Örnek Resim
Authors YazanTavır Dergisi

Tavır Dergisi

356 Yazılar 0 COMMENTS

891

‘Şarkılar Vize Tanımaz, Efendiler’

Bu sene Almanya’da “Irkçılığa Karşı Tek Ses Konseri”nin dördüncüsü düzenlendi. Avrupa’nın dört bir yanından ücretsiz otobüsler kaldırıldı yine Grup Yorum gönüllüleri tarafından; Akdeniz kıyısı Marsilya’dan, Alp Dağları’nın ardı Viyana Innsbruck’dan ve İngiltere’nin kalbi Londra’dan ve daha pekçok ilden uzun mesafeler kat ederek geldi yine Yorum severler. 20 bin yürek olmaktı bu yılki hedef. Ülkemizde beş şehirde yaptığımız ve milyonlarca insanın katıldığı 30. yıl konserlerimizi, Avrupa’da da her zamankinden daha görkemli bir konserle noktalayalım istedik.

Evet, hedefimiz büyümüştü, ama bu sefer baskılar da büyüdü. Geçen yıl 15 bin kişi gelmişti Oberhausen König Pilsener Arena’daki konsere, bu sene ise 20 bin kişilik hedefimize ulaşacağımıza dair bir şüphemiz yoktu. 8’i Türkiyeli 10 esnafın devlet destekli Nazi çeteler tarafından katledildiğini teşhir ettiğimiz; Türk, Kürt, Alman, Arap ırkçılığa karşı birlik olalım dediğimiz, ırkçı politikalara karşı birlikte mücadele edelim dediğimiz bu konserleri Almanya devletinin engellemek istemesi doğaldı tabi. Halklar arası, özellikle de yabancılara karşı, düşmanlığı körüklemenin bir devlet politikası olduğunu hep söyledik. Ülkemizdeki faşizmi insanlara anlattığımız gibi, emperyalist devletlerin Ortadoğu halkları başta olmak üzere bütün halklara çektirdiklerini de anlatmamız gerekiyor.

Onlarca söyleşi planlanmıştı, Almanya başta olmak üzere bütün Avrupa’da. Onbinlerce afişimiz vardı Avrupa’nın bütün şehirlerinin duvarlarını donatacağımız. En önemlisi ise binlerce yürek vardı bizimle çarpan; bu büyük konseri mümkün edecek Grup Yorum gönüllülerimiz vardı yine.

Aylar öncesinden başladı konserin çalışmaları, bizler de Grup Yorum olarak, yaklaşık bir ay öncesinden Avrupa’ya gidip, bu çalışmalara dahil olacaktık. Derneklerde, üniversitelerde, kafelerde halkla söyleşiler yapacak, insanlara bu konserin önemini anlatacaktık. Almanya devleti yapılan vize başvurularının hepsini reddedince, sadece bir Yorum üyesi Almanya’ya gidebildi. Grup Yorum’un Almanya’da yaşayan üyesi İhsan ile birlikte bir yandan konser çalışmaları yaparken, bir yandan da vize yasağına karşı bir kampanya yürütüldü. Oradaki dostlarımızın yardımıyla Alman kamuoyuna taşıyabildik vize yasaklarını ve Alman Sol Partisi’nin de desteğiyle teşhir ettik bu hukuksuzluğu.

***
İki Yorum elemanı ve her seferinde yanlarında oturup onlarla birlikte konseri anlatan Yorum gönüllüleri bir söyleşiden ötekine dolaştı. Çok kişiyle tanıştı, konuştu ve görüş aldılar. Alevi derneklerinde yapılan söyleşilerde halkın Türkiye’deki faşist iktidara ne kadar öfkeli olduğunu tekrardan gördük, çünkü onlar vatanlarından uzakta yaşıyor olsalar da şuan, bir parçaları hala kendi topraklarında. En çok karşılaşılan soru; Yorum’un, özellikle de seçim sonrası, ülkemize dair umutlu olup olmadığıydı. Aldıkları cevap ise çok net ve tatmin edici oluyordu, tek yolun mücadeleden devrimden geçtiğini anlatıyordu her seferinde Yorum. İnsanlar umut aldıklarını dile getirdiler birçok kez, devrimcilerden aldıkları umuttu bu. Yorum’un ne kadar halklaşmış olduğunu bir kez daha gördük Almanya’da, her yerde çok sıcak karşıladılar. Soru yağmuruna tuttular her söyleşi sonrasında, sıcak sohbetler gelişti derneklerde.

Konser tarihi gittikçe yaklaşıyordu ve emperyalist Alman devleti, Yorumculara vize vermemekte ısrar ediyor. Hatta üyelerinin bir kısmına Schengen yasağı koymak için işlem başlatmıştı. Buna cevap olarak Avrupa Yorum’u kurarız dedi Yorum. Peki Alman devleti bilmez mi Yorum’un halk olduğunu? Bilmiyorduysa da şimdi öğrenmiş olurdu.

Yorum’un müzisyen dostlarından ve Yorum üyesi Bahar’dan oluşan 5 kişilik bir grubun vize aldığını öğreniyoruz. Konsere gitmek üzere İstanbul’dan havalandılar. Fakat Düsseldorf Havalimanı’nda vizeleri olmasına rağmen gözaltına alındılar ve yaklaşık 8 saatlik sorgudan sonra sınırdışı edildiler. Mevzubahis Türkiyeli devrimciler olunca Almanya Devleti’nin ne kadar pervasızlaştığını, kendi yasalarını çiğnediğini gördük. AKP faşizmiyle işbirliği içinde olduklarını bir kez daha gözler önüne serdiler. Bizler, devrimciler, bunların demokratlığının lafta olduğunu her zaman söyledik, ama burjuva demokrasisini toz pembe görenlerin gözünü bir nebze de olsa açtı bu konser süreci. Kafa kesen IŞİD militanlarını dahi ülkeye alan Alman emperyalizmi, yüzlerce kez ülkeye girip konserler vermiş devrimci bir müzik grubunu ülkesine almamıştır, çünkü bizlerin silahı onları daha çok korkutmakta; yani düşünce ve fikirlerimiz.

***
Konserin bir hafta öncesinde tüm müzisyen ekibi toparlanmıştı. Çoğunluğu Yorum sevenler, geçmişte de birlikte çaldığımız dostlarımız ve eski Yorum üyeleri… 14 Kasım günü 30’a yakın üyeden oluşan bir Avrupa Grup Yorum’la çıkılacaktı. Beş gün beraber çalarak, kaynaşmıştı ekip, repertuarı eksiksiz çalıştı. Coşkuluydu, yaptığı işin önemini çok iyi kavramıştı, her şeyi göze alarak bir araya gelen bir ekip oluşturulabilmişti Almanya’da da. Kimi okulundan, kimi işinden feragat ederek, kimi rahatsızlıkları olmasına rağmen bir oldu tüm ekip.

Gelelim o büyük güne. Herkeste tatlı bir telaş, ama biraz da kaygı. “Paris katliamı var, konser tehlikeli; Yorum gelemedi, konser olmayacak” söylentileri yayılmıştı Almanya’da. Bazı radyolarda konserin iptal edildiğine dair yalan haberler yapılıyordu. Henüz bir gün geçmemişti Paris katliamından; korkup, kaygılanıp, gelmeyen bir sürü insan demekti bu. IŞİD çetelerinin benzer katliamları Almanya’da da yapacağı korkusu hakimdi insanlarda. Bu katliam öfkemizi daha da arttırmıştı egemenlere karşı, yüzden fazla halktan insan katledilmişti. Bizi tam olarak neyin bekleyeceğini kestiremiyorduk, bu nedenle yoğun önlemler aldık biz de… Bir yandan da Fransa ve İngiltere’den otobüslerin gelemeyeceği haberi ulaşmıştı bizlere ki bunun da asılsız olduğunu öğrendik. 20 bindi hedefimiz ama olumsuzluklara bakarak daha düşük bir katılımın olacağını düşünüyorduk haliyle. Saat 17.00 olmuştu artık ve sahnenin arkasında herkes hazır bekliyordu. Perdenin kenarından bakınca salonun alt kısmının tamamen dolduğunu görmek bizleri çok rahatlatmıştı o anda. O gün oraya tek bir izleyici dahi gelmiş olsaydı, program yapılacaktı eksiksiz, o konuda emindik ama binlerce insanın sahiplendiğini görmek bambaşka bir duyguydu bizler için. Kızıldere şarkısını kitleyle sahne arkasından söyledikten sonra Yorumcu iki arkadaş sahneyi aldı, “Şarkılara Vize Koyamazsınız” diyerek kısa bir konuşma yaptı ve ardından sahneye diğer arkadaşları davet ettiler. Çok coşkuluydu kitle. Sahnedekiler de çok heyecanlıydı, çünkü o gün orada bir tarih yazılıyordu.

Mey, zurna, bağlama, akustik gitar, davul, trompet, trombon, basgitar, e gitar, yan flüt ve keman, eksiksiz bir ekip vardı sahnede. Kemanda Alman dostumuz Eva ve yanında bir söyleşi esnasında tanıştığımız 11 yaşındaki en genç Yorum gönüllüsü vardı sahnede. 15 kişilik de güçlü bir koromuz vardı bizimle sahneyi paylaşan. Güleycan’la başladı konser. Ses sistemi sorunlu olmuş olsa da, bir çuval inciri berbat edemedi, çünkü bizleri sahiplenen 7 bin kişilik bir kitle vardı karşımızda. Yani bir halk korosu… Alışıldığın dışında ‘Geçti Dost Kervanı’ türküsünü hep beraber söyledik sadece çalınan bağlama eşliğinde.

Bütün engelleme girişimlerine rağmen bizleri Oberhausen’de yalnız bırakmayan İspanyol rapçı Pablo Hasel de adalet savaşçıları için yaptığı şarkıyı söyledi. Dans gösterisi ve konuşmaların da olduğu programda coşku hiç eksik olmadı.

4 saati aşan konser Çav Bella’yla noktalandı. Her şey beklediğimizden de güzel geçmişti. Belki 20 bin kişi gelmemişti ama; çok değerli, her şeye rağmen Yorum’u sahiplenen, 7 bin kişilik bir kitle gelmişti. “Irkçılığa karşı tek ses, tek yürek” olmak için gelmişti.

Bir kez daha tarih yazılmıştı 14 Kasım’da, yine bir ilki gerçekleştirmiştik belki de.

Evet, sizce de öğrenmiştir değil mi, Alman devleti türkülerin susmayacağını?

1038

ADALET İSTİYORUZ… AND OLSUN ŞART OLSUN AHIMIZ MAHŞERE KALMAYACAK. HAK YERİNİ BULACAK.

Fransa’da karikatüristler, İslamcı örgüt tarafından öldürüldükten sonra, nefreti nefretle kaldıramazsın… diye akıl vermişti bazı TV programcıları. Bu düşünce tek başına programcının bireysel düşüncesi de değil. Birçok yazar, araştırmacı, profesör aynı şekilde düşünüyor.

İslamcı örgütlerin katliamcılığı yıllardır devam ediyor. Onar onar, yüzer yüzer katlediyorlar. Bombalı araçlar patlatıyorlar. İslamcı örgütlerin hiçbir adalet kıstaslarının olmadığını biliyoruz, işkence, tecavüz, katliam yaparlar arkasından da Allahu Ekber nidaları atarlar. Bu örgütleri besleyen de esas olarak yine Amerika, Fransa, Almanya… Buna karşılık ne yaparlar, birkaç kısa televizyon programda söz edilir ya da edilmez. Reyhanlı’da El Kaide’nin patlattığı bomba unutturuldu, hiç kimse ondan söz etmiyor artık. Ama aynı İslamcı örgüt Avrupa’da birini öldürdüğünde, işler değişiyor. Çünkü orada “kıymetli bir kurban” öldürülmüş oluyor.

Ama sorun şu, Fransa’daki karikatürcüleri öldürenlerin peşinden sürek avı başlatan bir ordu gitti. Ve insan avı başlattılar. Bir anda bütün yasalarını hiçe saydılar, hiçbir kanun tanımadılar. Hatta rehineleri bile öldürdüler. Kapitalizm böyle bir nefretle, böyle bir kinle saldırıyor halklara. Dünyanın gözü önünde yaşanan bu insan avını canlı yayınlarda izlettiler. Avrupa’da demokrasiden bahsedenler bu insan avını aklından çıkarmasınlar. Fransa’nın Cezayir’de döktüğü kan nehirler olup akmıştır. Nato’dan önce davranıp Libya’yı bombalayan da Fransa’ydı. Yani masum, şirin bir Paris yok karşımızda. Eyfel’in ışıltıları altında romantik gezilerin başkenti değil Paris. Yüzlerce yıldır Afrika ve Ortadoğu’da en çok kan döken ülkedir. Televizyon programcıları bunu unutturuyorlar. Neymiş, Fransa Müslüman halka en çok olanak tanıyan ülkeymiş… Tanıyacak tabi… Yüzlerce yıl sömürdüler ve köleleştirdiklerini Fransa’ya hizmetçi olarak getirdiler. Milyonlarca Afrikalı şimdi Fransa’da yaşıyor. Fransa hak vermek zorunda. Yoksa ayaklanmalar patlıyor. Kimse Fransa’nın demokratlığından bahsetmesin.

