Örnek Resim
Authors YazanTavır Dergisi

Tavır Dergisi

356 Yazılar 0 COMMENTS

941
Grup Yorum kuruluşundan bu yana geçen beş yıllık sürede devrimci demokrat aydın sorumlulugu ile sanatsal üretimini sürdürdü. Bu dönem aynı zamanda ülkemizde son on yılda demokrasi mücadelesinde yaratılan yeni geleneklerin, halk yıgınlarına ulaşmaya başladıgı bir dönemdir. Grup Yorum “Çagdaş Halk Müzigi” perspektifini hareket noktası alarak, devrimci bir duyarlılıkla ekmekten aşka ve kavgaya kadar halkın bütün sorunlarını müzigine katmaya çalıştı. En büyük kaynak halkın yüzyıllardan beri yarattıgı demokratik kültürdür. Grup Yorum kendi alanının öznel ve nesnel koşullarını göz önünde tutarak her türlü sapmaya, (Popülizm, Elitizm, Slogancılık vs.) karşı tavır aldı.

Devrimci sanatın yaratılması mücadelesinde, binlerce yıllık bir kültür mirasının üzerinde geçmişi bugüne ve gelecege baglayan müzigin üretimi Be yerimizi almaya çalıştık, çalışıyoruz. Bu mücadelenin yükünü tek başımıza taşıyor oldugumuzu düşünmüyoruz. Sorunu başlı başına bir alan örgütlenmesi ve devrimci perspektif ile, hareket eden bir küttür ve sanat cephesinin oluşturulması gerekliligi olarak kavrıyoruz. Çabalarımız olumlu geleneklerin yeni yeni yaratılmaya çalışıldıgı, bu alanın örgütlenmesine yönelik çabalar olarak degerlendirilmelidir.

Sanatsal üretim sürecinin kolektifleştirilmesi gerektigini düşünüyoruz. Kitleler tarafından, yöneltilen eleştiriler sanatsal gücümüzü ileriye götürmede, yerimizi saglamlaştırmada bize rehber olacaktır.

ÇAGDAş HALK MÜZ:t :t VE GRUP YORUM

Çagdaş Halk, Müzigi olarak tanımladıgımız müzigimiz biçim olarak çok seslidir. Geleneksel tek sesli kulagı hala korumaya devam eden, geniş halk yıgınları çok sesli müzigimizi benimsemeye başlıyor. Bilindigi gibi çok seslilik iki ya da daha fazla ezgiyj uyumlu olarak, aynı anda duyurabilmek olayıdır. Halk müziginin resmi ideoloji tarafından, benimsetilmeye çalışılan şekli ise, çok sesli degil çok sazlıdır. Yakın zamana kadar, bu konuya dogru yaklaşım sunan ürünlerin sayısı pek azdır.

Yaşadıgımız karmaşık, toplumsal ilişkiler müzikte ancak çok sesli bir teknikle ifade edilebilir. Ama bir eser onu ifade etmeye yetiyorsa tek sesli olarak da sunulabilir. Çok seslilik varılan zorunlu bir aşamadır. Halk müzigimizde çok seslilik anlamında, belli bir noktaya gelmiştir.

Çok seslilik anlatmak istedigimiz, duygu ve düşünceleri, acıları, sevinçleri, kısaca tüm gerçekleri bütün zenginligi ile anlatmaya yarayan en uygun biçimdir.

Çok seslilik müzigimize göre yeni bir biçimdir. Fakat bu yenilgi yaratırken geleneksel müzigimizi oluşturan motifleri bir kenara atmıyoruz. Aksine her geçen gün bu motiflere daha sıkı sarılıyoruz.

Türk müziginin ölçülü, standart bir armonisi yoktur. Bu nedenle yaptıgımız müzigin çok seslendirme işini bizim formumuzu ve renklerimizi koruyup evrensel armoni ile zenginleştirerek başarabiliriz.

Her ne kadar iletişim araçları yoluyla, kitleler degişik ses tınılarına ve ar- monilerine alıştırıldıysa da, henüz bize özgü olan çagdaş çalışmaların kitlelere ulaştıgı söylenemez. Bazı parçalarımız şiirin gücünü yansıtabilmek açısından daha özgün motiflerle beslendigi veya serbest formlar kullanıldıgı zaman, geleneksel kulagın yadırgadıgı bir eser haline gelebiliyor.

Örnegin, tamamıyla halk müzigi formuyla söyledigimiz “Berivan” ve “Munzur”, bütün halk kesimlerince begenilirken, “Soluk Soluga” parçası biraz daha sınırlı bir dinleyici kesimine ulaşabiliyor. Bu parçalarda çok sesliligin kolayca benimsenmesi, motiflerin bize özgü ve sıcak olmasındandır. Motif yabancılaştıgı zaman çok sesliligi adapte edebilmek de zorlaşıyor.

Sorun tek başına teknikte degil, onu hangi anlayışla uyguladıgımızdadır. Bu nedenle en başarılı oldugumuz çalışmalarımız: Munzur, Berivan, Cemo, Kondular, Bir Ogul Büyütmelisin, Haziran’da Ölmek Zor vd.dir.

“Çagdaş Halk Müzigine” gelenekselin ilerisinde oluşturulacak yeni bir müzik olarak baktıgımız için geçmişin söyleyiş, çalım, üslup vs. özelliklerini de anlattıgımız içerige uygun olarak belirlemek durumundayız. Yani içerik yeni, üslup eski olamaz. Bu anlamda halk müziginin bazı yöresel (gırtlak) ve çalgı özelliklerini daha da damıtarak belirtiyoruz. Bu yönelimi belirleyen, degişen öz, anlatılan konudur. Söyleyişte kendi ifadesi ite evrimini yaşayarak belli bir noktayı yakalar. Bu, günümüzün coşkulu mücadelesine denk düşen müzigin söyleyiş üslubudur. Halk müziginde yapılan birtakım gırtlak özelliklerinin, arabesk nagmeler ve ses kaymalarının, aglamaklı söyleyişin halk müzigini karakterize eden olgular olmadıgını düşürtüyoruz. Bütün bu gerici yönler, halk müziginde yöre özellikleriymiş gibi algılanır. Bu kaygan söyleyişler olmasa, halk müzigi yapılamaz diye düşünülür.

Yaratmaya çalıştıgımız yeni üslupla, geçmişin olumsuzluklarına karşı tavır alıyoruz. Biz devrimci sanatçılar, içerigin yanında, biçimin ifadesini belirleyebilmek, yaratabilmek sorunuyla karşı karşıyayız. Madem mücadelenin, direnişin müzigini yapıyoruz, o zaman birtakım piyasa sanatçılarının ticari ve popülist kaygılarının aksine (arabesk söyleyiş, aglama vs.) herhangi bir sapmaya düşmeden dogru söyleyiş ve çalış biçimini oturtabilmeliyiz.

Buraya kadar bahsedilen, birinci türden sapmalardı. Grup Yorum olarak bu hataya hiçbir zaman düşmedik diyebiliriz.ikinci türden sapmalar ise, Batı’yı eksen alarak yapılan sapmalardır. Bu sapmaya düşmeden batı tekniginin müzigimize katacagı zenginlikleri de içeren bir anlayış benimsedik. Batı sazlarını anlatımı daha d a zenginleştirebilmek için kullanıyoruz. Bu aletlere yönelme ihtiyacı, halk müzigi aletlerinin ye-tersizliginden kaynaklanıyor. Örnegin gitarı, piyanoyu, basgitarıı, batı vurmalı çalgılarını, keman gibi yaylı çalgıları… halk müziginde bu aletlerin yerini yeterince dolduracak aletler olmadıgı için kullanıyoruz. Bu aletlerin evrensel müzik dilini en iyi şekilde ifade etme yetenegine sahip olduklarını düşünüyoruz. Bugüne kadar yaptıgımız çalışmalarda bizi daha iyi ifade edebildigi için halk müzigi aletlerini ön plana çıkarmaya başladık. Fakat zurna gibi bazı çalgıları çok istedigimiz halde kullanamadık. Önümüzdeki çalışma dönemlerinde bu konuda daha duyarlı olacagız.

