seni seven baban. Gözlerinden öperim. Seni hep seveceğim. Ibrahim”(1)

İbrahim Erdoğan’ın kızı Şirvan’a yazdığı son mektuptu bu. Hapishaneden özgürlük eylemiyle çıkmadan hemen önce yazdığı vasiyetidir. İbrahim Erdoğan devrimcidir. Halkının ve vatanın kurtuluşu için her acıya katlanan bir babadır aynı zamanda. 12 Eylül cuntası geldiğinde eşi ve 18 aylık olan kızıyla gözaltına alınır. Davasından vaz geçmesi, yoldaşlarına ihanet etmesi için gözlerinin önünde eşine ve çocuğuna işkence yapılır. “Sen ne biçim babasın, vicdanın sızlamıyor mu?, konuş ve kurtar çocuğunu” diyen işkencecilere “Size söyleyecek hiç bir sözüm yok” der.

Yukarıdaki mektupta bir kaç kez vurguladığı gibi kızını çok sever, onun için değeri ölçülemez bile. Kızına karşı sorumlulukları ile vatanına ve halkına karşı sorumlulukları aynıdır. Kızı ağlamasın diye, “ihanet etmek” Şirvan’a yapacağı en büyük kötülüktür. “Hainin kızı” dedirtmez evladına. “Devrimciler ev bark, çoluk çocuk olmadıkları için bu tür ağır sorumlulukları anlayamaz” diyenler vardır. Bunlar kendi çocuklarının geleceğini kurtarmak adına zulme sessiz kalmayı seçenlerdir. Çocuklarına yoz bir kültür dayatıl ırken, bencillik, kimseye güvenmeme, kısa yoldan köşeyi dönme gibi insana-halka aykırı olan özellikler kazandırılırken gıklarını bile çıkarmaz bunlar. Sonra “gel hakkımızı arayalım” denilince “benim geçindirmekle yükümlü oldu ğum bir evim,çocuklarım var, sizin böyle sorumluluklarınız olmadığ ı için gel demesi kolay” gibi sözlerle kaçış yolunu hazırlar. Devrimcilerin çocuklarına olan sevgisi, bağlılığı böyle babalarınkiyle karşılaştırılamaz.

İbrahim Erdoğan’ın, bir arama sırasında kızının resmi yırtıldığı zaman duyduğu öfke bunun en güzel kanıtıdır: “Bilinçli bir hareketti bu. Kızıma yapılması bu açıdan fazla önem taşımıyordu. Bu; bana, bizlere, hepimize yönelik bir saldırı, hakaretti. Hepimize yönelik bir kin kusma, aşağılık duygularını tatmin etmeydi. Yüzbaşı Isa Öztürk, özel olarak kendi kendisini tatmin etmek, sadist duygularını hoş tutmak için kızının resmini hedef seçmişti. İşte bir de bunun için resmin parçalarını görünce boğazına sarılmak istedim. Gülümseyişi paramparça edilmiş gibi geldi bir an için; güzelliğini, gülüşüne, bakışına saldırıldı sandım. Bu da çok büyük bir hakaretti benim için. Kafamdan kaynar sular boşaldı adeta. Yani o an korkmayıp da yanıma

gelseydi, her şeyi yapabilirdim diye düşünüyordum, olayı şimdi tekrar hatırladığımda.” (2)

Kızının resmini parçalayanın boğazına sarılacak, kişinin gülüşünün parçalandığını düşünüp, kaf asından kaynar sular döküldüğünü sanacak kadar bü ük bir sevgi bu. Yoldaşlarını da bir babanın koruyup kollayan şefkatiyle, bir babanın çocuğuna karşı duy duğu sorumlulukla sarar İbrahim Erdoğan. Her direnişin ön saf larındaki sa aşçısıdır O. Yoldaşlarının eksiklerini tamamlamak için çaba harcayan bir yöneticidir. Önderdir O. Devrimciliği layıkıyla yapabilsin diye yoldaşlarını eğitir. Düşenin elinden tutup a ağa kaldırmak, alpalayanları dik tutmak, ağır aksak gidenleri eğitmek için bir baba sabrıyla emek verir onlara. Davranışlarıyla örnek olur, yol gösterir herkese. Örnek bir dev rimci, örnek bir savaşçı, örnek bir yönetici, örnek bir eş ve örnek bir babadır. Ve tek bir örnek değildir onun gibiler. Baba olarak kavganın yükünü, çocuklarının sorumluluğu gibi sırtlayan; yalnız kendi çocuğu için değil, tüm çocuklar için aynı duyguları taşıyan pek çok babamız var.