İşte o Fransa öyle bir kinle insan avı başlattı ki, aklımızdan çıkarmamamız gereken yer orasıdır. Nereden geliyor bu öfke. Karikatürcülerin intikamı değil sadece. Yüzlerce yıllık egemenliğin öfkesidir. Ortadoğu’da, silah verdikleri İslamcıların, yüzerce kişiyi katletmeleri Fransız egemenlerini umurunda bile değildir, tersine sevinirler çünkü büyük paralar kazanırlar. Ya da Paris’de bile bir sürü cinayet işleniyor. Ama Paris’in ortasında “kölelerin” efendilerine silah çekmesi… İşte Fransız egemenlerini ve dünyanın büyük devletlerinin patronlarını öfkelendiren budur. Sıradan bir cinayet değildi bu. Nasıl cesaret ederler bir Fransız vatandaşına silah çekmeyi… Kölecilikten beri devam eden, kölelere karşı olan kinlerini anında gösterdiler. Büyük bir sınıf kiniyle, dünyanın bütün egemenleri birleşti. Aralarında ne kadar husumet olsa da, halka olan kinleri, halka olan düşmanlıkları onları birleştiriyor. Hiçbir yasa, kural tanımıyorlar. Egemenlerin bu kini, bu öfkesi Nazileri doğurmuş, Hitler’in önderliğinde 44 milyon insanı katletmişti.

Nefreti nefretle çözemezsin diyenler, bunu öncelikle Fransız devletine söylemeli. Benzerleri ülkemizde de yaşanmıyor mu? Sivas katliamı, ülkemizin en değerli yazarları, aydınları diri diri yakıldı. Tek kişiden hesap sorulmadı. Daha sonra milletvekili oldular. Sivas Katliamı nasıl çözülecek. Yüzleşerek mi?

Kiminle yüzleşeceksin? Nasıl yüzleşeceksin? Yüzleştin diyelim, ne soracaksın? En önemlisi 35 aydınımızı yakanlara Ne yapacaksın?

Yüzleşmek lazım diyenler düşünmeden konuşuyor. Bu soruların hiçbiri aklına bile gelmiyordur. Yüzleşmek dedikleri unutmaktır. Düzenin yasaları bile, bu “demokrat” yazarlardan daha ileri, en azından ceza verilmesi gerekir diyor. Anayasasında bile bu cinayetlerin, bir cezası var.

Aydınlarımız, sanatçılarımız, hiçbir anlama gelmeyecek kavramları uydurarak, kendileri sorumluluk almaktan kaçıyorlar. Bu suçlar cezasız mı kalsın. Mahkemeler yıllardır tek bir kişiyi bile cezalandırmadı. Ülkemizde halka karşı işlenen hiçbir cinayetin hesabı sorulmadı. Düzen, halkı daha çok sömürmek ister. Köle gibi çalışmasını ister. En küçük bir başkaldırıyı, ihanet olarak değerlendirir. Tayyip’in dönüp dönüp Berkin Elvan demesinin nedeni de budur. Büyük bir öfke duyuyor, büyük bir kin duyuyor. Çünkü Berkin Elvan milyonlarca insanın duygusunu, düşüncesini Tayyip’e karşı birleştirdi. Tayyip iktidar koltuğuna, çıkarlarına yönelik en küçük bir tehdide bile tahammül edemez. Nasıl ki Fransa da, güpegündüz insan avına çıktılar. Aynısını Tayyip Haziran ayaklanması sürecinde yaptı. Dünyanın başka ülkelerinde de zenginlerin saltanatını koruyan iktidarlar, halka düşmandırlar. Halk onlara göre, onların ayak işlerini yapacak olan kulları, köleleri olmalıdır.

Berkinleri katlettiler, Hasan Feritleri katlettiler, milyonlarca gaz bombası atıyorlar… Maden kazalarında yüzer yüzer katlediyorlar. Biz hesap istediğimizde de, Barış… diyorlar. Halkın kanı ne zaman dökülürse, koro halinde “BARIŞ” diyorlar. Nefreti nefretle kaldıramazsın, yüzleşmek lazım diyorlar. Hiçbir zaman aydınların, katliam yapan devletin kapısına dayanıp, yüzleşmeye çalıştığını görmedik. Sadece bu gidişata dur demek isteyenleri durdurmak için uydurulmuş bir kavramdır “yüzleşmek.”

“Kapitalizmin para için işlemeyeceği cinayet yoktur. Yüzde on garantili kar her yerde kullanılabilir. Yüzde 20 de kızışan, yüzde elli de delice bir cesaret gelir. Yüzde yüzde tüm insani yanları ayakları altına alır. yüzde üçyüzde, işlemeyeceği cinayet yoktur, darağacı pahasına bile olsa… ” İşte Tayyip Erdoğan’ın ve egemenlerin ruh hali böyledir. Bedeli ne olursa olsun sömürmek istiyorlar.

Biz, hayaller âleminde yaşamıyoruz. Bütün tarih boyunca sanatçılar, zalimlere, egemenlere karşı öfkeyle yazmış söylemişler. “ok gıcırtısından, düşman kanından, çizmem dolup, şalvar ıslanmalıdır” demiş Köroğlu.

“Biri yer biri bakar, Kıyamet ondan kopar” demiş Ruhi Su…

Bu ülkenin aydını, sanatçısı da halkın yanında olmalı. Hak yerini buluncaya kadar adalet istemekten vazgeçmemeli. Halkla birlikte “ADALET İSTİYORUZ” alıncaya kadar mücadele etmeye devam edeceğiz… diyebilmelidir. Aydının görevi halkın öfkesini yumuşatmak olmamalıdır. Halk fırsatını bulduğunda hesap sorar zaten. “yüzleşmek lazım” “Nefretin diliyle konuşmamak lazım” gibi halkı uyutan olmamalıdır. Böyle yaparak, Zalimlere, egemenlere hizmet eder. Böyle yapmamalı, aydının yeri halkın yanıdır.

ümit ilter…

feda destanı’ndan…

Ne zaman dara düşse halk
Önce döşünü döver biçare
Döver ha döver
Döver ha döver
Sonra kaldırıp
başını örgütler yumruğunu
Ve o yıldızın avkında
Çekip adaletin kılıcını
Vurur ha vurur
Vurur ha vurur
Kirana dek bahtının zincirini…

RUHİ SU

ATASÖZÜ

Dinleyin arkadaşlar bir atasözümüz var
Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar

Kıyamet dedikleri ha koptu ha kopacak
Yoksuldan halktan yana bir dünya kurulacak

Görmüşler ileriyi atalarımız demek
Herkese yeter dünya herkese yeter ekmek

ENVER GÖKÇE

AND OLSUN ŞART OLSUN
Ben
Böyle
Taşların
Çukurların
Içinde
Kalmışsam
Yalnızsam
Hor
Görülmüşsem
Arkasızsam
Ve
Böyleyse
Bahtı
Siyahım
Yemin
Kasem
Olsun
Ve
And
Olsun
Şart
Olsun
Yerde
Kalmaz
Ahım

598

Öfkeliyiz, hem de çok… Hem de matem tutmaya vakit kalmadığından; sevdiklerimizin, büyük insanlık ailesinin acısını bir kenara bırakacak kadar… Öfkeliyiz…

Büyük katliam haberleri televizyon ekranlarından geçiyor. Sorumlusu emperyalizm olan yeni yeni katliamlar izliyoruz. Ankara’da, Şarm El Şeyh’te, Paris’te, Diyarbakır’da… O kadar çok ölen oluyor ki… Gün içinde sessiz sedasız gidenlere bakamıyoruz bile… Oysa emperyalizm hergün öldürüyor. Her gün birimizi ve hatta onlarcamızı ve hatta yüzlercemizi alıyor aramızdan… Genç, yaşlı, çocuk vs demeden; öğretmen, bilim insanı, doktor vs bakmadan; hep alıyor. Doğası gereği… Emperyalizm savaşlarla yönetmeye çalışıyor. Derinleşen ve boğazına sarılan krizi savaşlarla ve katliamlarla püskürtmeye çalışıyor. Kuzu kuzu söz dinleyen işbirlikçi menfaattarlarıyla, yetiştirdikleri terör örgütleriyle korkuyu hakim kılmak istiyor tüm halkların üzerinde.

Korkuyu yaymak, ölümleri-sayıları kanıksatmak… Sonuç? Tek bir sonuç istiyorlar, cepler dolacak. İstikrar dedikleri bundan ibaret, terörle mücadele edilmeli dediklerinin altında bu yatıyor. Zirveleri bunun için yapıyor, birliklerini bunun için koruyorlar. Bunun için ölüyor ve bunun için hiç aralıksız öldürüyorlar birer ikişer, yüzer biner…

Ve istiyorlar ki kimse sesini çıkarmasın. Oldu… Kafamızı gömüp toprağa görmeden, yorganın altında sessizce, sırtımızı dönüp umursamadan yaşayıp gidelim. Onca ağır katliamın sorumluluğunu tüm halklara, “insanlığımıza” atıp kurtulmaya çalışıyor. Ne diyorlardı: “Hepimiz suçluyuz”. Kim verdi tırlar dolusu silahı, kim eğitti kamplarında, kim yetiştirdi, kim doyurdu karınlarını katillerin. Kim dedi, yürü ya kulum… İnsanlık mı? Yok, yok öyle yağma… Yapıyorsunuz, katlediyorsunuz, yok ediyorsunuz, yıkıyorsunuz… Hesabını da vereceksiniz. Kaçamazsınız. Bugünden kiraladığınız uzay gemilerinizle uzaya mı gideceksiniz. Dünyanın değil, evrenin hangi köşesine gitseniz bulur sizi o insanlık… Bulur ve sorar hesabını, yerde kalmaz insanlığın ahı…

Ne için yapılıyor onca katliam… Kimilerine göre din için… IŞİD gibi, El Kaide gibi örgütlerle ayrıştırarak, parçalayarak öldürüyor. Hem öldürüyor hem de halkları birbirine düşman etmeye çalışıyor. Sonra kendi beslemesi örgütlerle “savaşıyoruz” yalanlarıyla kanlı ellerini temizlemeye çalışıyor emperyalizm.

Oysa yıllarca aynı şeyi yapmadı mı, belki böyle bir anda yüzlerle ifade edilmedi ölenlerin sayısı. Belki biranda bu kadar yakıcı olmadı, bu kadar korkutucu görünmedi gözlere… Ama yıllarca öldürdü… Bombalarla, füzelerle, yozlaştırma – asimilasyon politikalarıyla, tecritle öldürdü… Hem de çok. Hala da devam ediyor. Hem öldürdüler hem de sonrasında binbir türlü yalanla, lafazanlıkla yeni yeni katliam planlarının, sömürü ve yağmalama politikalarının malzemesi haline getirdiler bu katliamlarını…

İşte yıllardır sürgit devam eden bu politikalarının sonucudur Paris’te yaşananlar da. 132 kişi katledildi Paris’te… Ve yüzlerce kişi yaralandı. Genç, yaşlı, Fransız, Türk… bakılmadan… IŞİD gibi katliamcı örgütleri beslerken, ezilen halkların üzerine salarken düşünemediniz mi? Ha, yoksa kendi halkınız da mı umurunuzda değil? Halkı hedef almayan eylemleri sadece devrimciler yapar. Emperyalizmin ise halkı hedef almayan tek bir eylemi yoktur. Terör listeleri çıkarır ve devrimci insanların başına ödül koyarlar. Sokak ortasında ve hatta evinin içinde vururlar gencecik insanları. Sonra mağduru oynarlar. Irak’tan Afganistan’a, Afrika’dan Filistin’e, Somali’ye, Suriye’ye… oluk oluk kan akıtmadan bıkmıyor emperyalizm. Yalnız o kadar temizlik düşkünü ki, elleri kirlenmesin de aman yüzüne kan gelmesin diye örgütler kuruyor. Ama nafile…

Bu çekilen tüm acılar, halkları birbirine yaklaştırıyor biryandan. Sadece kültürel yakınlık değil, acılar birleştirir halkları… Fransız halkını Müslümanlara düşmanlaştırma oyunu tutar mı tutmaz mı bilemeyiz ama en nihayetinde emperyalizme karşı dökülen kanların hesabı birleşir. Akan kan nehirleri aynı denize dökülür.