Halk müzigi emekçi kesimin dili kulagı haline gelmiş anonim nitelikte bir müziktir. Emperyalist kültür politikası halk müziginin demokratik özünün gelişmesini engellemeye, yarattıgı degerleri degiştirmeye çalışmıştır. Gelenek-sel içinde yer alan fakat geçmişin olumsuz, geri kütlüt birikiminin ifadesi olan saray müziginin begenilmesi ve Türk müzigi” adı altında yaygınlaşması için özel bir çaba sarf edilmiştir. Halk müzigi ikinci sınıf müzik durumuna itilmiştir.

Emperyalizm çagına kadar kendi dinamigiyle gelişen halk müzigi, ülkede hakim duruma gelen çarpık kapitalist üretim ilişkilerinin üstyapıyı etkilemesiyle yozlaşmaya başlamıştır. Yeni sömürgeci anlayış sömürüyü sürdürebilmek için halk kültürünü dejenere etmeye, degiştirmeye, unutturmaya emperyalist kültürün bir parçası haline getirmeye çalışmıştır.

Emperyalist kültür kendi müzigini iletişim araçları yoluyla halkın kafasına kazımaya çalışmış bu müzik Anadolu’nun en ücra köşesinde bile dinlenir olmuştur.

Halk müzigini dogru kavramak ve Ruhi Su gibi bir ustanın önünü açarak başlattıgı çalışmaları devrimci içerikle kitlelere ulaştırma görevini taşıyoruz.

Emperyalist yabancılaştırma politikasına karşı geleneklerin olumlu birikimlerini kavramak gerekir. Müzigimizi biçim ve öz konusundaki perspektifimizle geliştirmeyi sürdürecegiz. Ancak böyle bir çalışmayla kitleleri kavraya biliriz.

Baştan beri söyledigimiz gibi sorun tek başına müzigin etkileyici gücü-nün kitlelere kolayca ulaşabilmesiyle çözülemez. Bu başlı başına bir kültürel dönüşüm sorunudur.

En sıradan demokratik taleplerin bile baskıyla ezildigi 12 Eylül dönemin-den sonra gelişen sınıf mücadelesi depolitizasyonu yarıp kitleleri hızla politikleşme sürecine soktu. Devrimci mücadele müzikteki sesini duyurabilmeliydi. Grup Yorum baskı dönemlerinde yaratılan direniş ve kararlılıgın sesi olmalıydı. Öncelikli görevimiz müzigi direnişin ve yükselen örgütlü mücadelenin aracı haline getirmek oldu.

Grup Yorum emekçi yıgınları ve devrimci mücadeleyi bütün boyutları, karmaşık ilişkileri ve duygularıyla anlatmaya devam edecektir. Grup Yorum devrimci mücadelenin sesi olmaya devam edecektir.

687

Gelişen süreç içerisinde gereksinmesi duyulan ancak ’80 sonrasında yaşama geçmesi bugüne kadar mümkün olmamış sokak tiyatrosu hakkında, bu tiyatro türünün yaşama geçmesi adına bir yazı dizisi sunuyoruz.

Sokak tiyatrosu eylemini açık alanda sürdüren uyarma ve propaganda(1) tiyatrosudur. insanlıgın sınıfsız, sömürüsüz bir düzen içerisinde yaşayabilmesi adına, gelişen ekonomik, siyasal, sosyal olayları devrimci bir dünya görüşüyle kitlelere aktararak onları bilgilendirmek, tavır aldırmak amacında olan teatral eylemdir. Sokakta, alanlarda, fabrika önlerinde, gecekondu mahallelerinde, işyerlerinde, mitinglerde… oyun sergileyen sokak tiyatrosunun oyunları kısa parçalardan eklemli bir biçimde kurulmuş skeçlerden oluşur. şarkı, şiir, dans, kostüm ve diger teatral ögelerin yalın bir şekilde kullanıldıgı sokak oyunlarında sokaktaki insana, fabrikadaki işçiye dogrudan açık seçik ve özlü olarak seslenir. izleyicisini oyuna katmaya çalışır.

NEDEN SOKAK TiYATROSU?

Günümüzde tüm sanatsal iletişim araçları egemen sınıfların elindedir. Sanatsal eylemliligin önemi egemen sınıflarca kavranmış ve emekçi kitlelere dogru yöneltilerek oyalama, sorunları çarpıtma, eglendirme yoluyla kitleleri depolitizasyon çemberine alma politikasının bir parçası şeklinde kullanılmıştır. Egemenler büyük finanslarla kendileri için festivaller, şenlikler organize ederken emekçi kitleler için sanatsal faaliyetleri TV ile sınırlamaktadır. Sömürü d üzenini savunan ve içi boş eglendiricilik yönü ön plana çıkan oyunlar kitlelere ulaştırılmakta. Tüm sanatsal ürünler kapitalizmin pazar ürünü olarak sömürü çarkının aracı olma sıfatını korumaktadırlar. Sanatın özünde yatan degiştirme/ dönüştürme/ tartıştırma… gücü egemenlerin elinde kendi çıkarları için kullanılır veya sanatsal üretimin içi boş eglendiricilik yönü abartılarak oyalayıcı, kanıksattırıcı hale getirilir. Egemenlerin sanatı tekellerinde tutma telaşı, sanatsal üretimin ele aldıgı her konuyu-nesneyi estetik bir yaratımla son tahlilde bir “tartışma konusu” haline getirmesindendir. Her sanatsal üretim “yaşamın” “toplumsal yapının” içerisindeki bir kesiti – o l a y ı – ele alır. Bu anlamıyla her sanat dalının asgari de olsa bir toplumsal özü içerdigini görürüz. Sanatın toplumsal bir öz içermesi , izleyiciye aktarma yöntemine ve dün-ya görüşüne baglı olarak toplumsal çelişkilerin tartışılmasını beraberinde getirir. Özellikle izleyici Be sanatsal ürün arasında düşünsel ve duygusal bir etkileşim oluşur. Sanatsal ürünün ele aldıgı konuyu izleyicinin önünde tartışması izleyiciyi tavır alma dogrultusunda etkiler. (Bu tavır alma izleyiciye aktarma yöntemine ve sanatçının dünya görüşüne-göre gerçekleşir.) Burjuvazi sömürü düzeninin devamlılıgı için bu gücü sürekli kontrol altında tutmaya çalışır. Ancak kendi düzenini savunacak veya insanları yaşanan gerçeklerden uzaklaştıracak, oyalayacak ürünlere izin verir. Tüm sanatsal olanakları elinde bulundururken kendi güdümü dışındaki faaliyetleri de direkt veya Indi-rektjoiarak denetler biçimlendirir. Elindeki ödenekli tiyatrolarda sanatsal üretimi lehine yönlendirir. Özel tiyatrolara yardımı “düzen için tehlikesiz” ölçüsünü kullanarak verir. (AST.’ın oynadıgı H.ibsen’in “Bir Halk Düşmanı” adlı oyun dönemin Kültür Bakanı M.Taşçıoglu taraflından sakıncalı bulunarak bu tiyatroya devlet yardımı verilmemiştir.) kendi insiyatifleriyle alternatif olma id- diasındaki küçük burjuva kökenli demokrat ve amatör tiyatroları ise görmezlikten gelerek yok etmeye, bu alanda biriken enerjiyi de çeşitli etkinliklerle tehlikesiz biçimde savuşturmaya çalışır. Burjuvazi sanatsal üretimin her aşamasını kontrol edip yönlendirmeye çalışırken her türlü yol ve yöntemi uygular.