“84 Ölüm Orucunda ipi ilk göğüsleyen Abdullah Meral, ailesine yazdığı son mektubunda kızı Gonca Kurtuluşla ilgili vasiyetini de iletmişti.”

“Baba ve Anneciğim (…) Kızım Gonca Kurtuluş henüz küçük, büyüyünce babasının niye ölüme gittiğini çok iyi anlayacak. Onun bizlere layık bir insan olarak yetişmesini sağlayın. Yoz düşüncelerden etkilenmesin. (…)

29 Mayıs 1984 Sizleri ve halkını çok seven Abdullah Meral” (3)

Kızının büyüyünce kendisini anlayacağına inanıyordu. Çünkü bedenini ölüme yatırırken: “Biz istedik ki; Beşikte bile sallanmanın tadını alamayan, bir oyuncağı bile olmayan, misket oynamaya, koşmaya, sevmeye ve sevilmeye dayamayan çocuklarımız, doya doya el ele verip kardeş şarkılarıyla oyunlarını oynasınlar;”(4) diyenlerdendi. Bunun için kızının devrimci olmasını istemişti. Bütün çocukların bizim istediğimiz gibi yaşaması için kendi bedenini ölüme yatırması ne kadar gerekliyse; kızının de rimci olması da o kadar gerekliydi çünkü.

Tıpkı Che’nin çocuklarından istediği gibi Apo da çocuğunun devrimci

olmasını istemişti.

“Sevgili Hildita Aleidita, Camillo, Celia ve Ernesto, bir gün bu mektubu okuyacak olursanız bu demektir ki ben, artık aranızda değilim. Beni belki de hiç hatırlamayacaksınız ve küçükler tamamen unutmuş olacaklar. Babanız fikir ve düşüncelerine göre yaşamış ve inandıklarına kesinlikle sadık kalmış bir insandı. iyi birer devrimci olarak büyüyünüz, doğaya egemen olan tekniğe egemen olma için çok çalışın, çok öğrenin. Şunu asla unutmayın ki, önemli olan devrimdir ve hiç biriniz tek tek ve yanlız, hiç bir değere sahip değilsiniz. Özellikle, dünyanın her hangi bir yerinde, herhangi bir insana yapılmış bir haksızlığ ı içinizde hissedecek kadar duyarlı olunuz. Bu, bir devrimcinin en değerli niteliğidir. Şimdilik bu kadar, çocuklarım; sizleri bir kez daha görebilmeyi umuyorum sevgiyle

kucaklıyorum.

Babanız.”(5)

Che’nin çocuklarına olan sevgisinin, onlara verdiği değerin bir başka örneği de “Bolivya Günlüğü”ndedir. Che, her gün tarih atıp altına anılarını azarken, bazı günlerde tarihin hemen altında, henüz anılarını yazmaya başlamadan önce küçük notlar yazar. Mesela: “15 Şubat Hildita’nın doğum günü; 11, Telaşsız bir yürüyüş günü… (…) 24 Şubat Ernestico’nun yaş günü; 2 Hareketli ve yorucu bir gün…”(6)

Kitapta koyu renkle yazılmış bu notlar, çocuklarının doğduğu günleri ve o gün kaç yaşına girdiğini göstermektedir. Bolivya Dağları’nda o çetin koşullar altında bile çocuklarını unutmamıştır.