Bizim ülkemizde de çok gördük kanlı günleri. Kürdistan oluk oluk kan akıyor… Maraş’tan, Çorum’dan, Sivas’tan, hapishanelerden, maden ocaklarından, tersanelerden… Akmaya da devam ediyor. O denize ulaşıyor çocuklarımızın, gençlerimizin, işçilerimizin… akan kanı… Akan kan korkumuzu alıp götürüyor, sabrımızı da… Geriye bir taş gibi öfke kalıyor ve bir de toprak gibi sevgimiz… Düşmana öfke, dosta sevgi… Büyüyor… Acılarımız gibi buluşuyor umudumuz… Dinine bakmadan, milliyetine bakmadan, farklı kültürleri zenginlik sayarak, farklı dilleri zenginlik sayarak birleşiyor. Ve bu savaşı başlatanlar, can çekişmeyi başlatanlar değil; halkların kardeşleri kazanacak… Savaşa savaşa…

530

Umut seçimlerde değil, halkın ellerindedir,
Umut halk meclisleridir

Son seçimlerde halkın bir kesimi hayal kırıklığına uğrarken, iktidar da beklemediği oy artışı karşısında hayretlerini gizlemedi. Özellikle aydın, sanatçı kesim şaşkındı. Önemli bir yakını vefat etmiş gibi yas tutanların ön safında aydınlar, sanatçılar edebiyatçılar vardı. Hatta ülkeyi terk ettiğini açıklayan bile oldu. 5 ay önceki zafer sarhoşluğunun ardından kısa süre içinde ruh halinin bu kadar değişmesinin nedeni nedir? Seçimlerden önce memleketin hali neydi ki, seçimlerden sonra ne oldu?

Seçim sonuçlarına neden şaşırıyorlar? 7 Haziran seçimleri gerçekten zafer miydi? En büyük yanlışları milletvekili seçimlerine büyük anlamlar yüklemelerdir. En büyük suç da seçimin bir kurtuluş gibi gösterilmesidir. AKP biraz oy kaybedince sevinç çığlıkları attılar. Oysa seçimlerden önce de AKP’nin halka karşı saldırılarını arttıracağını görmemek için kör olmak gerekirdi. Ama halk seçime çağırıp umut veren partiler ve onları destekleyen aydınlar devlet ve faşizm gerçeğini yok saymışlardı.

Ülkemizin sanatçılarının, aydınlarının kaderi midir böyle yanılmak? Dünyada faşizme karşı, emperyalizme karşı güçlü tavır alan aydınları biliriz. Oysa ülkemizde böyle bir aydın tavrı, aydınların faşizme karşı güçlü direniş geleneği yoktur.

“Ülkemiz tarihsel olarak, kapitalizmin kendi doğal yatağında gelişmediği, bu nedenle de güçlü bir burjuvazinin oluşmadığı bir ülke. Dolayısıyla burjuva aydınının besleneceği kent kültürü de yok denecek kadar zayıftır. Batıda kapitalistleşme sürecinin başlangıcıyla birlikte, giderek artan biçimde düşün, sanat, edebiyat vb. alanlarda çağa damgasını vuran ve bugün hâlâ anılan ”burjuva aydın” tipini ülkemizde bulmak olanaksızdır. Tarihsel, sosyal, kültürel şartların sonucu olarak burjuvazi (ve aydını) tarihsel misyonundan kopuktur. Bu böyleyken, bizim gibi bağımlı bir ülkenin ”güdük” burjuvazisinin ”güçlü” aydınlar yaratması da olanaksızdı. Her ne kadar bu misyona soyunanlar olmuşsa da bunu başaramamışlardır. Doğallıkla ülkemizde, bir toplumsal grup olarak burjuva aydın kategorisinden söz edemiyoruz.” (Haklıyız Kazanacağız)

Aydınlarımız işte bu sınıfsal karakterlerinden dolayı seçimlere bel bağlarlar. Bu nedenle tutarlı bir çizgileri yoktur. “halkın, gözü, kulağı, dili olmaları gerekirken, kör, sağır, dilsiz rolü oynayanlar, belki kendilerine aydın diyebilirler, ama, halkın gözünde böylelerinin hiçbir değeri yoktur. Aydın olma misyonundan çok uzak, ama aydın sıfatı taşıyan bir yığın insanın, halka ve halkın mücadelesine ne kadar zarar verdiklerini, baskı dönemlerinde yılgınlık tohumları saçtıklarını, resmi ideolojiyle aynı sesi veren bir koro oluşturduklarını görüyoruz. Ama bunu yadırgamıyoruz. Çünkü yurtsever ve demokrat olmanın hiç de kolay olmadığı, bunun bile bir bedelinin olduğu ülkemizde aydın olmanın da yüklüce bir bedeli var. Sorun bunu göze alamamaktan kaynaklanıyor. Halkı ve egemen sınıfları birbirinden ayıran uçurum her gün biraz daha derinleşirken, aradaki köprüler de birer birer atılıyor. Aydınlar ise hâlâ arada duran köprülerden biri olma isteğinden kurtulamıyorlar. Geleneksel tavırlarını her şeye karşın daha fazla sinerek sürdürüyorlar.”

Haklıyız Kazanacağız isimli kitaptan uzun bir alıntı yaptık. Aydınlara dair yapılan tespit ülkemizdeki faşizme karşı aydınlarımızın tavırsız kalışını anlatıyor. Onlarca yıldır değişmedi Aydınların tavrı. Askeri cuntalar gelmiş, yüzbinlerce insana işkence yapılmış, binlerce kişi katledilmiş, ama aydınlarımız sessiz. Kör, sağır ve dilsiz’ler…

Küçükburjuva sınıf karakterlerinden dolayı, başka bir alternatifi düşünemiyorlar bile. Seçimlerden umut bekliyorlar. Halkın örgütlenmesi, halkın mücadelesini görmez, hatta hor görürler. Halka güvenmiyorlar. En küçük halk hareketinde müthiş bir heyecana kapılıyorlar ama saman alevi gibi sönüyor bu heyecanları. 2013 Haziran Ayaklanması dönemi bu konda öğreticidir. Çok yakın bir tarihte birçok aydın Taksim Meydanına çıktı, şarkılar yaptı, “Gezi Ruhu”ndan bahsetti. Çok kısa süre sonra AKP toparlanınca Aydınları’da hedef aldı. AKP’nin baskılarına karşı çok hızlı bir şekilde aydınlar saflarını terkettiler. Halkla birlikte göründükleri kısa bir sürecin sonunda yine kendi kabuklarına çekildiler.

Halka güvenmedikleri için, on yıllardır her seçimde umuda kapılırlar ve yine sonları hüsranla biter. Çünkü seçimlerin etkisi kısa sürede geçiyor. Ve çıplak gerçekle, açlık, yoksulluk ve faşizmle baş başa kalıyor ülkemizin aydınları. İşsiz kalmak, konser yapamamak, reklam filminde oynayamamak en büyük ceza oluyor onlara. Çünkü özendikleri burjuvalar gibi yaşamak istiyorlar ama bunun için çok fazla ödün vermeleri gerekiyor.

1 kasım seçiminde de umutlarını seçim sonuçlarına bağlamışlardı. Yine yanıldılar. Seçimler sadece Faşizmin maskesidir! “Tek Yol Seçim” diyerek halkın daha fazla umutsuzlaşması, teslim olmasına yol açıyorlar. Halkımız faşizmi iyi bilir. Amerikalı askerleri 1970’lerde kovarken Faşistler saldırmıştı. Maraş, Çorum, Sivas katliamlarından bilir faşizmi. Martın 16’sında 7 canımızı alanlardan bilir. Gece kapısının kırılmasından, zorla koparılıp alınmasından bilir. Her hakkını istediğinde coplanmasından. Hücrelerde elleri kolları bağlıyı yakmalarından bilir… Böyle ceberrut bir devletin, böyle gırtlağına kadar suça batmış bir devletin, böyle halkın kanını emen, açlığa mahkum eden devletin geleceğini oy sandığına bağlaması düşünülemez. Dünya tarihinde böyle bir şey olmamıştır. Devlet organları seçim sonucuna göre pılını pırtısını toplayıp terk etmezler. Tarihte böyle olmuştu, gelecekte de böyle olacaktır. Bu tarihsel gerçeklere gözlerimizi kapatamayız, unutamayız. Hayal kırıklığının nedeni de budur.

Bizim Caddelerimizde de
Açmaz
Açamaz
Deme
Hiç
Bir
Zaman
Bu
Nar
Çiçeği
Açacaktır
Elbet
Bizim
Caddelerimizde de
Bayram
Olacak
Halkın
üstüne
Böyle
Kalksa da
Faşist
Namlular
Namert
Ellerdir
En
Sonda
Bir
Bir
Kırılacak

Şairin dediği gibi o namert eller bir bir kırılacaktır. Ve seçimle faşizmi yenebileceğine kim inanır? Bile bile aldanmak niye, boş hayallere kapılmak neden? Halkın aydını, sanatçısı, yazarı seçimleri umut kapısı olarak görüyorsa büyük bir cehalet içindedir. “Düşündüğünü bile düşünmeyeceksin” diyor faşizm. Onların düşmanlığı namertçedir. Bu nedenle, seçimlere katılmak, faşizmin seçim sistemini meşrulaştırmaktır. Ona güç vermektir. Kitlelerin kandırılmasına ortak olmaktır. Kitleleri, sandıktan halkın özgür iradesinin çıkacağına inandırmaktır.

Ülkemizde demokrasi, sadece faşizmin tekelindedir. Sömüren emperyalistlere demokrasi vardır. Halk için demokrasi yoktur, faşizm vardır. Halk ise kan bedeli can bedeli haklar kazanmıştır. Kazandığımız hakları korumak için de bedel öderiz. Artık çocukların bile ezbere bildiği bir gerçektir, Türkiye’yi Amerika Yönetiyor!… Çıkacak seçim sonucuna göre Amerika ülkeyi terk edip gitmeyecektir. Amerikan emperyalizmini kovmadan halk için demokrasi gelmeyecektir.

Son 70 yılda ülkemizde ortalama 3 yılda bir hükümetler değişmiş. Madem seçimler “halkın özgür iradesini temsil ediyor” 70 yıldır seçimler yapılıyor neden halk için demokrasi yok o zaman? Bizi sömürenlerin partisi değişiyor ama hep sömürülen biz oluyoruz.

Yazarlar, sanatçılar, yönetmenler, ülkemizin aydınlarını ne yapmalı? Umutsuzca seçime sürüklenen halkımıza ne demeli? Başka çıkış yolu yok mu gerçekten, başka kurtuluş yolu yok mudur?

Spartaküsleri, Bedreddinleri, Pir Sultanları, Dadaloğullarını hatırlayalım. Tarih boyunca egemenler kıyıcı olmuşlardır ve kalleştirler. Her zaman halkları sırtından hançerlemiştirler. Buna karşın, ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, eninde sonunda yok edilmiştirler. En büyük güç her zaman halkın örgütüdür. Osmanlı nice katliamlar yapsa da, sarayları saltanatları yok olmuştur. Emperyalist ülkeler işgal etse de ülkemizi, kurtuluş savaşında yoksul Anadolu halkı örgütlenmiştir. Düşman işgalinden kurtarmıştır ülkemizi. Küçücük ülke Vietnam… Yüzbinlerce kişilik ordular, bizzat Amerika’nın yürüttüğü savaşta Amerika’ya unutamayacağı bir ders vermiştir. Bütün Avrupa emperyalizminin desteğiyle Sovyet halklarına saldıran Alman Faşizmi yok edilmiştir. Çok büyük bedeller ödenmiş 22 milyon Sovyet vatandaşı hayatını kaybetmiş, ama teslim olmamış. Faşizmin başkedine dünya halklarının umudu Kızıl Bayrağı dikmiştir. Binlerce yıllık tarihimiz göstermiştir ki, ne atom bombaları, ne yangın bombaları değildir tarihi değiştiren. Tarihin en yıkıcı ve yapıcı gücü milyonlar ve milyarlarca eldir. Bugün sanatçının görevi bu elleri birleştirmektir, halkı birleşmeye çağırmaktır.