12 Eylül’den sonra yerleştirilmeye çalışılan susturma-düzene güdümlü insan oluşturma çabaları da sanat ve tiyatroda yansımasını buldu. Egemenlerce tehlikeli, kişi ve kurumların 12 Eylül askeri darbesiyle tasfiyesi suskunluk ortamını neşelendirecek müzikalleri getirdi. Yaşamın her alanında var edilmeye çalışılan dejenerasyon tiyatroda da başardı oldu. Emekçi kitlelerin ayagına giden turne tiyatroları, sokak oyunları ’80 öncesinde emek sermaye çelişkisini oynarken ’80 temizligiyle! turne tiyatroları karı koca metres arasındaki gelişen komedileri oynar oldular. Sanatsal faaliyetlerin kitlesel bir katılımla izlendigi tiyatro salonları birdenbire boşalıp TV’ler renklendi, kanal sayıları artırıldı. Her alanda oldugu gibi egemenler silah gölgesinde muhaliflerini sindirmeye çalıştı. Düzene teslim olan küçük burjuva aydınlar, müzikallerde arabesk prodüksiyonlar yapan Egemen Bostancı’lar desteklendi. Ancak güçlenen toplumsal muhalefet sesini her alanda yeniden ve daha güçlü duyurmaya başladı. ‘Yaşamı iyiden güzelden yana dönüştürmek mücadelesi” devrimci demokrat sanatsal kültürü yeniden oluşturmaya başladı. Yine her alanda oldugu gibi sanatsal kültür alanındaki kıpırdanmalar egemenlerin zorbaca bir yaşam adına halktan yana tavrını alan sanatçılar ve ürünleri gözaltı-tutuklama-yasaklama-işkence uygulamalarıyla yok edilmeye çalışıldı. Egemenler kendi yasalarını çigneme pahasına yasaklamalar getirdi. Fakat salon sahiplerinin tehdit edilmesinden kitap imhasına kadar getirilen engeller devrim-ci-demokrat sanatı geriletemedi.

Tüm bu olanaksızlıklar ve engellemelere karşın, hedef kitlesi emekçi sınıflar olan devrimci-demokrat sanatçılar, gruplar her olanaksızlıktan yeni bir olanak çıkarmalıdır. Demokrasi mücadelesin de yer alan sanatçılar ürünlerini alabildigine geniş yıgınlara sergilemelidir. Tiyatronun yukarıda açıkladıgımız egiticilik-tavır aldırma-dönüştürme gücü demokrasi mücadelesinin daha da Büyümesi adına diger mücadele alanlarıyla bileşik kullanılmalıdır. Egemenlerin elindeki sanatsal olanakların fazlalıgına ragmen devrimci sanat ürünleri kitlelere ulaştırılmalıdır. Bu gereklilik tiyatro alanında “sokak tiyatrosu”nu gün-deme getirir.

SOKAK O Y U N L A R I N I N MÜCADELE i ÇER i Si ND EK i ÖNEMi

Devrimci-demokrat sanat ürünlerinin halka ulaşmasında egemenlerce oluşturulan engellerin gündeme getirdigi sokak oyunlarının diger bir gerekliligi de bu tür oyunların izleyiciyle kurdugu düşünsel-duygusal-iletişimin çok yogun ve güçlü olmasıdır. Toplumsal muhalefetin büyüdügü hemen her ülkede bu t iyatro türünün yaygınlaştıgını görürüz. (Ekim devrimi öncesinde Rusya’da, Almanya’da faşizmin iktidara gelmesinden önce ki ekonomik buh- ran döneminde örneklerini diger sayılanınızda anlatacagız.)

Sokak oyunlarının ajitasyon (uyarma) ve propaganda yönünün oyunun kuruluş ve oynandıgı mekan açısından güçlü ve etkileyici olması bu türün en belirgin özelligidir. Devrimci sanat kitlelere yaşanılan sürecin ardında ya-tan gerçekleri sınıfsal bir bakış açısı ile aktarmak ve gelişen günlük olaylara kitlelerin tavır almasını, diger mücadele alanlarınıın katkısıyla da saglamak amacındaysa sokak oyunlarını özellikle gündeme getirmelidir.

SOKAK OYUNLARININ KiTLELERLE GÜÇLÜ BAG KURABiLMESiNiN ANA NEDENLERi

  1. Sokak tiyatrosu izleyiciye haberli veya habersiz oynadıgı oyunları onların mekanlarına giderek oynar. izleyicinin ayagına gitmek onunla ilk güçlü bagı oluşturur. Ve izleyicinin oyuna ilgisini saglar.

  2. Sokak tiyatrosu oyun oynamaya gittigi yerlere ilişkin oyunlar oynar. Gittigi yerlerdeki insanların sorunlarını oyunlarına konu eder. Bu özellik izleyici kitlesinin oyunla daha güçlü bag kurmasını beraberinde getirir. Kendi sorununu işleyen ve oynayan nedenlerini aktaran, bununla kalmayıp çözümler üreten oyuna, izleyici kitlesi daha çok ilgi duyar. Oyunun kuruluş biçimine baglı olarak da oyuna katılır. Oyunu tartışma konusu yapar. Örnegin bir grev sırasında fabrika önünde oynanan sokak oyunu hazırlanırken t iya tro grubu daha önceden bu olayla ilgili araştırmalar yapar. Grevin nedenleri, o işyerine özgü koşullar, sendikanın konumu vb… Oyunu bu bilgiler dogrultusunda oluşturur. Oyunuyla işçi izleyicisine, işçilerin neden düşük ücretle çalıştırıldıgını, üretenin onlar oldugu halde neden daha fazla ücret alamadıklarını, bu grevin diger genel olaylarla, uygulanan ekonomik politikayla ilgisini anlatır. Böyle bir işleme, işçilerin dogrudan ilgilerini oyuna katılmalarını saglar. Böylece işçilerin grev konusundaki bilgileri geliştirilir;

  1. Tiyatroların büyük merkezlerde toplanması, ödenekli tiyatroların (şehir ve Devlet Tiyatroları) küçük burjuva kaynaklı izleyicilere yönelik oyunlar oynaması, özel tiyatroların ticari kaygılarla hareket etmeleri ve nitelikli tiyatro yapan bazı ilerici tiyatroların entelektüel düzeyde tiyatro yapıyor olmaları, genel olarak sanatsal olayları TV’den izleyen emekçi insanların sokak oyunlarına ilgisini artırır.

  2. Sokak oyunlarının teatral biçim olarak sade, yalın, öz olması ve aktarılmak tartışılmak istenilen olayın en kısa en etkili yoldan izleyiciye aktarılması oyunla izleyici arasındaki bagı kuvvetlendirir.

  3. Geleneksel temaşa sanatı Cumhuriyet döneminden bu yana sadece Ramazan eglenceligi olarak kullanılmıştır. Seyirlik sanatlarımızın günden güne körelmesine ragmen günlük yaşam içerisinde bir ölçüde özünü korumaktadır. Sokak oyunlarının seyirlik ögelere açık olması ve günün dinamigine uygun kullanımı izleyiciyle bag kuracaktır.

Sokak oyunlarına ilişkin oyunculuk ve sahneleme tekniklerini önümüzdeki yazıda yayınlayacagız. Bundan önce sokak oyunlarında olabilecek yanlışlardan söz etmek istiyoruz. Sokak oyunlarının politik yönünün kuvvetli olması beraberinde kaba slogancılık tehlikesini getirir. Aktarılmak istenen mesajın şematik, kuru, kaba, slogancı olması sokak oyununun beklenen amacına ulaşmasını engeller. Böyle bir tutum olsa olsa anlık heyecanlar yaratır. Bu anlık heyecanda oyunun oynandıgı zaman içerisinde kalıp izleyiciyle düşünsel bag kurmaz. Sokak oyununda var edilmesi gereken oyunun kalıcılıgı, izleyiciye kazandıracagı bilginin gücü konusunun daha sonra da tartışılabilmesi, sokak da eglendiricilik-ögreticilik, zihinsel faaliyette bulundurma görevleri diyalektik bir işlerlik içerisinde olmalıdır. Ancak estetiksel yapı oyunu agır entelektüel söylem ve soyutlamalara götürmemelidir. Oyun izleyiciye mesaj aktarma adına fazla yüklenmemelidir. Oyunun her ögesinde yalınlık kendisini göstermelidir. Sokak oyunları metninin yazılması öncelikle oyunu oynayacak grup tarafından gerçekleştirilmeli ve metinleri üretilip yaygınlaştırılmalı- dır.