Dün a halklarının acılarını yüreğinde hissedip, onlar için üç kıtada emperyalizme karşı savaşan Che kendi çocuklarını unutabilir mi hiç? Unutmaz elbette ama onları çok sev diği için bencillik yapıp, onlarla yaşamayı da seçemez.

Dünyada milyonlarca çocuk ölürken, “babayım” diye rahat koltuğunda oturamaz. Baba olduğu için, tüm babaların çocuklarına güzel bir düny a kurmanın mücadelesini verir. İbrahim Erdoğan, Abdullah Meral, Che ve daha onlarca, yüzlerce baba bu yüzden evlatlarından ayrı yaşama acısına katlanır. Geceleri çocuklarının üstlerini örtemezler bu yüzden. Onları boyunlarına alıp gezdiremezler. Çocuklarını parka götürüp atlı karıncalara bindiremezler ama onları çok severler. Baba olmanın hazzını yaşamak, kendi çocuğu için çalışmak değildir. Onlar elde silah savaşırken dünyadaki tüm çocuklara şeker almış gibi mutlu olurlar. Savaşın bedellerini ödemek yük olmaz onlara, sanki ufacık çocuklarını omuzlarında taşıyormuş gibi seve seve öderler bu bedelleri. Savaşmak, babalık görevini en iyi biçimde yapmaktır onlar için.

Tıpkı Buca’da şehit düşen Turan Kılıç gibi. Buca Hapishanesi’ne yapılan saldırı sırasında oğlu Ertuğrul karşı koğuştaydı. Oğlu yoldaşıydı onun. Omuz omuza aynı cephede savaşıyorlardı. Halkın tüm sadeliğini, açık yürekliliğini Turan Kılıç’ta görmek mümkündü. Nicelerinin yaptığı gibi oğlunu sıcak savaştan uzak tutmaya çalışmıyordu. Çünkü çok seviyordu. Onu çok sevdiği için onurlu bir devrimci olmasını istiyordu.

“O, ‘her babanın oğlundan mutlaka beklentisi olur ve bu onun en doğal hakkıdır’ derdi. Benim, baban olarak senden beklediğim, beklentim ise devrimci olman, Parti-Cephe gerillası olarak özgür vatan için savaşmandır. Bana oğul olarak vereceğin en güzel şey gerilla olmandır derdi. Ben bazen ‘şehit babası olmaya hazır mısın?’ dediğimde gülerek, ‘sen de şehit oğlu olmaya hazırlan. Ben şehit babası olmaya hazırım’ derdi.(…) Bana en güzel babalık vazifesini yaptın. Beni şehit oğlu mertebesine getirdin(…) Bana, ‘eğer devrimci olmazsan veya devrimci olup da mücadeleyi bırakırsan seni evlatlıktan men ederim’ demişti ilk tanıştığımda mücadeleyle…

Mücadele arkadaşı Ertuğrul Kılıç” ‘”

Oğlu, yoldaşı böyle anlatıyordu Turan Kılıç’ı. Turan Kılıç, en güzel babalık vazifesini oğluyla birlikte savaşarak, onu şehit oğlu yaparak yerine getirmişti. İşte devrimci babaların evlatlarına duyduğu sevginin, babalık sorumluluğunu hissetmesinin en yalın biçimiydi bu. Tıpkı 96 Ölüm Orucu’nda oğluyla birlikte bedenini ölüme yatıran Ali Rıza Eroğlu gibi. Ali Rıza Amca, Ölüm Orucu eylemine başladığında tam 62 yaşındaydı. Bedeni yılların yorgunluğuyla yaşlanmış ama yüreği hep evlat sevgisiyle, vatan ve halk sevgisiyle dolu olan bir delikanlıydı. Çocukları için çekmediği çile katlanmadığı dert kalmamıştı. Onların kendisi gibi ezilmesini istemiyor ve bunun için gecesini gündüzüne katıyordu. Çocuklarına namuslu, dürüst olmayı, insanları sevip saymayı öğretmişti. “Kimsenin hakkını yemeyin, zalime boyun eğmeyin” demişti onlara.