Umut halkın ellerindedir, halk meclislerindedir. Sadece dünyada değil, ülkemizde de olumlu örnekleri var. İlk olarak Gazi Mahallesi’nde kurulan Halk Meclisleri 1996’lı yıllarda onbinlerce kişiyi temsil ediyordu. Barınma sorunu, ulaşım sorunu, yolların yapılması, sağlık vb. birçok sorun Halk Meclisleri komisyonlarında çözülüyordu. Halk çok basit yöntemlerle sorunlarını çözüyordu. Hırsızlık olayları büyük oranda bitirilmişti. Okmeydanı’nda kurulan halk meclisi ise Kadın çalıştıran içkili barlara karşı kampanya yaptı. Ve binlerce kişi, öncülüğünü kadınların çektiği eylemlerle bu tür barlar’ı mahalleden kovdular. Halkın tek çözümü işte bu Halk Meclislerindedir. Halkın aydınları, sanatçıları da kendi meclislerini kurmalıdır. Bugün çalışmalarını sürdüren Sanat Meclisi bu uğurda çalışmalara başlamış ve birçok sanat dalında mücadele ediyor. Berkin Elvan için yaptıkları klip ülke gündemine oturmuştu. Yani sanatçılar çok şey yapabilir, yeter ki isteyelim. Umut sadece kendi ellerimizdedir.

tavir 32-48_Sayfa_09Dişliler ve çarklar arasında yutulanların hikayesini veya başka bir deyişle günümüz gerçeğinin yaklaşık seksen yıl öncesini kendi zamanın çok ötesinde bir anlatımla bize ulaştıran asıl adı Sör Charles Spencer Chaplin olan ancak tüm dünyanın Charlie Chaplin olarak tanıdığı ve 1914 yılındaki “Kid Auto Races at Venice” filminde başrolde canlandırdığı melon şapkalı, bol pantolonlu, dar ceketli, kocaman ayakkabıları ve elinde bastonu ile kendine özgü bir yürüyüşü ile yarattığı “Şarlo” karakteri olarak bilinen Charlie Chaplin’in kapitalizm ve sistem eleştirisini çok başarılı bir şekilde gerçekleştirdiği filmin adıdır Modern Zamanlar.

Filmin açılış sahnesinde kullanılan imge filmin karakterinde önemli bir yer tutuyor. Koyunların sürü halinde hep beraber ağıllarına girmesi ile film başlıyor. Bu sahneye paralel olarak metro istasyonundan yine hep beraber çalıştıkları fabrikaya doğru yürüyen işçilerin görüntüsü belirmeye başlıyor. Bu sahnede tüm koyun sürüsünün içinde, beyaz koyunlar arasında sadece bir adet siyah koyun gözümüze çarpar. O siyah koyun aslında filmimizin kahramanı Şarlo’nun kendisidir.sarlo

Şarlo fabrikada diğer işçiler ile beraber ruh sağlığını ve  beden sağlığını bozacak derecede durmadan çalışan  bir fabrika işçisidir. Şarlo karakterinin yaşadıkları üzerinden filmin aslında anlatmak istediği, Sanayi devriminden sonra gelişen Kapitalizm ile beraber gerçekleşen makinalaşmanın, özellikle işçi sınıfı üzerindeki etkilerini, işçilerin gün geçtikçe yaşadığı ağırlaşan yaşam koşullarını, kapitalizmin yarattığı “öldürücü”, “insanlıktan çıkaran” koşullarını ve ayrıca yine bu sistemin toplumsal etkilerini, olumsuzluklarını  ilk andan itibaren çok güçlü bir şekilde gözler önüne seriyor. Şarlo’nun fabrikadaki görevi durmadan, bıkmadan, usanmadan başında bulunduğu makinanın şeridinden hızlı bir şekilde önünden geçen vidaları sıkmaktır. Makina’nın durmaması ve o vidaların sürekli olarak sıkılması gerekiyordur. Çünkü bir yandan burjuvazinin temsilcisi patron, diğer yandan patronun gözüne girmek isteyen ustabaşı tarafından sürekli talimatlar ve emirler verilmektedir. Bu vida sıkma işleminin “iş bölümü” olarak fabrikada o kadar çok üstünde durulmuştur ki, sürekliliği ve makinanın hızlılığı sonucunda oluşan sinir krizinden dolayı sokaktaki kadının palto düğmelerine kadar vidaya benzeyen her şeyi sıkmaya çalışmaya başlamıştır ve kendini akıl hastanesinde bulmuştur.

Kapitalizme ve yaşanan makineleşmeye karşı Charlie Chaplin’in eleştirilerinin belki de en büyük silahı ve en iyi uyguladığı yöntem olan mizah filmin önemli noktalarından biri. İşçilerin yemek yiyerek geçirdiği zaman kaybını önlemek isteyen patronların otomatik yemek yedirme makinası yapması filmde mizah ile iç içe geçmiş önemli sahnelerden biridir. Yine nasıl çalıştığını ve ne işe yaradığını bilmediği makinanın çarklarının arasına sıkışmasını içeren sahne de hem mizahi yönü hem politik eleştirisi ile önemlidir. ”yemek yemek icin durmayin. rakiplerinizin onunde durun! bellows beslenme makinesi ile artik yemek molalari ortadan kalkacak, üretim artacak, gideriniz azalacak.” Ayrıca bu eleştirilerin içinde en çok 1930’lu yıllarda Amerika’da yaşanan Büyük Buhran yer alıyor. Ve tabii Fordizm olarak nitelendirilen ve Amerika burjuvazisinin isimlerinden Ford markasının yaratıcısı Henry Ford tarafından yaratılan Üretim Bantı sistemine karşı eleştiride filmde yer almaktadır. 71GsvTvP9tL._SL1500_

Charlie Chaplin’nin özellikle üzerinde durduğu, yine filmin önemli bir noktası Devlet – Burjuvazi (Sermaye) arasındaki bağdır. Mizahi bir şekilde bunu en net olarak anlattığı sahne ise hiçbir şeyden habersiz Şarlo’nun  tesadüf eseri eline geçen bir kızıl bayrağı taşıması sonucunda işçilerin yaptığı eylemde tesadüfen kendini en önde bulması ve polisin eylemcilere müdahele etmesiyle de en sonunda kendini komünist bir lider olarak hapishanede bulmasıdır. Burada aslında vermek istediği mesaj, işçilerin hak aramasına karşı her koşulda polisin tahammülsüzlüğü ve burjuvazi ile birlikte olduğunu göstermesidir. Burada şunu belirtmek gerekir, film yayınlandığı zaman Almanya ve İtalya’da yasaklanmış, ABD’de ise filmin komünist propaganda yaptığı söylemlerinden dolayı çok düşük bir gişe yapmıştır.

Chaplin Sistemin sadece işçileri sömüren yönüne değil bunun ile birlikte insanların makinalaştıkça insani değerlerinden uzaklaştığının altını çizer. Bu değerler cesarettir,umuttur ve direnmedir. Filmde bunun örneklerinden biri sokakta yaşanan grev sırasında babası öldürülen  ve kendisi gibi yoksul bir genç kız olan Gamin ile beraber yaşadıklarıdır. Gamin ile Şarlo’nun bir anlamda yoksulluklarını paylaşmalarıdır. Gamin’in yoksulluklarından kaynaklı yaşadıkları birçok olaydan yılması ve bıkması, bir sürü badireler atlamaları sonucunda Şarlo’ya sorduğu “Bunca zahmete değer mi?” sorusuna verdiği cevapta vardır. “Gülümse umudunu kaybetme. Başaracağız.” İnsan ilişkilerine dair yine çarpıcı bir örnekte Gamin’in filmin sonunda Şarlo’nun çalıştıkları restorantta şarkı söylemesini istemesi ve şarkı sözlerini gömleğine yazması önemli bir yer. “Güzel bir kız ve yaşlı bir adam caddede flört ediyorlardı. Adam şişman ihtiyarın biriydi ama elmas yüzüğü kızın gözünü kamaştırdı.”

Filmin sonu ise kapitalizme ve yaşanan toplumsal dezanformasyona rağmen hiçbir şekilde umudunu kaybetmeyen ve yeni bir ufuğa doğru giden elele tutuşmuş Gamin ve Şarlo’nun yürüyüşü ile bitiyor.

Film dönemine göre 1.5 milyon dolarlık büyük bir bütçe ile çekilmiş. Ancak gişe de 1 milyon dolara ulaşabilmiş. Yine o dönem için 10 aylık gibi uzun bir dönemde çekilmiş. Kurgu öncesi 100 km uzunluğunda bir negatif film harcanmış. Filmin İlk senaryosunda sonunda Şarlo’nun sinir krizi geçirip hastahanede delirmesi ile bitirmeyi düşünmüş ancak sonra bundan vazgeçilmiş. Film de insanı hem gerilime sokan hem de eğlendiren meşhur paten sahnesinde ise yine dönemine göre değişik bir teknik kullanılmış. Şarlo’nun paten ile düşeceği yer olarak gösterilen alt katlar çizim ile yapılmış ve çekim ile gerçek bir hava yaratılmış. Filmin bir önemli yanı da Charlie Chaplin’nin filmin sonunda söylediği ve sözlerini bilerek uydurduğu şarkıyı söyleyerek ilk defa bir filmde sesi duyulmuştur. Charlie Chaplin’nin yaptığı son sessiz filmdir. Şarkının sözlerini uydurma sebebi ise Sesli Sinemaya karşı tepkisel olmasından kaynaklıdır. Hiç bir zaman sesli sinemayı benimsememiş aynı endüstrileşme ve makineleşmenin sinemada olmasından rahatsız olmuştur. Şarkının sözlerini uydurmasının sebebi bir tepki olarak görülüyor. Ayrıca Şarlo karakterinin de son filmidir. Daha sonra hiç bir filmde Şarlo karakteri ile yer almamıştır.

Künye

Yönetmen: Charlie Chaplin

Senaryo: Charlie Chaplin

Oyuncular: Charlie Chaplin, Paulette Goddard, Henry Bergman, Tiny Sandford, Chester Conklin

Müzik: Charlie Chaplin

Süre: 87 Dakika

Bir şeyin değerini, onun için feda edebildikleriniz belirler.
Vataniniz için nelerinizi feda edebilirsiniz?
Ateş Geçitleri, vatanları için canlarından bile vazgeçebilenlerin hikâyesidir.
M.Ö. 480. Pers kralı Xerxes, Heredot’a göre 2,6 Milyonluk (1) ordusuyla Yunanistan’ı işgal etmek üzere gelmiştir. Karşısına, henüz savunmaya geçmemiş olan yunanlılari harekete geçirmek ve yunanlılardaki direniş ateşini kıvılcımlamak isteyen Sparta kralı Leonidas ve onun 300 kişilik özel bir birliği çıkar.
Ateş geçitleri bu savaşsın, öncesinin ve Feda fikrinin hangi durum ve koşullarda olgunlaşabildiğinin hikâyesidir.
“Yanıt ver Aleksandros, vatandaşlarımıza zafer kazandıran, düşmanı yenilgiye uğratan şey nedir?”
Çocuk Sparta tarzına uygun kısa bir yanıt verdi. “Silahlarımız ve ustalığımız”.
Dienekes “Bu doğru ama bir şey daha var” diye tatlılıkla ekledi ve “İşte bu,” diye Phobos’un yüksek tepedeki heykelini gösterdi. Korku
İnsanlık tarihi biraz da ezen-ezilen arasında ki savaşın tarihidir. Ve bu savaşta “Korku”; zalimlerin, hükmetmek ve baskı altında tutabilmek için kullandıkları temel silahlardan birisi olagelmiştir. Ve aynı tarih; zalime direnenlerin, onun karşısında korkmadan dimdik ayakta durmalarıdır da.
Etrafı yüzlerce katil tarafından sarılmışken ve biran sonra öleceğini biliyorken dahi “haydi cesaretiniz varsa gelin” yada “Asıl siz halkın savaşçılarına teslim olun” diyenlerdir zalimin korku silahını etkisiz kılan.
Dienekes, “O geceyi hatırlarmısın, Kseo, hani Ariston ve Aleksandros’la oturup korku ve onun karşıt duygusunun ne olabileceğinden bahsetmiştik” diye sordu.
Hatırladığımı söyledim.
Sorumun yanıtını aldım. Yanıtı, tüccar ve Scythia’lı dostlarımız verdi.
Dienekes; ”korkunun karşıtı” dedi, “aşktır”
Bağlılıktır, inançtır, en yoğun ve en saf haliyle hissetmektir aşk. Sorumluluktur, kendini ve çevreni değiştirmek geliştirmektir aşk. Güzel olan şeye duyulan özlem, acı çekenin yanında olabilme arzusudur aşk. Devrimdir, devrimcidir aşk.
Ve Dienekes’in de dediği gibi, eğer korkuysa karşındaki; halkına olan bağlılığın, yoldaşına olan inancın, vatanına karşı olan sevgin ve sorumluluğundur aşk.