    1. Uyarma ve Propaganda Tiyatrosu:

Ekim ihtilalinden sonra Sovyet Rusya’da 1920’lerde sosyalist dönüşüm eylemine bagıntılı olarak yer almış (Mayerhold), kitleleri uyarmaya karşı-devrimcilere karşı harekete geçirmeye ve sosyalist propagandaya dayılı revü biçimindeki kitle oyunlarına verilen ad.

687

Ülkemizde emekçi halk kitleleri, çarpık kapitalist üretim ilişkileri sonucu agır bir sömürü altında ezilirken deger yargıları ve kültürleri de yozlaştırılmaktadır. Toplum sürekli bir yabancılaşmayla karşı karşıyadır. Toplumsal çürümüşlük, rüşvet, yolsuzluk fuhuş gibi ahlaki deger çöküntüleri de başka bir çaresizligi ifade etmektedir. Kendisine hiçbir yararı olmayan bilimsel teknolojik gelişmelerle gözü boyanan, geçim sıkıntısını, cebindeki paranın erimesini her geçen gün unutacak kadar gerçeklikten uzaklaştırılan halkımızın içinde bulundugu toplumsal psikolojik durum geliştirdigi kültüre de yansımaktadır. işte bu kültür, insanımıza yabancılaşmış yoz bir kültürdür.

Ekonomik bunalım insanları kadercilige itmektedir. işte arabesk böyle tanımlayabilecegimiz bir olgudur: dert, çaresizlik, kadercilik. Bu durum ülkemizin toplumsal, ekonomik yapısının bir ürünüdür. Yani arabesk ithal bir müzik degildir. Arabesk halkımızın sevmek zorunda bırakıldıgı bir müziktir. Ve bu yönüyle arabesk halkımıza yabancı bir müzik degildir. Ancak, arabesk, halk müziginin özüne yabancılaştırılarak halka sunuldugu bir müziktir.

Sonuç olarak, ekonomik sıkıntının, yoksullugun dogurdugu yanlarıyla arabesk müzik, hiç de bu ülkenin gerçeklerinden uzak bir müzik degildir. Zaten popülaritesi de bu yüzdendir. Ancak ekonomik sıkıntının ve yoksullugun isyanı ve karşı koyuşu dogurması gerekirken, salt dert ve hüzünle sınırlı kalınması, arabeskin yaşam kaynagı oluyorsa, arabesk bu noktada, ülke gerçeklerinden uzaklaşmış ve halka yabancılaşmış demektir.

Devrimciler yaşamın her anında, her alanında, halka kaderleri diye yutturulmaya çalışılan her türlü sömürünün, baskının, dejenerasyonun karşısında olmuştur. Emperyalizmin yoz kültürüne karşı da alternatifimiz halkın özdegerlerine dayalı bir kültürdür. ‘Yarını bugünden kurma” anlayışına baglı olarak yaratacagımız, sosyalist kültür ve sanatın adımlarını bugünden atmaya başlamalı, somut koşullara denk düşen sosyalist sanatın temeli olabilecek bir sanatı yaratmalıyız.

Devrimciler, sosyalistlik adına yola çıkarak, “yarını bugünden kurma” ilkesini “yarının müzigini bugünden yapma” olarak anlayanların üzerinde özellikle düşünmesi gereken bir noktadır bu. Öncelikle sorunun dogru konulması gerekmektedir. Sosyalist toplumu yarın o muz omuza birlikte kuracagımız halkımıza müzik yapıyoruz. Daha da önemlisi, biz halkımızın müzigini yapıyoruz. “Halka ragmen” yapmıyoruz. Arabesk müzige bolca küfür ettikten sonra, halkı da geri kafalı olarak niteleyip, kendi kendimize ve bizi anlayabileceklere müzik yapma gibi bir duruma düşülmemesi gerektigine inanıyoruz. Arabeski salt mahkum ederek, devrimci sanat geliştirilemez. Bu yol, sadece elitist anlayışa hizmet eder. Arabeske alternatif olabildigimiz oranda, arabeski mahkum etmiş sayılabiliriz. “Halka ragmen” degil de “Halk için devrimci müzik” dememizde temelini buradan almalıdır. Bizim müzigimiz, yani çagdaş halk müzigi halk için devrimci bir müzik olarak, arabeskin alternatifidir.

Bu aşamada, çagdaş halk müziginin öze ve biçime ilişkin bazı özelliklerine kısaca deginip, açıklamak gerekliligini duyuyoruz.

Bizim müzigimiz, temelini halkımızın sosyalist devrimi ve onun ülkemizdeki ilk aşaması olan demokratik halk devrimini gerçekleştirme yolundaki savaşımından ve bu savaşımın gereklerinden alır. Müzigimizin halka dayanan devrimci özü buradadır. Müzigimizin bir derya genişliginde ve bitmez tükenmez olmasının sırrı da buradadır. Müzigimize özünü veren, devrimci savaşım, ideoloji ve degerlerdir. Ülkemiz devriminin özü ve temeli, bizim müzigimizin de özü ve temelini oluşturur.

şarkı sözlerimizde olsun, müzigimizin ezgilerindeki konu ve temalarda olsun sürekli duyumsatmak zorunda oldugumuz bu öz ve temel özelliklerdir. Müzigimizin evrensel yönü de kaynagını, bu aşamada bu özden almaktadır. Gelişen mücadele, bizim müzigimizi de etkileyecektir.

Bizim müzigimiz, ülkemiz demokratik halk devrimini gerçekleştirecek olan mücadelemizin coşkusunu, kararlılıgını, yılmazlıgını içinde barındıran gümbür gümbür bir müzik olmalıdır. Dinleyeni alev alev tutuşturan sıcaklıkta bir müzik olmalıdır. Müzigimizin coşkusu, ’89 1 Mayıs Alanı’ndaki gibi gümbür gümbür bir coşku olmalıdır. Müzigimizin kararlılıgı ve inancı, tıpkı Kızıldere şehitlerinin Apo, Fatih, Hasan, Haydar’ınki gibi olmalıdır. Böyle olmalıdır ki, müzigimiz ulaştıgı insanları kavga sıcaklıgında sarsın ve kavgaya çagırsın. Kavganın, direncin tadını müzigimize öyle bir katmalıyız ki, insanların yüregi mücadele için çarpsın. Kısacası bizim müzigimizi dinleyenler, ya mücadelenin ta göbeginde olmalı, ya da mücadele alanına seve seve koşmalıdır. işte bizim müzigimizin özü buradadır ve hep burada olacaktır.