Devrimci olmanın gerekliliğini evlatlarının kavgasıyla öğrenen, önce “koruyup kollamak” adına onları engellemek isterken sonra gerçekleri görüp evlatlarıyla aynı davaya gönül veren onlarca babamız var.

Yalnızca hapishane kapılarında çocuklarıyla birlikte direnen babalarımız değil bunlar. Evladının mezarı başında; “bayrağını ben taşıyacağım artık. Silahını ben kuşanacağım. Özgür vatan kurulana dek savaşacağım” diye yemin eden babalarımız var.

Dersim’de 12’lerin, Malatya şehidimiz Tuncay Geyik’in göremediği kızı Olcay için yazdıkları “Şafakla birlikte geliyorum” şiiri babalarımızın neden bu savaşta yer aldıklarını anlatıyor; “(…) Yuların ötesinden yazıyorum sana bu mektubu, uç suz bucaksız zamanlar ötesinden yüzünü göremediğim, adını bilemediğim bebeğim, yollar, yokuşlar, engel olamayacak kavuşmamıza, tırmanabilseydik yaşamın merdivenlerine el ele, göz göze, diz dize ama olmuyor işte ilkesiz çocuklar da var 21. Asrın eşiğinde yarınsız, çaresiz, çocuklar da… Bunun için ayrıyız canımın içi. Dağlara dayanmamız bundan (…) Bitecek bu hasret biliyorum. Özgür olacaksın mutlu, umutlu, sonsuza dek birlikte yaşayacağız o zaman. Elinin değdiği her şeyde, gözünün erdiği her şeyde biz de olacağız, şafakla birlikte geliyorum. Haydi sil artık yanaklarını. Hasretini kov”

Tuncay Geyik şehit düştüğünde Olcay henüz kırk günlük bir bebekti. Bugün onun gibi onlarca babamız var dağlarda. Bir de Semih Amca gibi hepimizin babası olan babalarımız var. Semih Erkmen kızının iyi bir sanatçı, onurlu bir insan olması için yıllarca emek verdi. O, yaşamı boyunca düzenin pislik lerinden uzak kalmay ı başarmış onurlu bir ay dındı. Bütün yaşamı çocuklarına adanmıştı. Ayçe’sini ufacık bir çocukken piyano kurslarına yollar, çocuklarının gönlünü hoş tutmak için tüm gücüyle çalışıp çabalardı. “Namustan, ahlaktan ve erdemli yaşamak ideallerinden asla vazgeçmeyeceksin” derdi kızına. Ondan tüm bu güzellikleri öğrenen İdil, devrimci mücadeleyi seçince babası üzülmüştü. Kızının baskıyla, işkenceyle karşılaşacağını biliyordu. Bu yol zordu ve Semih Amca kızının zorluklarla değil, güzelliklerle yaşamasını istiyordu. Kızının devrimci olmasına karşı çıktı, engellemeye çalıştı.. Ama başaramadı. İdil doğru olanı görmüş onurlu yaşamanın halkı ve vatanı için savaşmak olduğunu kavramıştı. Semih Amca onaylamıyordu kızının mücadele etmesini. Ama engelleyemeyeceğini de anlamıştı. Saygı duyuyordu onun kavgasına. Yine de onun saflarında kendisi de yer almıyordu. Kızı ’96 Ölüm Orucu’nda bedenini halkına yönelen saldırılara set yapıncaya kadar bu onurlu kavgada dün anın ilk kadın Ölüm Orucu şehidi oluncaya kadar saygı duysa da kızının yoluna uzak kaldı. Ama İdil’imiz şehit düştükten sonra Semih Amca’nın tüm yaşantısı sarsıldı. Yıllardır iyi bir gelecek yaratmak için çalışıp didindiği Ayçe’sinin yoldaşlarını sarıp sarmaladı. Acılarını onların sevgisiyle dindirmeye çalıştı. Hepimizin babası olarak aramızdan ayrıldığında geride yetmiş yıllık onurlu bir yaşam bıraktı.

