Örnek Resim
Authors YazanTavır Dergisi

Tavır Dergisi

356 Yazılar 0 COMMENTS

1111

Haber kanallarında, reklamlarda sıklıkla “uyuşturucuya karşı” çeşitli gösterilerin, sanat etkinliklerinin yapıldığını görüyoruz. Kimisi bazı sanatçıların kişisel girişimi, kimisi Avrupa fonlarından destekli kuruluşlar. Kimisi de devlet eliyle yapılıyor. Bu haberlerden birkaçını yazıyoruz…
*Gençlik ve Spor Bakanlığının desteklediği ve Dünya Gençlik Sanat ve Kültür Derneğinin yürüttüğü ”Madde bağımlılığının önlenmesi” projesi kapsamında, tiyatro sahnelendi. “Heybeden gerçek üstü aşk” oyununu oynayan ve kahkahalarla izlenen oyun büyük beğeni toplayarak gençlerden alkış aldı.
*Ankara Sanat Kulübü Başkanı Türker Demir, “Gençler arasında yaygınlaşan uyuşturucuya karşı Ankara Sanat Kulübü olarak Türkiye Halk Oyunları Federasyonu’nun bu yılki parolasını destekliyoruz ve diyoruz ki ‘Uyuşturucuya karşıyız halk oyunlarına bağımlıyız’ bizler hem gençleri uyuşturucudan uzak tutuyoruz hem de gençlerimizin sosyalleşmesini sağlıyoruz” dedi. Geceye Ak Parti Ankara Milletvekili Tülay Selamoğlu, Mamak Belediye Başkanı Mesut Akgül, meclis üyeleri ve çok sayıda vatandaş katıldı.
*Uyuşturucuya Karşı Kuğu Gölü Balesi Misyonu tüm dünyada uyuşturucu karşıtı olarak bilinen ünlü koreograf Fredrik Rydman tarafından sahneye konulan Swan Laked Reloaded, bilinenin aksine “Aşk ve sevginin değiştiremeyeceği hiçbir şey yoktur” mottosuyla çıkış yapıyor.

Bu haberlerin sayısını arttırmak mümkün. Ancak uyuşturucu kullanımı her geçen gün büyük bir hızla artıyor. AKP iktidara geldiği günden itibaren uyuşturucu kulanımı yüzde 800 artmış, uyuşturucu kullanım yaşı ilkokullara kadar düşmüş durumda. Bu kadar hızlı artmasının temel nedeni iktidarın özel olarak uyuşturucunun ve yozlaşmanın önünü açmasından geçiyor. Bütün lise önlerinde sivil polisler, resmi polisler bulunuyorlar. Bu kadar polisin, teknik olanağın olduğu yerde uyuşturucu satıcıları cirit atıyorlar. Neredeyse her uyuşturucu operasyonunda, polis komiseri, bürokratların adları geçiyor. Hem büyük bir para kazanma kaynağı, hem de halkı uyuşturmanın aracı oluyor. Açlıkları, yoksullukları karşısında örgütlenme, hak talep etme mücadelesi yerine, uyuşturucuyla, alkol ve cinsellikle beyinleri sakatlıyorlar. Bu nedenle uyuşturucu halka karşı yürütülen büyük bir savaşın silahı haline geliyor. Birkaç çetenin işi olmaktan çıkıp, dünyada büyük devletlerin bilgisi dahilinde yaygınlaştırılıyor. Ülkemizde de AKP eliyle yapılıyor. Ancak uyuşturucuya karşıymış gibi çeşitil etkinlikler yaparak kendilerini aklamaya çalışıyorlar.
Devlete bağlı uyuşturucu “tedavi merkezleri” AMATEM’ler hiçbir çözüm üretmiyor, tersine bu merkezlerde uyuşturucu satıcıları kol geziyor. Uyuşturcu bağımlıları kurtulmak istediklerinde bu “tedavi merkezlerinde” daha fazla bağımlı hale geliyorlar.
Ve uyuşturucunun yaygınlaştırılmasında, meşrulaştırılmasında da en büyük rolü “sanatçılar” oynuyorlar. Sanatın halkı uyuşturmak için kullanılması yeni bir şey değil. Onlarca yıl önce başlamış. 68 kuşağının gençleri Amerika’nın Vietnam’ı işgal etmesine karşı büyük eylemler yaparken, Rock müzik bu isyanın sesi olmuştu. Büyük müzik yapımcıları da, yüzbinlerce genci yine Rock müzik ile etki altına almanın yollarını aradılar. Yüzbinlerce kişilik büyük “live Age” festivalleri düzenlediler. Bilinen Rock grupları Rolling Stones, Beatles.. bu yollardan geçti. Ülkemizde Rock’n Coke fesitvalini gözümüzün önünde canlandıralım. Bu Festivalin yaratıcıları bu 68 kuşağı gençliği teslim almaya çalışan büyük müzik yapımcılarının, burjuvazinin ta kendisidir.