Böylesi bir öze sahip müzigimizin biçimlenişi nasıl olmalıdır? Yani halkın yaşamından kaynagını alan ve halkı coşku dolu söylemlerle savaşıma çagıran bir müzik nasıl şekilIenmelidir? Burada temel olarak alınması gereken yön, halka ulaşabilmek ve halk tarafından benimsenebilir olmaktır. Bu kaba bir halkçılık olarak algılanmamalıdır. Eger kitlelere öncülük etmek, onlara bilinç götürmek, onları egitmek gibi bir sonumuz varsa her şeyden önce, onların diliyle konuşmasını bilmek zorundayız. Anlatmak istedigimizi halkın anlayabilmesi yeterli degildir.Aynı zamanda yaptıgımız sanatın biçimine de ısın-malı ve kendisinden, kendi yaşamından parçalar bulabilmelidir. Ona yabancısı olmadıgı bir sanatsal ürünle ulaşmaya çalışmamız bizi kendi yanında,kendisinden biri gibi duyumsamasını saglayacaktır. Yoksa vermek istedigimiz mesajı, çok farklı biçime sahip ürünlerle de verebiliriz, hatta halkın geri tabakalarının bile bunu algılayabilmesini saglayabiliriz. Ancak, bu onların bizi kendilerinden biri gibi hissetmelerine, yaptıgımız sanatın da onların çıkarlarını savundugunu algılamalarına yetmez. Bir yandan da halkın begeni düzeyine ulaşabilmeyi de saglamalıyız. Bu sadece o begeni düzeyinde kalmamızı gerektirmiyor. Halkın henüz tam benimseyemedigi, ancak dogru ve ilerici teknikler ve biçime ilişkin diger olgularda sanatımızda yer almalıdır. Bu halkın ileriye götürülmesi içinde gereklidir.

Bunun, müzigimizde somutlanışı ise, baglama, kaval, mey, cura… halk çalgılarının temel çalgılar olarak kullanılması, ezgide ve özde verilmek istenen duyguya baglı olarak, bu çalgılardan seçme ya da çeşitleme yapılması veya ana ezginin ya da alt ezgilerin ve süslemelerin agırlıkla bu aletlerin partisyonlarına verilmesidir. Böylece insanların kulagının yabancı oldugu ve benimsemekte görece zorlanacagı batı çalgılarını, temel degil de destekleyici ve altyapı agırlıgında kullanarak, müzigimize belirli bir sıcaklık ve kitlelere yakınlık kazandırabiliriz. Yine müzigimizdeki diger bir somut nokta da, şarkılarımızdaki ezgi ve formların, halk müzigi ezgi ve formlarının çok uzaga düşmeyecek bir biçimde olmasıdır. Halkımızın yakaladıgı ilerici, devrimci, toplumsal gerçekçi duygu ve düşüncelerin somutlandıgı ezgiler, her zaman için geliştirerek yararlanabilecegimiz ve yararlanmamız gereken ezgilerdir. Yapacagımız yeni üretimlerde halkımızın olay ve olguları ezgileriyle anlatış biçimi çıkış noktamız olmalıdır. Böylece, onların dilinden konuşabilmeyi daha bir gerçekleştirmiş olacagız.

Tüm bu yazdıklarımızdan, ezgilerimizin halk müzigi ezgi ve formlarından etkilenmiş, halk çalgılarının kullanıldıgı ezgiler olması gerektigini söyledigimiz sonucu çıkmamalı. Bu temel noktalara bire bir uymayan, özde dogru bir yaklaşım sunan ezgiler yakalandıgında bunlarda kullanılmalıdır. Çagdaş müzik ya da batı müzigi halkımıza bizim perspektifimizle de sunulmalıdır. Bu halkın begeni düzeyini yükseltici bir unsur da olabilir. Ama bunun biraz önce belirttigimiz temel noktaların bütünselligi içinde sunmalıyız ki, insanlarımızın bizimle birlikte gelişimini saglayabilelim. Bu bütünsellik yakalanamadıgı zaman, kitlelerden kopmak, kendi kendimize müzik yapmak durumuyla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olur.

(sürecek)

732

GÖZALTINDAKi KIZA

Siz kuşatmadayken

Kırgındır zamanın bir parçası

Gündüzlerin gözleri yaşlı

Geceleri aglamaklıdır.

Siz kuşatmadayken

Firari kokunuz gelir

Dost kokunuz

Yoldaş kokunuz

Siz kuşatmadayken

Sevdigimi öpemem

Dudagım kilitlenir

Yüregin yetmez,

Öfke büyütürüm ellerimde

SENiN ELLERiNDE

Gece içinde bir gecedeyim

Ay ışıklarına serdim özlemlerimi

Sevdamı döktüm eteklerine

Söyle direnişim söyle

Sen geceyi gün edebilir misin .

Umut senin ellerinde tutsak

Senin ellerinde özgür bilesin

TANIGIYIM YARINLARIN

Tanıgıyım kıyımların

Tarihim kanla yazılı

Adı yasak ülkeyim ben

Künyem Dersim’de kazılı

Yagmaları talanları isyanları görmüşüm

Yenilmişim çogu kez

Delik deşik olmuş düşüm

Acıların imbiginden

Bin yıllık öfkemi süzmüşüm

Sabırla damıtıp umutlarımı

Kavganın menziline sürmüşüm

şimdi türkülerim ateşten

şimdi yalınkılıç daglarım iki

halkın kucaklaşan sesiyle

Özgür olacak yarınlarım.

1043

Toplum tarafından tarih boyunca yaratılan maddi ve manevi degerler kültür kavramı ile tanımlanabilir. Bilim, sanat, ahlak, siyaset ve bunun gibi alanlarda ve toplumsal yaşayışta ifadesini bulan bu degerler, toplumun ekonomik ve siyasi yapısının ideolojik yansımasıdır. Kültür, bir sınıfın dünyayı kavrayış biçimidir. Ve her egemen sınıf kendi kültürünü ve sanatını yaratır.

Ülkemiz emperyalizme bagımlı bir ülkedir. Emperyalistler ve işbirlikçileri egemenliklerini kalıcı kılmak için kültürel yaşamı yönlendirmeye çalışır. Açık pazar haline getirilen ülkede dönüşüm ve bütünleşmeyi kültürel boyutta da saglamak için toplumun gelişme dinamikleri etki altına alınır, gelişme seyrinden saptırılır, yabancılaştırılır, etkisizleştirilir. Egitim kurumlarıyla, kitle iletişim araçlarıyla hayatın her anına müdahale ederek halkın degerleri hayatı kavrayış biçimleri degiştirilir. Kaderciligin, karamsarlıgın, umutsuzlugun kültürü yaygınlaştırılır. Halkın kültürel kimligi politik ve ekonomik egemenligin sürdürülmesine uyum saglayacak şekilde biçimlendirilir. Rock, metal vb. kültürü ile. “Dreamland” kültürü ile özendirilerek kendi degerlerini ve yaratıcılıgını yitirmiş bir toplum oluşturmak isteniyor.

Irkçı, şöven, milliyetçi duygular körüklenerek faşizme kitle tabanı yaratılmaya çalışılır. Ruhsal ve düşünsel kontrolü saglamak için dinsel ideolojinin etkinlik alanı genişletilir. Kuran kurslarının imam hatip okullarının sayıca yaygınlaşması, kurumlaşmaları, tarikat benzeri örgütlenmelerin toplumsal yapının her yerine sızması bu açıdan degerlendirilmelidir.

Bir yandan emperyalizmin yoz, kozmopolit kültürü, bilimin ve teknigin tüm olanaklarından yararlanarak, dev propaganda aygıtlarıyla toplumun bütün hücrelerine kadar enjekte edilmeye çalışılırken bir yandan da fiili tasfiye ve asimilasyona tabii tutulan halkların kültürel direniş olanagı da ortadan kaldırılmak isteniyor.

Sanat ve edebiyat çürüyen toplumsal sistemin sürdürülmesine hizmet eden işlevinden kurtarılıp toplumsal dönüşümün hizmetine verilmelidir. Sanat ve edebiyat kişisel bir iş olmaktan, maddi bir zenginleşme aracı olmaktan çıkarılmalıdır. Devrimci sanat bilimin ana çizgilerini ve temel bilgilerini devrimin eşsiz yaratıcı gücüyle verir. Sanatçılar örgütlü mücadele içinde yer aldıkları sürece toplumsal gelişmenin ve devrimin sınırsız olanaklarını yaşayacaklardır. Devrimci dinamizmle bütünleşen sanat gelişecek, geniş, zengin bir karakter alacaktır. Örgütlü mücadele de yönlendirdigi sanatın etkisiyle gelişecektir. Bu süreç devrimin inşaası, yeni toplumun yeni insanın inşaası surecidir. Bu süreç proletaryanın enternasyonal görevleri ile çakışır. Sosyalizm evrensel bir kültür oluşturmaktadır.