Sevdalıdır bu yürekler
Halka,
Vatana
Özgürlüğe
Yaşama sevdalı.
Her çığlıkta
Sevdalıların kanatlanıyor
Yürekleri.
Kanatlanıyor
Onur, ahlak
Ve
İnsana dair
Tüm güzellikler.
“Halkım”
Diyor
“Vatanım”
Diyor,
Seviyoruz seni (2).
Dienekes’in de anlatmak istediği; tamda Hüseyin Çukurluöz’ün yukarıdaki şiirinde çok çok güzel anlattığı işte bu sevdadır. Ve aynı sevda Hüseyin Çukurluöz de de öyle büyüktür ki; 249 gündür aç olan bedenini Vatanı için ateşin ortasına yatırmış ve korkmadan sloganlarla karşılamıştır ölümü.
Korkunun karşıtı olan, Hüseyin’in yüreğinde ki işte bu sevdadır.
Öğretmen yaşlı gözlerle “spartalılara ihtiyacımız vardı. Onlardan elli tanesi şehri kurtarabilirdi.” dedi.
Bruksieus gitmemiz için bizi dürtükleyip duruyordu.
Adam ”Ne kadar hissizleştiğimizi görüyor musunuz?” diye devam etti. “Bilinçsiz bir haldeyiz. Aklımız başımızda değil. Spartalılar hiçbir zaman bu hale düşmez.” Kararmış manzarayı göstererek, “Bu onların cevheridir. Bu dehşetin içinde gözleri açık ve bacakları titremeden ilerliyorlar.
Bruksieus bizi geri çekmeye çalışıyordu. “Elli tanesi”! diye adam hala bağırıyordu, karısı onu ağaçların arkasına götürmeye çalışırken. “Beşi! Biri bile bizi kurtarabilirdi.”
“Tek başına bir mum, devirir geceyi. Tek bir can, neleri neleri devirmez ki?”
Tek başına olmak, tek başına direniyor olmak yenilgi yada eksiklik değildir. Mesele tek başına kalsan bile direnebilecek sevdaya sahip olabilmektir.
“Tek başına” tarih yazma iradesi gösteren ülkeler, örgütler, kişiler, zaten o andan itibaren çoğalmaya da başlamış olurlar” (3) diyor Dayı.
Ve Dayı’nın bu, “Direniş seni çoğaltacaktır” tespitini kim Hamiyet Yıldız’dan daha iyi gösterebilirdi ki bize. “1 Aralık’ta faşistler ellerinde silahlarla geldiler. Basın Yayın’da o sırada bizim sadece bir arkadaşımız var; o da Hamiyet. Hemen tavır koyuyor ve faşistlerin afişlerini indiriyor. Hamiyet’in bu tavrı faşistlere karşı protesto eylemi olarak işgalin gerçekleştirilmesinde büyük rol oynamıştır”(4).
Ateş Geçitlerinden bağıra bağıra bize seslenen öğretmen “biri bile bizi kurtarabilirdi” diyor. Ve o öğretmenin anlatmak istediğini Hamiyet Yıldız 2500 yıl sonrasından gösteriyor: Sen tek başına da olsan başla. Çoğalır sana omuz verenler.
“Bir gece düşümde falanj’la*(bir çeşit yaya savaş taktiği) yürüdüğümü gördüm diye devam etti İntihar. Düşmanla karşılaşmak için bir düzlüğü geçiyordu. Bizden olan savaşçılar her yanımdaydı, önümde, arkamda, her iki yanımda. Bu savaşçıların hepsi kendimdim. Yaşlı halim. Genç halim. Daha sonra falanjı mükemmel yapanın aralarındaki tutkal olduğunu anladım. Onları bağlayan görünmez bir tutkal. Siz spartalıların birbirinizin beynine yerleştirmeye çalıştığınız tüm talim ve disiplinin aslında hüner ya da zanaatı arttırmak için değil, yalnızca bu tutkalı sağlamlaştırmak için olduğunu fark ettim”
“Örgütüm al beni halkımla yeniden yarat”
Hamiyet’i tek başına da olsa harekete geçiren, Hüseyin Çukurluöz’e “Vatanım, Seviyoruz seni” dedirten işte bu görünmeyen tutkaldır. Örgüttür. Ve yazılan onca yazı, söylenen onca söz ve verilen onca şehitler senin de yüreğinde vatan sevdasıyla yoğrulmuş bu tutkal biraz daha sağlam olsun diyedir.
Romanda ki İntihar karakterinin fark ettiği “herkeste kendi yüzünü görmek” bugün büyük ailemizde somutlaşıyor. Kimi yaşlı, kimi genç, ileride ya da biraz daha geride. Ama büyük ailenin her bir ferdinde aynı vatan sevgisi ateşi, ayni mazluma olan düşkünlük, ayni düşmana olan öfke harlanır.
Yürüyüş”te ki bir yazıda, ”Örgütlü insan; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” demenin gücünü taşır” diyordu. Devamında da “İnsanın onuruyla yaşamasının tek yolu devrim; devrimi yapabilmenin tek yolu da halkı örgütlemektir”(5) yazan bu yazı tamda İntihar karakterinin vurguladığı o tutkalın, tüm halka yayılmasını istemek, halkların kurtuluşunun sadece kendi elinde olduğunu ve aynı sevdayla yoğrulmasından geçtiğini anlatmak değil midir?

Kral ”Ölüm şimdi yanı başımızda duruyor” diye konuştu. ”Onu hissedebiliyor musunuz kardeşlerim? Ben hissediyorum. Ben insanım ve ondan korkuyorum. Gözlerim, o an geldiğinde beni yüreklendirecek bir şeyler arar.” … “Bu gücü nereden bulduğumu size söyleyeyim dostlarım! Önümüzde kızıllar içinde duran oğullarımızdan. Evet. Ve gelecek savaşlarda onların yerini alacak olanların yüzlerinden. Ama hepsinden fazla, yüreğim cesaretini; sessizce kuru gözlerle gidişimizi seyreden kadınlarımızdan alıyor.”
***************
Savaş bittiğinde üçyüzler ölüme gittiğinde; o zaman tüm yunan onların buna nasıl dayandığını görmek için spartalılara bakacak.
“Peki, ama leydi, spartalılar kime bakacak? Sana ve şehit düşenlerin eşlerine ve annelerine, kız kardeşlerine ve kızlarına. Eğer onlar sizin kalplerinizin ıstırapla parçalanmış ve kırılmış olduğunu görürlerse; onlarınki de kırılacaktır. Ve Yunan’ınki de onlarla birlikte kırılacaktır. Ama eğer dimdik, gözlerinde yaş olmadan dayanırsanız, yalnızca kaybınıza katlanarak değil bunun kibrini küçümseyerek karşılarsanız ve bunu gururla kucaklarsanız; Sparta dayanacaktır. Ve tüm Hellas da onun arkasında duracaktır.
Sizi, Leydi ve üçyüzler de savaşçıları bulunan hemşireleri bu berbat dava uğruna dayanması için neden seçtiğime gelince, çünkü bunu sizler, ancak sizler başarabilirsiniz.
******************
“Aleksandros devam etti; Çocukluğumuzda öyküsünü dinlediğimiz anne gibi: Aynı savaşta beş oğlunun da öldüğünü haber aldığında, yalnızca şunu sormuş: Ulusumuz kazandı mı? Kazandığını öğrenince kuru gözlerle evine doğru yürümeye başlamış ve şunu söylemiş: Öyleyse mutluyum. Kadınların fedakârlıklarının bizi böyle etkilemesi bu nedenden değil mi –bütünü parçadan üstün tutmak asaleti?”
Ölüm orucu şehidi Gülsüman Dönmez oğlu Sinan’a yazdığı mektupta (6) “Seni canımdan çok seviyorum. Bunun için Ölüm Orucundayım ya… “ diyordu. Aleksandros’un söylediği bütünü parçadan üstün tutma asaletini kim Gülsüman Dönmezden daha yalın daha net bir şekilde gösterebilirdi ki. Canın, can parçan oğluna seni çok seviyorum ve ben senin için ve diğer bütün çocuklar için bütün insanlar için ölüm orucundayım diyen Gülsüman Ana, fedakâr ve devrimci kadına, bütünün mutluluğu adına kendi can parçasından vazgeçişe en net örnek değil midir?
Hapishane görüşlerinde karşılaştıkları onca işkence ve hakarete rağmen kuru gözlerle ve mağrur duruşlarıyla kadınların başardığı, sadece “düşmanı sevindirmemek” değil; Leonidas’ın da dediği gibi onlara bakan herkese umut ve direnç de vermektir. Evladı işkence gören, hapsedilen, katledilen her bir ananın, eşin, kız kardeşin bu dik duruşları öncelikle mücadele içerisindeki devrimcilerin sonrasında da tüm bir halkın en önemli dayanak noktalarından birisidir.
Tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Sabo’nun son anlarında dahi “Eşime, önderime, Devrimci Sol önderine selamımı söyleyin” sözü yada Sevgi Erdoğan’ın eşiyle omuz omuza sürdürdüğü mücadeleyi ve onun ölümünden sonra onun devrettiği bayrağı onurla ve Leonidas’ın söylediği gibi dimdik, gururla taşıdığını biliyoruz.
O Sevgi Erdoğan ki; sırf ismini öğrenmek için gözaltında çocuklarına dahi işkence yapılırken, Aleksandros’un söylediği gibi bütünü parçadan üstün tutma asaletiyle duruyordu dimdik.
O sevgi Erdoğan ki, Uşak Cezaevinde sadece kadınlarımızın olduğu bir direniş adası kurmuş ve düşmanın karşısında dimdik durmuş, yoldaşları Berrin Bıçkılar ve Yasemin Cancı’nın feda ateşiyle tutuşturdukları direnişi Armutlu’ya taşımıştır.
Kral, bir yoldaşın ses tonuyla acelesiz, dostça bir tonda “Onlardan nefret ediyor musun, Dienekes? diye sordu. Dienekes tereddütsüz nefret etmediğini söyledi. “İncelikli ve soylu yüzler görüyorum. Düşünüyorum da, pek çoğu, dostların masasında bir gülümseyiş ve takdirle karşılanıyordur.
Leonidas açıkça efendimin cevabını onayladı. Ancak gözleri hüzünle buğulanmıştı. ”Ben de onlar için üzülüyorum” diye itiraf etti. “Aralarında en soylu olanları şimdi burada, bizimle birlikte çarpışmak için neler vermezdi”
Yürüyüş’ün her sayısında mutlaka bir tane ve hemen hemen her sayısında birden fazla olmak üzere, diğer yayınlarda ve kitaplarda da ısrarla ve sürekli vurgulandığı üzere siper yoldaşı diye düşündüğümüz kişilere, kurumlara, yapılara dair yazılar vardır. Dienekes’in de dediği gibi “Hayır onlardan nefret etmiyoruz, baktığımız yerden bakabilmeleri, bilerek yada bilmeyerek yapılan hataları düzeltebilmeleri için ve bizim durduğumuz yerde yani tamda düşmanın tam karşısında ve dimdik durabilmeleri için çabalıyoruz. Yürüyüşte ki bir yazıda “Dışımızda ki sol ile ideolojik mücadeleyi; Birlik-Eleştiri-Birlik temelinde ele alırız”(7) diyordu. Dienekes’in birlikte savaşılmasına dair duyduğu özlem ve istek bugünün istek ve beklentisinden hic de farklı değil.
Birlik önerilecekse eğer, önce ona karşı birleşecegin düşmanın karşısına ilk sen geçmelisin. Dimdik ve tam karşısına üstelik. Tıpkı Leonidas ve Spartalılar’ın Düşmanın karşısına geçtiği gibi. “Halka ve sola “birleşelim, savaşalım” çağrısı yaparken kendisi pasif ve kendi kabuğuna çekilmiş değildir”(8) diyen büyük aile bunun sayısız örnekleriyle doludur.
İşte bu kraldır, majesteleri. Bir Kral kudretini adamlarını köleleştirerek değil, onları hür kılarak gösterdiği davranışlarıyla gösterir.
Ateş Geçitleri; Vatan, direniş, feda, liderlik gibi değerlerin zamandan bağımsız ve her dönem önemli olduğunu anlatma açısından değerli bir kitaptır. Kral olarak belirtilen karakter önder ve yöneticidir de aynı zamanda. Ve Kral’a addedilen vasıf temelde bir öndere, yöneticiye addedilmiştir.
“Yönetici, önder insan yetkilerine ve konumuna güvenerek insanlar üzerinde baskı kurmayan, yeteneklerine, önderlik sanatına, daha çok özverisine güvenerek yöneticiliğini kabul ettiren insandır”(9) diyen Dayı’nın tanımı ‘Ateş Geçitleri’nde tanımlanan yöneticilikle aynıdır.
“Eğer bu geçitlerden bugün geri çekilirsek, kardeşlerim, şuana kadar kazandığımız tüm zaferler ne olursa olsun, bu savaş bir yenilgi olarak kabul edilecektir. Tüm Yunan dünyasını düşmanın onu en çok inandırmak istediği şeye inandıran bir yenilgi: Perslere ve onun milyonlarına karşı süregelen savunmanın anlamsızlığına. Eğer bugün burada kendi canımızı düşünürsek, şehirler de birer birer arkamızdan teslim olacaklardır; ta ki Hellas’ın tümü düşene kadar. Ama biz, burada üstesinden gelinmesi olanaksız yüzlerce olasılığa karşı dimdik durup, onurla ölerek yenilgiyi zafere dönüştüreceğiz. Hayatlarımızı feda ederek müttefiklerimizin ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin kalplerine cesaret tohumları ekeceğiz. Tam anlamıyla zafer kazanacak olanlar onlardır, bizler değil. Bugün bizim rolümüz direnmek ve ölmektir”
Leonidas söz konusu vatansa yeri geldiğinde ölmek gerektiğini ve bu ölümün bir yenilgi değil tam aksine zafer olduğunu/olacağını o kadar güzel anlatmış ki. Teslim olmamanın ve direnmenin onuru 2500 yıldır onunla birlikte. Bugün onun anıt mezarında kendisinden silahlarını bırakmalarını isteyen elçiye verdiği o onur dolu ve muhteşem cevap yazılıdır: “Gel ve kendin al.” Aynı onur dolu direniş, aynı teslim olmama ruhu “asıl siz halkın savaşçılarına teslim olun çığlığıyla, bugün her bir Parti-Cephe şehidinde, her bir özgür tutsakta vücut bulmuştur.
“Ölmemiz gerekiyor. Evet öleceğiz ki ardımızdan gelenler, bizden öğrenerek uğrunda ölünmeye değer bir dava olduğunu göreceklerdir. Ve bundan dolayıdır ki, biz ne kadar çok ölürsek, ideolojimiz, düşlerimiz, inançlarımız, değer ve geleneklerimiz o kadar yaşayacaktır”(10) diyen Osman Osmanağaoğlu Leonidas’la aynı düşündüğünü ondan 2500 yıl sonra bu sefer Ege’nin bu yakasından ilan etmiyor mu?
Yürüyüş’te “Feda” üzerine yazılmış bir yazıda; “Feda”da “kayıp” yoktur, kazanan feda göze alındığı an belli olmuştur. Çünkü halklar için hem savunma kalkanı hem de düşmanı vuran bir silahtır. Feda bu ikisini birleştirir. Halkların direnme ve savaşma iradesinin önünde bir kalkandır, onu korur, düşmanı ise beyninden vurur”(11) diyordu. Leonidas’ın “biz burada ölüyoruz ki bütün Yunan dirensin” sözü ya da Osmanağaoğlu’nun “değerlerimiz ve düşlerimiz yaşasın diye öleceğiz” sözü bundan daha doğru daha net nasıl anlatılabilirdi ki!
Aralarında nice zaman farkı olmasına rağmen aynı amaç ve aynı değerler için feda ettiler kendilerini ve geride kalanlara aynı sözlerle sesleniyorlar; “Ölümümüz inandığımız değerler yaşasın diyedir.”
Her bir şehit, hele de feda savaşçıları halka, vatana ve değerlere olan bağlılığı ifade eden o “tutkal”ın en sağlam olduğu halkalardır. Onlardan öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki.
“Bir canım var, feda olsun halkıma” diyen Ahmet İbili’ler, kızı Pınar’a yazdığı mektupta “Çöplüklerde ekmek toplayan arkadaşlarını düşün. Onlar ne çileler çekiyorlar. İşte bizim mücadelemiz kimsenin bu halde olmaması içindir diye seslenen Şenay Hanoğlu’lar, “Zaferimiz fedayı kuşanan yüreklerimizdedir.” diyen Selma Kubat’lar, Alişan Şanlı’lar, İbrahim Çuhadar’lar, Leonidas’ın ve onun ‘300 Spartalı’sının sesine 2500 yıl sonrasından ses veriyorlar: Uğruna ölecek kadar çok sevdiğimiz bu vatan bizim.
Not: Bir kitap tanıtımında bugüne dair birçok örnek ve kaynak gösterilmesi ilk başta garip gelebilir ama kitabın bana göre zaten en güçlü tarafı da bu. Kitap geçmişe dair gerçek bir olayı kurgulanmış şekilde anlatıyor olmasına rağmen günümüzle sağlam bir şekilde bağ kurabiliyor. Birazda kitaba nereden ve hangi gözle baktığınızla ilgili olmakla birlikte, kitabı okuduğunuzda örnek verilen diğer olaylarla çok çabuk bağlantı kurabiliyorsunuz.