Uyuşturucu, Alkol ve Serbest Aşk’ın propagandası ile milyonlarca genci etkilediler. Yüzbinlerce genci festival alanında Rock ve uyuşturucuyla “nirvanaya” ulaştırdılar.” Festival alanı dışında uyuşturucu kullananlar tutuklanırken, festival içinde uyuşturucu serbestçe, elden ele dolaşıyordu.Bugün yakın tarihimize bakalım, Rock’n Coke festivali bunlardan farklı mıydı.
Birçok uyuşturucu operasyonunda “sanatçıların” gözaltına alınıp serbest bırakılması ve uyuşturucuyu meşrulaştıran konuşmaları boy boy kanallarda geziyor. Neredeyse uyuşturucu kullanmayan yoktur. Uyuşturucu kullanmamak ayıplanır hale gelmiştir dizi setlerinde, rock festivallerinde…
“Ünlü şarkıcı Amy Winehouse’un uyuşturcu kullanırken görüntülendiği fotoğraf basına sızdı” Ve sonrasında Bu şarkıcı 27 yaşında hayatını kaybetti. “Mega Star” Tarkan ise neredeyse bir dizi setindeymiş gibi gözaltına alınıp uyuşturucu kullanması normalmiş gibi günlerce haberleri yapıldı. Bu haberler masum değildir, halkı uyuşturcuya alıştırmanın yollarından biridir.
Bu tür sanatçılar ahlaksızlıklarıyla, iğrençlikleriyle ünlerine ün katarlar. Bu “sanatçılar” sahnede, televizyon karşısında, cinsellikten bahsedecek kadar kendilerini kaybederler. Yaptıları müzik, oynadıkları diziler, yazdıkları romanlar onlara göre en büyük iştir, çok anlamlıdır. Garip birkaç cümleyi bir araya getiren karşımıza “sanatçı” olarak çıkıyor. Ancak ciddiyetsizdirler, ilkesizdirler, halk umurlarında değildir. Hiçbir düşünceyi sonuna kadar savunmazlar, tek yaşam felsefeleri tüketimdir. Her şeyi tüketirler, aşkları, kıyafetleri,arabaları, işleri… Onlar için savunacakları tek şey, kazandıkları parayla doğru orantılıdır. O iş çok para kazandırıyorsa, iyidir… Başka da bir felsefeleri yoktur. Bu nedenle düşünmekten acizdirler, iki kelimeyi bir araya getirmekten acizdirler.
Bunlar halkın sanatçıları değildir. Halkı egemenlerin çıkarı çıkarı uğruna aldatanlardır. Halkın en güzel değerlerini yozlaştıran, ahlaksızılığın, uyuşturucunun, fuhuş patlamasının öncüleridir. Bu tür sanatçıları Burjuvazi, son teknolojik olanaklar iler parlatır, “mega star” diyerek yalan söyler. Ve sonra ahlaksızlığın batağında katledilen “ünlü popçular”a dönüşürler. Bu sanatçıların ölüsünü bile satar bu düzen. Bu sanatın hiçbir çıkar yolu yoktur.
Sanatçılara yönelik yapilan uyuşturucu gözaltlarından sonra Erol Günaydın şöyle demişti: “Sahneye çıkmadan önce rahatlamak için