Emekçi yıgınlar sanatsal besin ve egitime gereksinmektedir. Metafizik bir devrimci küttür kavramından sıyrılıp işçi sınıfının ve yandaşlarının ne olduklarını ve neyi aradıklarını, onları şündürenin ve harekete geçirenin neler oldugunu, onların kültürel donanımının nasıl gerçekleşecegini kavramak gerekir.

Kültür alanındaki mücadele emperyalizmin küttür politikasının, faşizmin demagojisinin teşhirine yönelik olmalıdır. Siyasi gerçeklerin açıklanmasına kitlelerin bilinçlenmesine yardımcı olmalıdır. Emekçi yıgınların birligi dogrultusunda mücadele edilmelidir. Ezilen halkların çıkarları savunulmalı, kurtuluş yolları sergilenmelidir. Zorunlu resmi dil uygulamasına karşı çıkmalıyız. Türkiye halkları kendi dilleri ve ulusal kimlikleriyle kültürel yaşamlarını kurmalıdır. Ezilen ulus dillerinde de sanat ve edebiyat etkinliklerin hazırlayıcısı ve yaratıcısı olmalıyız.

Gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da devrimci sanatın yoz, popülist, basitleştirilmiş, yaratıcılıktan uzak, bayagı bir kopyacılık ve izlenimcilikle sınırlanmış sanat anlayışlarından korunması geregidir. Proletaryayı, konularıyla devrimci mücadeleyi yansıtan, ya da mücadelenin ortaya çıkardıgı bilinçle bütünleşmiş yetkin, estetiksel ve sanatsal degerler taşıyan yapıtlar temsil edebilir. Seçkin aydın azınlıgın sosyalist sanat ve halkçılık adına halk kültürünü talan etmesine dogmatik formüllerle devrimci duyarlıgı kemirmesine karşı çıkmalıyız. Küçük burjuva sanatçılar deger yargıları, ölçüleri ve statüle- riyle kültür ve sanat alanında adeta bir tekel, kendi dışındaki devrimci demokrat etkinlikleri şlayan, aforoz eden bir kast oluştururlar. Alana egemendirler. Ve gündemi belirlerler. Küttür alanının bütün cephelerinde onlarla cadele etmek gerekir. Küçük burjuva aydınlarının yansız, kuşkucu, bilinemezci, yanıltıcı sanatı etkisizleştirilmelidir. Onların çözülmesi; hayatın devrimcileştirilmesi ve kültür alanındaki mücadelenin etkinleştirilmesiyle mümkündür.

Kültür-sanat kurumlan, yayınevleri, kitap evleri, kütüphaneler, dergiler, stüdyolar, atelyeler örgütlü mücadelenin gözetimi, denetimi altında olmalıdır. Buralar işçi sınıfının ögretisinin ve gelişen mücadelenin soluklandıgı kurumlar olmalıdır.

Kültür alanında yürütülecek mücadele diger bütün mücadele biçimleri gibi hayati öneme sahiptir. Bu durum mücadelenin bütün evreleri için geçerlidir. Kültür atanının şmana karşı mevzi haline getirmeliyiz. Alanın bütün birimlerinde kurumlaşmalıyız Sanatı mücadeleye sokmalı, yetkinleşmesini, yaygınlaşmasını saglamalıyız. Mücadele eden edebiyatı, müzigi, tiyatroyu, gösteriyi, şenligi, resmi, heykeli, sinemayı yaratmalıyız.

1077

Dünya halkları, bugünkü yaşam ve bilgi düzeyine, insanlığın binlerce
yıllık yaşam ve bilgi birikimi sayesinde ulaşmıştır. Kişinin heıgün yaşadığı olaylar bilincini,
tavırlarını etkilemiş ve bu etkilenişler sonraki günde ya­ şantısını değiştirmiş, yani günlük maddi
yaşantısı onun bir sonraki güne daha deneyli ve farklı bir birikimle geçmesine neden olmuş, sosyal
bilin­ cinin belirlenmesinde birincil derecede rol oynamıştır. Yaşam koşulları­ nın sosyal
bilinci oluşturması sonucu tarih birçok toplumsal yapıya tanık olmuştur. Bu toplumsal yapıların
gerektirdiği üretim ilişkilerinde, farklı sı­ nıflar, üretim içinde farklı konumlarda olan sosyal
topluluklar, doğal ola­ rak farklı dünya görüşlerini savunmuşlar ve ayrı kültür yaşamları olmuş­
tur. Alt yapıdaki bu yaşam koşulları farkı, onların düşüncelerinin oluşma­ sına ve giderek bu
düşünce belirmesi maddi yaşam koşullarım değiştirme yolundaki çabalarına neden olur. Hangi çağda
olursa olsun bu karşılıklı ilişki ve çelişki yumağı, maddi ve manevi anlamda sınıf kavgalarının
teme­ lini oluşturmuştur. Kısaca alt yapıdaki ilişkiler ve olaylar, kişinin ve top­ lumun üst
yapıdaki değer yargılarının oluşmasını belirlemiştir. Yalnız göz­ den uzak tutulmaması gereken şey,
bu etkilenmenin tek yanlı olmadığıdır. Maddi yaşamın üretilmesinde kişinin ve toplumun sosyal
bilinci de etkile­ yici bir görev üstlenir. Maddi yaşam ve kültürel yaşam sürekli etkileşim içinde
bulunur. Sınıf kavgalarının yaşamın değişik alanlarına yansıması, biçimde farklı olmasına karşın
içerik olarak o denli farklılık taşımaz. Ya­ şamı bu farklı alanlarındaki sınıfsal çelişkilerin
ayrı ayrı incelenmesi mut­ laka çok daha geniş boyutlu yazıların hatta kitapların tam anlamıyla al-
tından kalkabileceği bir olaydır. Bu yazıda incelenmesi düşünülen halk bi­ limi konusunun yeterince
açılabilmesi için konunun özgül sınırlarının çi­ zilmesi zorunludur. Bu nedenle maddi yaşama salt
kültürel yaşama etki­ si anlamında yaklaşılacaktır.
Yaşamın, bilginin yeniden üretiminde, bu üretim uğraşısı içinde bulu­ nan kişi ya da yapı, daha
önce sözünü ettiğimiz insanlığın binlerce yıllık bilgi ve yaşam birikimim en küçük unsuruna varana
dek özümlemek zorundadır. Bu zorunluluk halkbilimi konusunda kendisini açıkça gösterir.
Eğer içinde yaşadığımız zaman diliminde var olan çelişkilere bilimsel, çağ­ daş bir yaklaşımla
çözüm getirmek zorundaysak, aynı zorunluluk halkbi­ limi konusunu aynı niteliklerle incelemede de
doğar. Çünkü geçmişin kül­ türel yaşamını ve dolaylı olarak alt yapıdaki oluşumları bize aktaran en
Önemli olgulardandır halkbilimi. Çünkü egemen sınıflar, tarih boyunca, kendi kültürlerini üreten
kesimin, emekçi halkların kültürüne egemen kı­ lıp, o dinamik kültür öğelerini yok etmeye ya da en
azından baskı altına almaya özen göstermişlerdir. Tarih, öldürülen ozanların, bilim adamlarının
yakılan kitapların, yıkılan mimari yapıların, yağmalanan uygarlıkların, soysuzlaştırılan kültürel
değerlerin utancını taşır. Tüm bunlara karşın geçmiş kaybolmamışsa, o deneyler ve bilgiler bize
ulaşmışsa bunun nede­ ni yaşayan ve yok edilemeyen halk kültürüdür, bu kültürü ve yaşamı içe­ ren,
inceleyen halbiliminin varlığıdır. Konunun önemi ve irdelenmesi gereği buradan kaynaklanmaktadır.
Bu kısa girişten sonra, halkbilimi kapsamına giren kavramlardan ön­ ce halk tanımını netleştirmek
gerekmektedir.