Ateş Geçitleri
Steven Pressfield
Bilge Kültür Sanat Mart 2001 baskısı

Kaynakça:
1- Heredot- Tarih Sayfa 592
2- Hüseyin Çukurluöz- Efsanelerden Destanlara Sayfa 92
3- Bir Devrimci Dursun Karataş. Cilt2 Sayfa 378
4- http://www.ozgurluk.info/sehitlerimiz/sehitler-html/Hamiyet%20Yildiz-anlatim.htm
5- Yürüyüş Sayı 446 Sayfa 23
6- http://www.ozgurluk.info/sehitlerimiz/sehitler-html/Gulsuman%20Donmez-ozgecmis.htm
7- Yürüyüş Sayı 485 Sayfa 27
8- Zafer Yolunda 1 Sayfa 173
9- Bir Devrimci Dursun Karataş Cilt2 Sayfa 436
10- Canım Feda- Ahmet İbili Sayfa 152
11- Yürüyüş Sayı 480 Sayfa 30

753

Varı yoğu ne varsa satmış savmış, kendisinin, eşinin ve üç çocuğunun gemi parasını denkleştirmiştir. Gecenin bir vakti sahile yanaşmış lastik bota binerken paranın kalan kısmını insan kaçakçısına vermiş ve tümüyle ıslak vaziyette İtalya kıyılarına doğru yola çıkmıştır Senegalli aile… Meksikalılar bir kamyonun gizli bölmesinde Amerika’ya geçerken sınırda havasızlıktan ölmek üzereyken sınır polisi tarfından tırdan çıkarıldıklarına belki de yakalandıklarına seviniyorlardı, ölümden döndükleri için. Kimbilir belki de şanssızlıklarına küfredenler de vardı içlerinde öyle ya şimdi sınırdışı edilmek, ayrıldıkları kendi ülkelerine, gene eski yaşamlarına dönmek de var. Çekilmez yaşamlarına geri dönmektense ölmeyi tercih ederlerdi belki… Dünyanın başka başka ülkelerinde, insan kaçakçılarına her şeyini veren Kürt’e, Arap’a, Ermeni’ye, Ukrayna’lıya, Sırp’a, Boşnak’a velhasıl her dilden her milliyetten insana rastlarız bu manzaralara… Bu ve buna benzer gerçek öykülerin her biri üzerine filmler çekilir, romanlar yazılır. Adlarının içinde hep bir kelime geçer: Mülteci!
Mülteci, yani Türkçe karşılığıyla “sığınmacı”… Örneğin, BM verilerine göre, Ağustos ayı sonu itibariyle Irak’ta 168 bin, Mısır’da 110 bin, Ürdün’de 515 bin, Lübnan’da 716 bin ve Türkiye’de 460 bin Suriyeli sığınmacı var resmi rakamlarda ama Türkiye’deki toplam sığınmacı sayısının 2 milyonu aştığı belirtiliyor ki bunun doğruluğunu sokaklarda yatan, dilenen Suriyelilere bakarak bile söyleyebiliriz… Suriye’nin resmi makamlarınca açıklanan ve ülkeyi terk eden Suriyelileri ifade eden 8 milyon mültecinin çoğunun Türkiye dışında gideceği bir yer de pek gözükmüyor ayrıca… Avrupa ve Kanada’da ne kadar var net bir veri yok ama onbinlerce olduğu kesin… Ortada deyim yerindeyse neredeyse nüfusunun yarısı boşal(tıl)mış koca bir ülke var. Emperyalizmin girdiği krizi atlatma yöntemi olarak belirlenen işgal, iç savaş çıkarma, halkları birbirine kırdırma vb. yollarla iktidarı ele geçirme operasyonlarından sonuncusu Suriye’de hayata geçirilmiş ve çıkan savaştan kaçan Suriyeli göçmenler başta komşu ülkeler olmak üzere dünyanın birçok ülkesine kaçmışlar… Sadece Suriyeliler değil emperyalizmin girdiği her ülkenin haklarının, hatta daha da genişletmek gerekirse emperyalizmin sömürü politikaları sonucunda açlığın ve yoksulluğun kucağına düşen ülke halklarının insanca bir yaşam uğruna belki yollarda öleceklerini bile bile insan kaçakçılarının eline düştüğünü biliyoruz. Bu tablo bütünüyle emperyalistlerin elinden çıkmadır, bu tablonun tek sorumlusu onlardır, onların baskı ve sömürü politikalarıdır…
Bugün İstanbul’un göbeğinde, Aksaray’da lastik bot, can yeleği, büyük balon(Bunlar telefonların, paraların ıslanmaması için alınıyor) aleen satılıyor. Buradan alınan botlarla Kuşadası’na gidiliyor ve bir gece yarısı Midilli’ye doğru yola çıkılıyor. Başarabilenler şanslı, başaramayanlar Alyan bebek gibi, Ege’nin mavi karanlığında boğuluyor. Bu arada bu botların batması değil batırılması söz konusu çünkü AB ülke dışişleri bakanlarının gizli bir toplantıda mülteci botlarının batırılması kararı alındığı söyleniyor. Bu işi de Yunanistan yapıyor parayla. Alan memnun satan memnun. Mülteciler Yunanistan’ı geçiş üssü olarak kullanıp Avrupa’nın zengin ülkelerine gidiyorlar, zengin ülkeler bu insanların Yunanistan’a bile çıkmalarını istemiyorlar bu yüzden ve Yunanistan’a kamyon yüküyle para veriyorlar. AB ülkelerinin insan hak ve özgürlüklerine olan düşkünlükleri(!) göz yaşartıyor değil mi? Bir cinayet şebekesi duruyor karşımızda. Parayı Kabe bellemiş, yaşamlarını kar üzerine kurmuş emperyalistlerin gözünde hiçbir insanın değeri yoktur. Onlar parayla kirlettikleri dünyayı yaşanmaz hale getirmiş bir avuç sömürgen olarak insanlık suçu işlemeye devam ediyorlar.
Kaçak göçmen ticareti bugün dünyanın en büyük kirli para trafiğini de yönetmektedir. Kuzey Irak’tan, Bangladeş’ten, Pakistan’dan, Suriye’den ve Afrika’nın ücra köşelerinden kaçan insanlar gittikleri yerdeki yasal ücretin yüzde beşi gibi paraya çalışmak zorunda bırakılan yirmi birinci yüzyıl kölelerinden başka bir şey değildir.