uyuşturucu kullanıyorum.” o kadar rahat söylüyor ki, o kadar meşri ki kafalarında… Neresinden tutup tartışalım, aldıkları sanat eğitimi o kadar kötü ki sahneye anca uyuşturucu içerek, alkol içerek çıkabiliyorlar demek ki. Müzik, tiyatro okulları, konservatuarlar ne işe yarıyor? İnsan aklının en güzel eserlerinden biri olan sanatı, alkolle, uyuşturucuyla beyinleri uyuşturarak sergilemeyi marifet sayıyorsa o okulların öğrencileri. Düzenin sanat eğitimi tamamen bitmiştir ve ondan öğrenecek hiçbir şey yoktur.
Peki ne yapacağız?
“İnsan ruhunun mimarı” olan sanatçılar nasıl yetişecek? Uyuşturcuya, fuhuşa ve yozlaşmaya karşı en büyük silahlarımızdan biri olan sanatı doğru şekilde kullanmalıyız. Bugün halk müziği konservatuarı öğrencilerinin tek hayali bir barda müzik çalmaktır, çok para kazanan bir müzisyenin arkasında çalmaktır… Başka bir gelecek bilmiyorlar.
Oysa ki elimizde çok büyük olanaklar var, uyuşturcuya karşı, yozlaşmaya karşı, halkın sanatçısı olalım. Düzen her ne kadar büyük paralara, olanaklara sahip olsa da, bizim elimizde çok üstün olan binlerce yıllık Anadolu kültürümüz var. Öğrendiğimiz sanatı halkımızla birlikte yapalım, halkımızın evlerine, yoksul mahallelere gidelim. Halkın en büyük sanatçıları, Karacaoğlanlar, Dadaloğulları hep halkın içinde yaşamışlar. Hiç aç kalmamışlar, açıkta kalmamışlar. Bir tane evleri olmamış, her köyde, her şehirde onları ağırlayan halkın bağrında yaşamışlar.
Ve halkın en güzel yanlarını özümsemiş, türküleştirmişler. Bencilliğe karşı halkın birliğini söylemişler. Yozlaşmaya karşı Karacaoğlanın sevda türküleriyle, emek ile örülen türkülerle mücadele edelim.
Ülkemizi sömüren emperyalizme karşı, bütün ahlaksızlıkları, uyuşturucu baronlarının babalarını ülkemizden kovmak için Dadaloğlundan, Köroğlundan öğrenelim. Konservatuarları öğreteceği tek şey, mini etekli, dudağı rujlu türkücülerden başka bir şey değildir.
Sanat gerçek anlamıyla, uyuşturcuya, fuhuşa, yozlaşmaya karşı büyük bir silahtır. En zor zamanlarda halkın duygularını tamir etmiş, moral vermiş ayağa kalkmasını sağlamıştır. En sevdiği insanı kaybeden insan ağıtlarla, türkülerle güç bulmuş. Vatanı işgal edilen halk şiirlerle, marşlarla güç bulmuş. Resimle faşizme karşı savaşmış, sinemayla korkuyu aşacak anahtarları bulmuş.
Yüreği halktan yana atan sanatçılarımız, genç sanatçılarımız, gelin halkın kapısını çalalım. Hayat orada, özgürlük orada. Yalnızlık ve umutsuzluğa karşı çaresiz değiliz.