HALKBİLİMİ :

Halk; «Belirli bir kara parçası üzerinde yaşayan geniş insan yığınıdır» şeklinde tanımlara
rastlamak olası. Ancak çağdaş dünya görüşümüz bize insan tanımı konusunda bazı kıstaslar verir. Bu
kıstaslarda; kendisini ge- liştirebilen yetkinleşen, yaşam değerlerini yeniden üretebilen varlık
şek­ lindeki tanımı gerekli kılar. O halde halk: «İnsanlığın gelişimine ürettik­ leriyle katkıda
bulunan geniş insan yığınıdır». Yani biz gerçek anlamda halk tanımını yapmak istiyorsak,
üretmeyen kesimi ve onun ideolojisinin etkisi ile yaşam düzeyinin yükselmesine engel olan asalak
kesimi bu yığın dışında tutmak zorundayız. Ayrıca bu kıstasların içine zaman kavramını da
etkileyici bir unsur olarak almak gerekmektedir. Tarihin çeşitli zaman dilimlerinde üretime katılan
sınıflar değiştiği için bu olguyu o özgül tarih­ sel koşulları içinde incelemek zorunludur. Belirli
bir süre için, örneğin feo­ dal toplumda üreten kesimi oluşturmasına rağmen toplum yapısının değiş­
mesi ile egemen duruma geçen ve hiçbirşey üretmeyen burjuvazi gibi top­ lumsal sınıflar tarih
içinde farklı konumlarda olabiliyorlar. O halde halk:
«Yaşadığı zaman ve toplum içinde insanlığın gelisîmne ürettikleriyle sü­ rekli olarak katkıda
bulunan, geniş insan yığınıdır». Başka bir deyişle «çe­ şitli toplumsal süreçler içinde üretime
direkt katkıda bulunan ve varolan üretim sistemiyle çelişkisi olan sınıf ve katmanlara» halk
diyoruz. Bu sınıf ye katmanların üretim içindeki yerlerinin ve konumlarının sosyal bilinçlerine, dolayısıyla tavırlarına yansımasını inceleyen bilime de halkbilimi adını veriyoruz.
Halkbilimi tanımı, folklore olarak ilk kez İngiltere’de William John Thomas adlı bir toplum bilimci
tarafından kullanıldı. Bu sözcük 1878 yılın­ da Londra’da Folklore Society adlı dernek kurulunca
yeni bir bilim dalı­ nın adı olarak bütün dünyaya açıklandı. Bu tanım daha, sonraları İskandi­ nav,
Rus, Portekiz ve İspanyol bilginlerince kabul edildi. Fransa’da halk gelenekleri karşılığı olarak
bir süre daha Traditicn Popularie, İtalya’da Tradizioni Populari deyimleri üzerinde duruldu.
Almanlar ise uzun sü­ re Folkskunde sözcüğünü kullandılar. Fakat folklor sözcüğü bugün artık
benimsendi ve bütün dünyada yaygınlaştı.
Ülkemizde de halkbilimi konusunda çeşitli kavramlar ortaya atıldı, tartışıldı. Ancak bu
tartışmaların başlamasından bu yana, bu alanın net­ leşmesi anlamında fazla bir yol katedilemedi.
Bu konuda Türkiye’de ilk yazılar 1910’lu yıllarda yazıldı. Günümüze kadar da çeşitli kişi ve kurum­
larca gerek kuramsal anlamda ve gerekse araştırma-derleme niteliğinde çalışmalar yürütüldü. Ancak
bunların sistemli, örgütlü bir bütünlüğünden ve net bir dünya görüşünden kaynaklandığını söylemek
mümkün değil. Çağ­ daş dünya görüşünü savunduğunu söyleyen kişi ve yapıların, çalışmaları ayrı ayrı
ve sistemsiz, örgütsüz yürütmesine karşılık egemen sınıflar çok daha bilinçli bir politika
izlediler, izlemekteler.
Uygulanan bu politikanın amacına geçmeden önce konuyu yazının ge­ nel çizgisi elverdiğince somuta
indirgemek yararlı olacaktır.
Halkbiliminin kapsamında şunları sıralamak mümkün:
1 — Halk Edebiyatı,

2 — Halk Müziği,
3 — El sanatları,
4 — Halk tıbbı,
5 — Halk mimarisi,

6 — Halk giysileri,

7 — Halk oyunları,

8 — Halk inançları,

9 — Halk sporu,.
Bu kaba sıralama ayrıntıya inildikçe genişletilebilir.