“Ayçe İdil’im, Yavrucuğum, Bu sensiz geçirdiğimiz ilk bayram. Şimdi acını daha çok yaşıyor, seni daha çok anlıyoruz. Seni daha çok seviyor, adını yaşatmak için söz birliği ediyoruz. Ama sensiz hiçbir şeyin tadı yok. (…) Ufacıktın. Bayram yerlerine götürürdüm seni. Üstünde kırmızı pelüş montun, ayaklarında uzun kırmızı çizmelerin… Yağmur demez, kar demez giderdik. Salıncaklara bindirirdim seni, tenteli faytonlara… Atlı karıncalara… Uzun saçların rüzgarlarda bayraklar gibi dalgalanırdı. Koklardım… Hatırlıyor musun? Tavşan balonlar da alırdım sana bayramlarda. Ne sevimli kızdın, benim tatlı afacanım. Her işi başaran “tatlı cadı”m. Umudumdun… Gururumdun… Onurumdun… Bahtıma açan gülüm, doğan güneşimdin… (…) Şimdi onlarca, yüzlerce, binlerce Ayçe İdil Anadolu topraklarında, Anadolu analarının bağrında yeşermektedir, yeşerecektir…

Baban Semih Erkmen 10.02.1997″

Babalarımız, çocuklarına karşı sorumluluklarını, onlara olan sevgilerini, hasretlerini ifade etmenin en iyi yolunun onlar için, onların geleceği için savaşmak olduğunu biliyorlar.

Evlatlarına “sizden tek istediğim onurlu devrimciler olmanız. Halkımız ve vatanımız için savaşmanızdır” diyerek elde silah savaşan onlarca babamız var. Bu uğurda şehit düşen babalarımız da… Bir de e latları devrimci olduğu için, kavgaya giren, onlarla birlikte zulme, sömürüye direnen babalarımız var… Hepsi de babalık vazif elerini en iyi biçimde yerine getirmek için bu yolu seçti. Evlatları olarak hepimizin onlara karşı görevlerimiz var. Şehitlerimizin çocuklarını babalarına layık olacak şekilde yetiştirmek, onların bayrağını yükseltmek zorundayız. Babalarımıza haklılığımızı kavratmak, onları kavgamızın bir parçası yapmak da hepimizin evlat olma sorumluluğu.

Hepimiz babalarımızın, İbrahim Erdoğan, Turan Kılıç, Abdullah Meral, Tuncay Geyik, Che, Ali Rıza Eroğlu gibi kavga adamları olmasını isteriz. Onlarla omuz omuza aynı saflarda savaşmayı istemek hepimizin en doğal hakkı. Bu düzende bizim için hangi olanakları yaratırsa yaratsınlar, hangi fedakarlıklar da bulunurlarsa bulunsunlar geleceğimizi kurtaramayacaklarını onlara anlatmalıyız. Bunu baba olarak savaşarak ölümsüzleşen yoldaşlarımız, şehitlerimizden devralarak yoldaşımız olan babalarımız hepimize kavratıyor. Evladıyla, kardeşiyle, eşiyle kavgayı tanıyıp bu yola baş koyan yüzlerce ailemiz var bugün. Hepsi de çocuğunu, kardeşini, eşini sahiplenmenin ne olduğunu öğretiyor. Yüzlerce babamız, anamız, abimiz, kardeşimiz, eşimiz kavgada yoldaş oldu. Çünkü gerçek anlamda sevmekte, sahiplenmekte buydu.

Kaynaklar:

(1) Bize Ölüm Yok, Haziran Yayınları Kasım 1992 Syf,129-130

(2) Age: Syf:129

(3) Direniş Ölüm v e Yaşam, Haziran Yayın Ev i 2. Baskı Syf: 135

(4) Age: Syf: 114

(5) Che, Yaşam Öyküsü, Röportaj lar, Mektuplar, Yar Yay.

(6) Che, Boliv ya Günlüğü, Yar Yay. sayfa:64-67

(7) Buca Haziran Yayıncılık, sayfa:143-144

NO COMMENTS

Leave a Reply