Mültecilerin sayısının artması, kaçak işçilerin sırtından elde edilen artıdeğer sömürüsünün de tavan yapması demek aynı zamanda. Çünkü bu kaçak işçiler öyle komik ücretlerle çalıştırılırlar ki ertesi gün işe gelebilmeleri, açlıktan ölmemeleri bile mucizedir. Çoğu insan gibi yaşayamaz, iş kazaları ile ölür ya da sakat kalır. Sosyal güvenlikleri de yoktur doğal olarak.
İş bulamayanlar, iş bulabilenlerden daha kötü durumdadır elbette. Özellikle ergenlik çağındaki genç kızlar Belçika’da sapık Katoliklerin, Almanya’da gözünü seks bürümüş porno tacirlerinin, Hollanda’da uyuşturucunun su gibi aktığı Amsterdam genelevlerinin yatak odalarında bulur kendilerini. Günlük kazançları azami 20 dolardır. Onları “satanların” kazancı ise 500 ile 1000 dolar arasında değişiyor.
Çok çarpıcı bir örneği burada dile getirmek gerekiyor. İsviçre’de 1986 yılında yakalanan Polonyalı 15 yaşındaki bir genç kız, tam üç ay süren rehabilitasyon sonrasında ve ailesinin mafya tarafından öldürülmeyeceği garantisinin kendisine verilmesi üzerine 12 yaşından bu yana zorla fahişelik yaptığını ve tüm Avrupa’yı dolaştığını anlatmıştır. Genç kızın ifadesinden hareket eden İsviçre, Belçika, Fransız polisi; ülkelerinin içi işleri bakanlıklarına kadar uzanan korkunç ve bir o kadar da iğrenç ilişkiler ağında dönen kaçak göçmen ticareti ile karşılaşmış ancak yine bu insanları iğrenç asalaklar olarak gören Hristiyan Demokrat milletvekileri ve parlamenterlerin baskısı ile konu kapatılmış, olayın üstüne giden pek çok milletvekili ve araştırmacı ise istifa etmek zorunda kalmıştır. İşte medeni Avrupa… Medeniyetiniz batsın!
Geçtiğimiz 12 yılda Türkiye geçişli kaçaklardan yolda ölen sayısı 2,500’dü. Dünyada şu an, Birleşmiş Milletler verilerine göre, 32 milyondan fazla insan “kaçak göçmen” konumunda; çadırlarda, kamplarda, kağıtsız, belgesiz yeni bir hayata başlamayı bekliyor. Her yıl, ortalama 300 bin insan onlara katılıyor. Bu sayı da her geçen yıl artıyor.
Daha fazla istatistiki bilgiye gerek yok artık. Çünkü her rakam ayrı bir trajediyi anlatıyor, her biri bir hançer gibi saplanıyor yüreklerimize. Alyan bebeğin kıyıya vuran minicik bedenine üzülmenin daha fazla Alyan’ın öleceği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Çünkü emperyalist-kapitalist sistem var oldukça insanlar emperyalist sömürücülerinin işgaliyle veya çıkarttığı iç savaşlarla artık yaşamanın bile mümkün olmadığı ülkelerini terk etmeye devam edeceklerdir. Daha iyi koşullarda yaşama umudu da devam edeceğinden yine göçler gündeme gelecektir. Kimdir bunun müsebbibi? Kim döküyor bunca insanı yollara? Kim ölümü bile göze aldırarak bir can simidine sarılıp binlerce kilometre yola çıkaran? Adları sır değil. Tek bir kelime altında toplayabiliriz tüm katilleri: Emperyalizm!
Sorun bu kadar sade, bu kadar açıktır. Bırakın sosyo-ekonomik koşulları, psikolojik etkenleri vs. Bu gerçeğe kulak verin, bu gerçeğe dönün. Sebep emperyalist-kapitalist sistemin ta kendisidir! Sebep ortadan kalkmadıkça bu sorun da ortadan kalkmayacaktır. Sınıfsız ve sömürüsüz bur dünya kurulduğunda her insan kendi ülkesinde insanca yaşayabilecektir. Bunun için ise mücadele etmek, savaşmak gerekiyor. Her geçen gün sayıları artan ve ölümle yaşam arasında bir lastik bota mecbur bırakılan kaçak göçmenler aşkına da vatanından kopartılan milyonlar aşkına…

tavir 32-48_Sayfa_06

834

Bu dünya üzerindeki her insanın, dünyanın tüm güzelliklerinden, zenginliklerinden faydalanma hakkı vardır.

Bu dünya üzerindeki her insanın, insanlığın yüzbinlerce yılda biriktirdiği tüm bilgiye, kültür hazinesine, tecrübeye ulaşma hakkı vardır.

Bu dünya üzerindeki her insanın, dünyanın tamamını görme, gezme, ziyaret etme hakkı vardır. Diğer halkları tanıma, kaynaşma, onlarla dayanışma içinde olma hakkı vardır.

Ama bu hakları kendilerine ‘devlet’ diyen örgütlenmeler tarafından gasp edilmektedir.

‘Devlet’ isimli bu örgütlenmeler, insanlığın ilk gününden beri yok. İnsanlar on binlerce yıl devletsiz yaşayabildiler.

Ne zaman ki savaşlar başladı, insanlar başka insanları köleleştirmeye başladı ve köle sahipleri köleleştirdikleri bu insanları zorla çalıştırmaya başladı; yani kısaca sınıflar ortaya çıktı; devlet de o zaman doğdu.

Yani devlet bir sınıfın bir başka sınıfı kontrol altında tutma, ona hükmetme aracı olarak, bu ihtiyacın sonucunda ortaya çıktı. Günümüzde de devletin tek amacı budur. Azınlık olan burjuva sınıfı, devasa çoğunluktaki halk yığınlarını kontrol altında tutmak ve denetlemek için devlete ihtiyaç duyar.

Her şeyiyle burjuvaziye hizmet etmek için şekillendirilmiş olan devlet ise; yasasıyla, anayasasıyla, hapishanesiyle, polisiyle, karakoluyla, ordusuyla, maliyesiyle, okuluyla… Kısaca yüzlerce kurumlaşmasıyla bu görevini yerine getirir…

Bu görevlerinin başında, dünya zenginliklerinin bir avuç asalak tarafından paylaşılıp, milyarlarcasının bunlara erişememesine rağmen, bu düzenin sorunsuz işlemesini sağlamak gelir.

Yani yasalar güçlüden yanadır. Burjuvaziyi halklardan ayrıcalıklı tutar ve onu korur.

Bu eşitsizlik devletler ölçeğinde de geçerlidir. Ülke içinde nasıl ki güçlüler ve yoksullar varsa, devletler içinde de güçlü olan ve zayıf olan vardır. Ülke içinde güçlü olan burjuvazi, zayıf olan proletaryadır. Devletlerde ise güçlü olan sömürücü olandır yani emperyalistlerdir. Zayıf olan ise sömürge ülkeleridir.

Ülke anayasaları nasıl ki zenginleri koruyorsa, uluslararası yasalar da zengin ülkeleri korur. Ülke içindeki eşitsizlik, uluslararası alanda böyle işler.

Örneğin burjuvazinin kendisinin bile kabul ettiği, evrensel bir hak vardır: Seyahat özgürlüğü… Her insan istediği her yere gidebilir, gidebilmelidir denir. Devletlerin uygulamasında ise bunun önüne geçen sayısız yasa vardır.

Bunların başında da vize uygulaması gelir.

Devletler, kendi ülkesinden olmayan kişilerin ülkelerine gelişine karar vermek için kişiyi incelemeye alır. Ve bu inceleme sonucunda ülkesine girip giremeyeceğine karar verir. Bu uygulamaya ‘vize’ uygulaması denir.

Ama burada tam bir eşitsizlik vardır. Gelişmiş bir ülkenin yani diğer halkları sömüren bir ülkenin vatandaşıysanız, hiçbir vize uygulamasına tabi tutulmazsınız. Örneğin bir ABD vatandaşı, bir İngiliz vatandaşı, bir Alman vatandaşı elini kolunu sallayarak tüm dünyayı gezebilir. Bunun için o ülkelerin devletlerinden izin istemez. Kimse de ona vize sormaz zaten. Ya da tamamen formalite bir uygulamaya tabi tutulur.

Oysa ki gelişmemiş bir ülkenin, sömürülmekte olan bir ülkenin vatandaşıysanız gideceğiniz ülkenin konsolosluğu tarafından adeta cehennem azabı yaşatılır. Önce yedi sülalenizin durumunu gösteren belgeler istenir. Sonra ekonomik durumunuzu belgelemeniz. Banka hesaplarınız, maaş durumunuz, tapularınız vb… Tüm mahrem bilgilerinizi, tüm özel bilgilerinizi sizden alırlar.

Bunlar da yetmez, bunları tamamlamışsanız da bu defa sorgulama başlar. Adeta polis sorgusudur. Nereye gideceksin, kime gideceksin, ne yapacaksın… Uçak biletlerinizden kalacağınız otele kadar tüm bilgileri ayrıntılı olarak isterler.

Bu uygulama tam bir aşağılamadır. ‘Benim ülkeme gideceksin ama önce hak ediyor musun bir ona bakalım’ denilmektedir adeta. Onu ikna etmek zorundasınızdır. Bütün belgelerinize rağmen ikna olmayabilir. Diyelim ki ikna oldu. Orada bitmez.

Bu defa da ülkeye girişte başlar seremoni. Pasaport sırasından geçerken pasaport polisinin sorgusu başlar. Onca insan arkanızda sıra bekliyorken bağıra çağıra aynı soruları bir kez de o sorar. Vizeniz vardır ama bunun bir önemi yoktur. Bu defa da polisi ikna etmek zorundasınızdır. Nerede kalacaksın, kime gideceksin, paran var mı… Ve var olan paranı çıkarıp göstermeni ister…

Dolayısıyla aşağılama konsolosluktan başlar, pasaport sırasına kadar devam eder.

Gelişmiş ülkenin vatandaşı elini kolunu sallayarak tüm dünyayı gezer, gelişmemiş ülkenin vatandaşı her adımda izin almak zorundadır.

Ve bu izin süreci de son derece ırkçı, aşağılayıcı yöntemlerle yapılır. Dünya halkları bu yöntemlerle de aşağılanır. Adeta ‘karşımızda yerinizi bilin, haddinizi bilin’ denilir…

Seyahat herkesin hakkıdır. Her hangi bir devlet bunu ‘güvenlik’ vb gerekçeleriyle gasp edemez. Kontrol etmesi bir yere kadar anlaşılabilir ama gasp edemez. Engelleyemez. Aslında uluslararası yasalar da buna izin vermez. Ama uygulamada kimse bu yasaları takmaz, kendi kurallarını uygular.

Bu vize uygulaması nedeniyle Grup Yorum Almanya’da vereceği 20.000 kişilik konser için vize alamadı. Alman devleti vize başvurusunu ‘ülke güvenliği’ gerekçesiyle reddetti. Vize almayı başaran 4 kişi ise gittikleri Almanya’nın Köln şehri havaalanında 9 saat kadar tutulduktan sonra yine ‘güvenlik’ gerekçe gösterilerek ülkeye iade edildiler.

Bu uygulama nedeniyle aylardır örgütlenmekte olan bir konserine katılamadı Yorum üyeleri…

Kendileri elini kolunu sallayarak her istedikleri zaman gelir, bizler ise böylesi büyük organizasyonlarımıza bile gidemeyiz.

Bu adaletsizlik, bu eşitsizlik ortadan kaldırılmak zorundadır.

Normal şartlarda biraz onuru olan, biraz gururu olan bir devlet, vatandaşlarını bu kadar aşağılayan ülkelerle mücadele eder. Bu uygulamayı ortadan kaldırmaya çalışır. Bunu yapamıyorsa gerekirse bu vize uygulamasının aynısını o ülkeye yapar. Bir yaptırım olarak. Bu uygulamayı kaldırmaya dönük bir baskı aracı olarak…

Ülkemiz halklarının, dünya halklarının bu aşağılanmasına, emperyalizmin uşağı olan iktidarlar son veremez. Onların onuru olsaydı uşaklığı kabul etmezlerdi.

Bu onursuzluğu değiştirecek olan bağımsız bir ülke kuracak olanlardır. Eşitsizliği, adaletsizliği ortadan kaldıracak olanlardır.

Dünya halklarına dünyanın tüm zenginliklerini de, bilgi birikimini de, kültürel mirasını da, dünyanın tüm güzelliklerini görebilme ziyaret edebilme hakkını da verecek olanlar sosyalistlerdir, devrimcilerdir…

Sadece ulusal ölçekte değil, uluslararası ölçekte de bir adaletsizlik vardır. Bu adaletsizliğe de ancak sosyalistler, devrimciler son verebilir.

Buna karşı mücadele etmek için sosyalist bir ülkeyi beklemeye gerek yoktur. Bu mücadele günümüzde de karşımızda duran, yapmak zorunda olduğumuz bir mücadeledir.

Örneğin ülkemiz aydın ve sanatçıları olarak bir vize muafiyeti mücadelesi vermeliyiz. Konsolosluklardaki, sınır kapılarındaki bu aşağılamaya karşı birlikte bir program çıkartıp mücadele etmeliyiz. Gerekirse boykotlar örgütlemeliyiz. Israrlı olursak kazanacağımız kesindir. Haklarımızı kimse bize bahşetmeyecek. Bu hakkımızı da diğer bütün haklarımız gibi biz kendi ellerimizle kazanabiliriz.