Her toplumsal yapıda egemen sınıf ve üreten sınıf için ayrı ayrı dün­yalar, yaşam tarzları
olmuştur. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi üretim içindeki yerleri farklıdır. Bu yapının kültürel yaşama, sanata yansıması
da aynı farklılığı içermiştir. İki ayrı sanat anlayışı, iki ayrı kültürel de­ ğerler toplamı
vardır. Konuyu bu genel hatlarından halk edebiyatı alt baş­ lığına indirgediğimizde de bu genel
kurallar değişmeyecektir. Bütün-par- ca ilişkisi gereği edebiyatta da halk edebiyatı ve egemen
sınıfların sözcü­ lüğünü yapan edebiyat şeklinde bir gruplaşma, ikili bir yapı görürüz. Halk
edebiyatı genellikle, çeşitli baskı yöntemleriyle tarihte zaman zaman yok edilebildiği gözlenen
yazılı edebiyat ve hiçbir zaman yok edilemeyen söz­ lü edebiyat şeklinde ikiye ayrılır. Egemen
sınıflar yıllarca bir kez olsun ku- lakten kulağa yayılmayı, böylece olayların yorumlarının, değer
yargıları­ nın kuşaktan kuşağa geçişini engelleyememişlerdir. Saray için, Osmanlı Hanedanı için
övgüler düzen bir yığın saray şairinin karşısına :
Şalvarı şaltak osmanlı/Eğeri kaltak osmanlı, Ekende yok, biçende yok/Yiyende ortak osmanlı
anonim deyişiyle Anadolu çıkıyor. Bu dörtlükte ve benzerlerinde gördüğü- müz, tüm bir toplumsal
yapının eleştirisidir. Üretim şekilleri, sömüren-sö- mürülen ilişkisidir. Fransız sarayı hakkında
söylenen şu söz sanırız ola­ yın dünya genelinde de farklı olmadığını gösteren iyi bir kanıt.
«Saraym gerçek durumunu öğrenmek isteyenler, bu konuda yazılan kitapları okuya­ caklarına, o
yüzyılda Paris sokaklarında söylenen türküleri incelesinler. Çünkü o kitaplar birtakım kişiler
üzerine övgülerle doludur. Sokak şarkı­ ları ise saray durumunu bütün çıplaklığı ile ortaya
koyar.»
Halk kendi yaşamını, düğününden cenazesine, uyumasından konuşma- sına, sevgisinden nefretine,
«melemez kuzu»luğundan isyanına dek türkü­ lerde anlatır, ağıtlarda anlatır. Tarlada madımak
topladığını, madımağın ise yedikleri içinde önemli bir yeri olduğunu türküsünde söyler.
Yürü bre Hızır Paşa/Senia de çarkın kırılır, Güvendiğin padişahın/O da birgün devrilir.
dizeleriyle isyanını, umudunu yayar. Gün olur kamanın sapına sedef kakma­ lı işlenir duygular, gün
olur heybe, halı nakışlarına yansır. Yayan giderken omuzlarında biriken karı nasıl silktiğini,
kurtları nasıl kolladığını canlan­ dırır oyunlarında. Tek başına nasıl sevdalı, hep birlikte nasıl
güçlü oldu­ ğunu sergiler. Doğayla içiçe yaşar ve giysilerindeki renklerde yarışır do­ ğaya karşı.
Doğa koşullarım, ağlardaki balıkların hareketini Karadeniz oyunlarında, bir kekliğin bir turnanın
hareketlerini turna barı, keklik oyun­ larında görmek mümkün. Semahlar ise alçakgönüllü, dost,
sabırlı, bilge insanların güzelliğini yansıtır. Canlı, üretken, yenilenen yaşantı üretim
araçlarının yetkinliği elverdiğince, oyasından cepkenine, takısından kilimine değin el saatlarında gözlenir. Kısaca yaşamını sanatına, kültürüne yansıtır. Tüm bunların ve benzeri olguların büyük bir titizlikle ve sabırla değerlendirilip gelecek  kuşaklara bırakılması ve gelecek çağın kültürü­ nün yaratılması eyleminde birer temel taşı  olarak kullanılması zorunludur. Halkbilimi ve halkbilimcileri böylesi bir görevle karşı  karşıyadırlar.
Konunun bu denli geniş olmasına ve bilimsel bir yöntemle araştırılıp her türlü politikaya karşı
yaşatılması zorunluluğuna rağmen bu anlamda çalışmaların yeterli olduğunu söyleyemiyeceğiz.
Toplumda egemen olan ideolojiler ve olanaklar elverdiğince yapılabilen araştırma ve açıklama­
lar konunun çağdaş yorumunu yapmaya yetmemiş ve netleşmesini sağla­ yamamıştır. Özellikle
Halkevleri ve benzeri yapıların bünyelerindeki ay­ dın kesimin derlemeleri, konunun öneminin
kavraması için kabul edilebile­ cek girişimler olarak kalmışlardır. Halkbilimi araştırmalarının
şimdiye dek somut bir gelişim izleyememesi ve içerdiği önemin gözlerden saklı kalması bazı
nedenlere bağlanabilir. Bu nedenlerin başında çoğu zaman konuya gereken önemin verilmeyişi geliyor.
Bir ikinci etken olarak, araş­ tırma ve derlemelerin tek tek kişi ya da kuruluşlarca yapılması bir
bü­ tünlük içinde, çağdaş dünya görüşünün odağından geçirilerek değerlendi­ rilmemesi, somuta
indirgenmemesi geliyor. Diğer etkenleri ise halkbilimi araştırmalarının bilimsel ve diyalektik bir
yöntemle yapılmaması ve çalış­ maların sergilenmesi için yeterli olanakların olmayışı ya da bu
olanakları yaratmak için bir çabanın olmayışı şeklinde sıralamak olası. Bu tür ne­ denlerle boş
bırakılan bir alanı, varolan toplumsal yapıda egemen güçler ve onların dünya görüşleri,
politikaları ustalıkla kullanmıştır, kullanmak­ tadır.

YOZLAŞMANIN ASIL NEDENİ

Anadolu, bulunduğu coğrafi konumundan dolayı yıllar boyunca çeşitli uygarlıkların tanığı olmuş,
yıllarca değişik ulusların ya da ulusal azınlık­ ların, halkların yaşadığı bir kara parçası olmak
durumunda kalmıştır. Bu yaşantının günümüze bıraktığı zengin bir kültür birikimidir. Bu kültürel
yapıda Anadolu’da yaşayan tüm halkların maddi yaşamının izlerini gör­ mek mümkünken, burjuvazi,
milliyetçi-şoven bir ideoloji gereği ulusal kültür aldatmacası ile, bunlara sahip çıkmak gereğini
duymuştur. Günü­ müzde tüm kültür konularında olduğu gibi, halkbilimi konularındaki ça­ lışmalarda,
gerici-şoven bir anlayışa hizmet edecek kadrolar tarafın­ dan yönlendirilmek istenmektedir.
Çağdaş yaşamın olanaklı kıldığı tüm araçlar aracılığı ile yürütülen ve temelde, kavgada, kitlelerin
direncini kırmaya yönelik politika kültürel alanda böyle bir uygulamayı gerekli kılar. Egemen kültürün denetiminde olan basın, radyo, sinema, TV, tiyatro,
şenlikler ve benzeri araçlarla tüm kültürel değerler gibi halk müziği, halk oyunları, halkın
yaşamında yer alan olguların hepsi gerçek içeriklerinden tamamen saptırılarak, üretim sistemine
uygun düşen kültür politikası ge­ reği yozlaştırılmaktadır. Bu yozlaştırma içerikte olduğu kadar
biçimde de açıkça gözlenir. Halk giysilerinden, motiflerinden yararlanılarak modern sanatın
oluşması hızlandırılır (!), halk müziğinden esinlenilerek türk ha-
,fif müziği oluşturulur(!), doğu illerinin ve başlıbaşına bir halkın malı olan türkülerimiz,
ağıtlarımız, bol ağlatılı türk filmleri ile yıldız oluveren sanatçılar tarafından icra edilir (!)
ve değişik yörelerin lehçeleri reklam filmcilerimize esin kaynağı olur.
Bu yapılanlara masum bir üretim gözüyle bakmak mümkün değildir. Hepsi daha önce sözünü ettiğimiz
sistemli, milliyetçi-şöven politika gere­ ği gerçekleştirilen olaylardır. Halkların özgün halk
dansları, türküleri, dil­ leri değiştirilerek türkçe sergileniyorsa, bu o halkın köksüz
bırakılmasının gereğidir. Gerçekleştirilen bu çarpıtmalar halk kültürünü kaynaklandığı topluma
yabancılaştırmak ve o toplumu geçmişin olumlu kültür öğelerin­ den koparmak amacındadır.
Toparlarsak, ülkemizde varolan resmî «folklor» ve «kültür» uygulama- sı, ulusal baskıcı ve
asimilasyoncu hakim ulus siyasetini en açık olarak yansıtmakta ve tümüyle bilimsel olmaktan uzak
bulunmaktadır.

HER ZAMAN EN ÜRETKEN KESİMİN, HALKLARIN YAŞAMINI YANSIT­ MAK KONUMUNDA OLAN HALKBİLİMİ BUNDAN SONRA
BU DENLİ YALNIZ BIRAKILMAYACAKTIR.
Ülkemiz koşullarında yükselen devrimci mücadelenin boyutlarıyla doğ­ ru orantılı olarak bu konuda
da programlı ve uzun dönemli, bilimsel bir ça­lışmaya gidilmelidir. Halkbilimi konusunda,
geçmiş kültürün yaşatılma­ sı, gelecek kültürün yaratılması şeklinde önümüze çıkan görevler,
geçmiş ve gelecek üretim şekli ve gelecek üretim şekillerini ve ilişkilerini, bun­ lara denk düşen
maddî ve yaşamı ve kültürel yaşama yansımasını bilim­ sel yöntemle değerlendirip, günümüz
koşullarının tahlilini gerçekleştirip yerine getirmektir. Bu girişimler salt kuramsal anlamda
yürütülmemeli, aynı zamanda pratik çalışmalar ve somut örnekler olarak gelecek için saklanacak
belgeler şekline dönüştürülmelidir. Hepsinden önemlisi halkın yozlaştırılan, asimile edilen
kültürel değerlerine sahip çıkmanın yanısıra bu yozlaşmanın maddî kökenlerim açıklamalı, alternatif
bir yapıyla bur­ juva ideolojisinin zedeleyemediği ilerici-devrimci unsurların, olguların
proletaryanın ve kavgasının çıkarları doğrultusunda bilinçli bir şekilde kul­lanılmalıdır.

 

Sky Bet by bettingy.com