940

Eğer faşizmle yönetilen bir ülkede yaşıyorsanız, düşüncelerinizden ve eylemlerinizden , yani
adaletsizliğe, yoksulluğa, zulme, sömürüye karşı olduğunuzdan dolayı yurdunuzdan sürgün
edilebilir, tutsak düşebilir, işkenceden geçirilebilir veya katledilebilirsiniz. Dünyanın bir çoğu
yerinde olduğu gibi ülkemizde de saydıklarımız misiyle yaşanmaktadır. Malum dünya
kapitalizmin ablukası altında ve sınıf savaşı tabii olarak sürmekte. Sende bu çürük düzen
karşısında adaletsizliğe karşı direnen, padişaha el etek yüz sürmeyen tarihler boyu ezilenlerin
safında mücadele veren onurlu insanlardan birisin. Ne ucuz pespaye çıkarların vardır ne de bir
pişmanlığın, ne bir aman dilemişsindir, ne de bir ah duymuştur kahpe senden; adımlarını
attığın zorlu dolambaçlı bu uzun yolculukta, yani devrim yolunda; bir düşman politikasıdır
tutsaklık. Devrimci için ise onur ve namusun, direniş ve iradenin, inanç ve haklılığın sınav
yerlerinden sadece biridir.

Tutsaklık.her gün nerde nasıl davranacağını, neyi ne zaman yapacağını belirleyen tretmanlarla
doludur ve her biri düşüncelerinden koparmak içindir seni. Bir özgür tutsak her şeyden
vazgeçer fakat düşüncelerinden asla. Ve bu düşünce bize diyor ki: Hak verilmez alınır.
Kazandığımız haklarımızı büyük bedellerle söke söke aldık. Henüz bitmeyen bir sürecin
(ölüm orucu) belirli bir safhasında aldığımız haklar. Bizim için her birinin önemi çok büyük
ve onur meselesidir. Onun için her gün hapishanelerden hak ihlalleri ve buna karşı başlatılan
direnişler duyarsınız. Hakkımız olan her şeyi alacağımızı bilerek direnirsiniz.. Tarihinizden
aldığınız güçle direnirsiniz. İnsanlık tarihi boyunca Bruno gibi pir sultan gibi Boby Sands’ler
gibi İbrahimler gibi Mahir yüreğiniz ve dört duvara sığmayan Engin bilincinizle, 122 kere
parçalarsınız duvarları. İlk hapishaneye girdiğinizde başlar bu irade savaşı.

-Bak kardeş biz senin iyiliğin için söylüyoruz. Ayakkabı bağcıklarını ver kendini asarsın
falan.

-Vermeem. psikopat değiliz , deli de değiliz! Devrimciyiz biz.
-Bak burada prosedür böyle emir yukardan biz de emir kuluyuz eve ekmek götürüyoruz. Sen
soyun elbiseleri ver bir bakıp geri vereceğiz.
-Sen bana inançlarından soyun diyorsun, elbise hikaye. Geç bu numaraları, vermem.

Böyle başlar ve çıkana kadar bitmez bu irade savaşı. Çeşitli biçimlerde hep karşına çıkar seni
‘ıslah’ etme politikaları.Tecrit başlı başına yetmez . Tretman uygulamasıyla da iradeni hep
yoklar düşman. Ödül-ceza mantığını oturtmaya çalışır senin kafanda.

– “Gelin bir anlaşma yapalım. Sabahları toplu slogan atmayın ayda bir halı sahayı açalım
size.“ gibi.Eğer teslim olmaz, yılmaz isen işte zafer senin demektir ve sen artık bir tutsak
değil özgür tutsaksın demektir. Bu gücü aldığın yürek bilincin mayası seni yenilmez bir nefer,
dört duvar arasına sığmayan bir beyin, yaratıcı ve üretken bir birey haline getirir.
Nasıl mı? Cevap Yaşasın Komün. Tekte olsan, yüzlerce insanla da olsan eğer içinde biz olma
coşkusunu yitirmemişsen, hala kendini bir yere ait ve o yerdi asli ferdi olarak görüyorsan,
hayallerini, umudunu yitirmemişsen gür bir sesle parçalayabilirsin duvarları.

– Günaydın arkadaşlaaaaaar!
– Her şey devrim için, Her şey….

İşte bizi biz yapan sohbetlerimiz, havadan hücremize düşen toplarımız, bazen sesi uzaktan
gelen bir enstrümanımız, bir kitap, eline dost kaleminden gelen bir mektup, açık-kapalı
görüşler ve haftada bir kere yaptığın telefon görüşmesi : İÇERİDEN 10 DAKİKA.
Telefondan Önce

Hapishanede günler yoğun geçer bir özgür tutsak için. Hep öğrenme, paylaşma ve üretme
üzerine kuruludur yaşamı. Her şeyden ve herkesten öğrenebilirsin ve yaratıcılığın ve
üreticiliğin sınırı yoktur.(borudan flüt yapmaktan süpürge sapından bağlama yapmaya, çay
kaşığı çöplerinden ev yapmaktan, gazete kağıtlarından heykel yapmaya, çizim, şiir,
müzik,araştırma,haber,spor ve en önemlisi bol bol okuma…) Bunu tüm arkadaşlarınla içeri ve
dışarıyla bazen olması gerektiği bazen de dolaylı şekilde paylaşırsın arkadaşlarınla. İşte bu
anlardan biride telefon görüşmeleridir.

Dakikalar yaklaşıyor. Kapı şimdi açılır. O 10 dakikanın coşkusu ve sabırsızlığı içini kaplar bir
anda. Adımlar hızlanır voltada arkadaşlarınla bir yandan sohbet sürer fakat herkes bilir o an
kafalar telefonda. Düşünürsün! Şunu söyleyeceğim, bundan söz etmeyi de unutmayayım, haa
bunu da soracaktın , acaba şu iş ne oldu, mm şunları istemeyi unutmayayım gerçi mektupta
istedim ama olsun yine de hatırlatayım. Ve onlardan gelecek haberler sabırsızlanırsın bir
yandan. Minik bir plan program sıralama yaparsın. Fakat, hiçbir zaman tutmaz bu minik
program bunu sende bilirsin. Kapı açıldı. Daha ilk an da irade savaşı başlar.

-Ayakkabılarını çıkar.
-Nedenmiş?
-İçine bakacağız.

Nedenini şöyle açıklarlar. Onlara zarar verecek içine bir şey koymuş olabilirmişiz. İşin komik
yanı hapishaneye giren tüm materyallerin kendi kontrolünden geçmesi. Plastik çatal kaşık ,
plastik tabak , elmayı bile kesmeyen köreltilmiş bıçak , sayıyla verilen süpürge sapı , Ölçerek
verilen çamaşır ipi.

-Elindeki cihazla kontrol et işte, çıkarmam.
-Yok prosedür böyle çıkarman lazım.

Bir kere daha reddi yiyince başlar ayaklarına sarılmaya , sende patlatırsın sloganı

-Tecrite Son!

Bu psikolojik işkence yapacağın telefon görüşmesi heyecanına engel olamaz. Telefona doğru
koridorda koyulursun yola.

Telefonda duyduğun ilk sesin sıcaklığı kaplar tüm hapishaneyi ve seni; oradan bir an çekip
alır. Sanki dostların hemen yanı başındaymış gibi . Arkadaşlardan biri sırtı duvara dayamış ,
diğeri koridorda kısa mesafeli voltada kulağı telefonda, diğerinin iki eli cebinde yere bakarak
gülümsüyor, bir diğeri nöbetçi yemek yapmaya ara vermiş eli yıkamış sile sile geliyor, Bir
diğeri yoğunlaştığı işin başından kalkarak odadan çıkıyor. Ne gözlerin dolar, ne de sesin titrer;
ne de soğuk ve mekaniktir her şey. Sadece duymak istersin karşındakini, ne söyleyeceğini
düşünmeden ve uzun gülüşler alır yerini. Bu yüksek sesli gülüşmeler sarar insanı gelmişi
geçmişi geleceği her şeyi hatırlatır , ardından ilk soru gelir, cevabı bilinen bir soru

Telefon Anı

-Nasılsın?
-İyidir iyi.Siz?Arkadan bir diğer arkadaş verir cevabı.Yüreğiyle konuşur seninle.
-Biz de çok iyiyiz.Telefon hoparlörde herkes burada dinliyor.
– Nasılsınız? Daha gür bir sesle, cevapta aynı şeklide gelir.
– Biz iyiyiz , sen nasılsın?

Çat. Telefon kapandı.Tam o sırada ahizeyi patlatmak istersiniz duvar ve bilcümle şeyler gelir
aklına öfkeden. Derken bir gardiyan gelir karşıdan sallanarak.

– Telefonda çok kişi var. Konuşma takip edilemiyor. Bir de telefon açılınca adını soyadını
söylemen gerekiyor. Karşıdakilerde akraban falan mı? Sorun oluyor yani. Yukardakiler öyle
söylüyor.

– Daha doğru düzgün konuşamadık bile bu bir. İkincisi kimle konuşacağımız size mi sorucam,
dinleyip dinleyememek senin sorunun. Eylem yatırmayın bize. Bir daha kapatmayın.

(Kapattıkları ve eylem yaptığımızda olmuştur. Neticede hak verilmez alınır!)
Telefonu tekrar ararsınız.

– Alo duyuyor musunuz?
– Evet. N’oldu yaa?
– Önemli bir şey değil. Dinleyemiyorlarmış.

O anda kendindeki öfkenin karşıda da koptuğunu hissedersin. Ama bu hoş sohbetimizin
önüne geçmemeli diye düşünürsün. Zaman akıyor, zaman. Başlarsın hızlıca konuşmaya,
başalar çeneler çalışmaya. Bu konuşmada dışarıdaki her şeyden haber dar olursun ki güncel
her şeyi sıkı bir şekilde gazete,televizyon ve dergiden takip ediyorsundur ama yine de
yoldaşlarından dinlemek bir başka olur ve küçük ayrıntılar daha da vakıf eder seni ve sende
anlatırsın içeriyi. Bir yandan zaman, bir yandan heyecan, bir yandan anlatılanları akılda
tutmaya çalışmak (konuşulanları heyecanla bekleyen arkadaşların var.) derken zamanın
sonuna gelirsin.

-Alo kapanacak birazdan. Ee başka bir şey diyor musun?
-Seni çok seviyoruz. Beste, şarkı yap; Tavır’a yazı yazmayı unutma.
-Tamam yazarız elimiz döndüğünce hep beraber. Hee bak aklıma gelmişken…

Dıııııttt

Telefondan Sonra
Daha sözlerini anlatacaklarını tamamlayamadan biter süren.Telefondan sonraki ilk dakikalar
biraz zorlar insanı. Karşıdan aynı gardiyan bitti der gözlerle sallana sallana gelir karşıdan,
sende ahizenin telefonunu kapamışsındır ve aklın eksik kalan sözlerinde.Gardiyan geldiğinde
gözlerine bakarak içinden “Anladık ulan, dakika bitti!” dersin ve koyulursun dostlarının
yanına gitmek üzere koridorun yoluna.
Hücrene döndüğünde ilk dakika hiçbir söz ve kelime yeterli gelmez duygularını anlatmaya ;
sonrasında senin dokunduğun yoldaş omzuna ya da omzuna dokunan yoldaş eli sorar “eeee
sen mi başlarsın anlatmaya ben mi başlayayım.” Çözülür dilin ve başlarsın anlatmaya derken
hoop bir top düşer gökten.Yoldaşların bir an olsun boş bırakmaz seni. Öyle yağma yok
konuştukların tek kendine olmaz. O on dakika diğer hücrelerdeki yoldaşlarla saatler olur akar
gider. Herkes yazar kağıtlara . Kimisinin annesinden babasından selam , kimisinin kardeşi
evleniyor , kimisinin köyündeki hikayeler, kimisi dışarıdaki etkinliklerden haberler getirir.

Bu kısa zaman dilimine çok şey sığdırırsın. Elbette ki hayat damarlarımız bu 10 dakikaya
bağlı değildir. Fakat mesele irade savaşına ve hakkımızı elimizden almaya gelince işte o hayat
damarı olan direniş, meşruluk ve zafere olan inancımız harekete geçer.Kısa zamanlara çok şey
sığdırmanın ustaları bizler mücadeleye her nerede olursak olalım; koşullar zaman ve mekan
ne olursa olsun biz hep bir ağızdan aynı türküyü söyler aynı güneşin sofrasına otururuz. Biz ;
bizi biz yapan değerlerimiz için, bizi ayakta tutan düşüncelerimiz için, inancımız ve
haklılığımız için yaşar, komün için ölürüz!

Sky Bet by bettingy.com