Grup Yorum bize gösteriyor. Yaptığı konserler bugün hem ülkemizde hem dünyada büyük bir öneme sahiptir. Milyonların katıldığı konserlerde, birlik, mücadele ruhuyla ayrılıyor halkımız. Elit bir zengin kesimin izlediği, vicdanlarını rahatlattığı bir sanat gösterisi değil bu. Birkaç gariban uyuşturucu müptelasına “yardım eli” uzattıkları bir gösteri de değil. Yeni bir hayat veriyor, yeni bir hayatın müjdesini veriyor halkımıza. Grup Yorum’un açtığı yoldan yürüyelim…
Ey gerçek halk sanatçıları gelin, halkımızdan öğrenerek, halk için üretelim. Halkımıza karşı yozlaştırma savaşına karşı meydan okuyalım. Sanatımızla halkımızın ruhuna güç katalım. Alkole, uyuşturcuya karşı, yeni türküler, şiirler, sinemalar yapalım.

2356

Beyazıt Öztürk, namı-diğer Beyaz’ın, Kanal D’de yayınlanan Beyaz Show adlı programında yaşananlar ve ardı sıra gelişen olaylar, faşizmle yönetilen yeni sömürge bir ülkenin hali pür melalidir.

Ne olmuştur; programa telefonla katılan Ayşe Çelik, başta Diyarbakır’da olmak üzere Kürdistan’da yaşanan katliamları anlatmıştır. Yani insanım diyen herkesin karşı çıkması gerekenleri dile getirmiştir. Beyaz ve konuklar, ayrıca salondaki izleyiciler söylenenleri desteklediklerini alkışlarla belirtmişlerdir. Olan bundan sonra olmuştur işte. Beyaz’a linç girişimleri başlatılmış; programında kendini öğretmen olarak tanıtan Ayşe Çelik’e PKK propagandası yaptırdığı söylenmiş, Beyaz ve Ayşe Çelik tehdit edilmiştir. Beyaz üzerinden Doğan Medya da linç kampanyasından nasibini almış, faşizm, daha sonra devlete olan bağlılığını ifade edecek olan bir medya tekelini bile linç edecek hale gelmiştir. Varın tahammülsüzlüğün geldiği boyutu siz düşünün.

Beyaz, daha sonra çıktığı bir TV kanalında, polis evladı olduğundan tutalım, devlete olan bağlılığında sınır tanımayan biri olmasına kadar geniş bir skalada “özeleştiri” vermiş, adeta kendini faşizme kanıtlamak için ağlamış, sızlamış, yalvarmış, küçücük de olsa tutarlı davranamamıştır. Beyaz’ın tavrının tekil bir örnek olmadığı, bu tavrın küçük burjuva aydın-sanatçı tavrının dışında olmadığı bilinen bir gerçek. Peki ne yapabilirdi Beyaz? Ayşe Çelik’in söylediklerinin orada yaşanan gerçekleri ifade ettiğini söyleyebilirdi örneğin, demokrasiye inanan biri olarak… Düşünce ve ifade özgürlüğünün gereği olarak Ayşe Çelik’in de bu özgürlüğe sahip olduğunu ifade edebilirdi en basitinden. Hadi öyle yapamadı korkusundan, en azından programımda söylenen sözler sahibini bağlar, beni ilgilendirmez bile diyebilirdi. Onu da yapmadı ve faşizme kendini kanıtlama yarışına girdi. Tipik, korkak, kaypak, tutarsız, omurgasız küçük burjuva aydın-sanatçı tavrı budur işte…

Oysa aynı süreçte, adı “Barış İçin Akademisyenler” olan oluşumda yer alan 2000’i aşkın akademisyenden çok büyük çoğunluğu sözlerinin en azından arkasında durma tutarlılığını göstermişlerdi. Tabi içlerinde Beyaz gibi davranan ve imzasını geri çeken, sözlerini inkâr edenler de yok değildi. Topyekûn bir tavır beklemek tabi ki hayal olurdu.

Akademisyenlere yönelik linç kampanyasının bizzat RTE tarafından başlatılması, buna hiç zaman kaybetmeden Davutoğlu ve Bozdağ’ın katılmasıyla çok açık bir devlet terörüne maruz kalan akademisyenlerin işi Beyaz’dan daha “zordu” elbette. Karşılarında üç-beş internet tetikçisi değil koskoca(!) cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı, bakanlar, milletvekilleri vardı; siz deyin ki topyekûn devlet işte. Buna rağmen imzalarının arkasında duranlara neredeyse teşekkür edecek durumdayız. Çünkü böyle tavır göstermenin marjinallik kabul edildiği; yenilginin, sessizliğin, suskunluğun, tarafsızlığın neredeyse aydın tavrı olarak görüldüğü günlerdeyiz. Yeni sömürge ülkenin, çarpık demokrasisinin azizliği deyip gülmek mi gerekiyor yoksa elbirliği ile faşizme teslimiyetin zeminini hazırlandığına öfkelenelim mi? Öfkelenmek gerekiyor elbette. Apolitik de olsa bir TV yapımcısının, en küçük bir demokratik hakka sahip çık(a)mayışına, bin bir nazla imza attığı bir bildiri tepki gördü, faşizmi sinirlendirdi diye imzasını geri çeken aydınlara(!); faşizm toplumun tüm kesimlerini hiç ayrım gözetmeksizin hainlikle, düşmanlıkla, müsvedde olmakla suçlarken bu saldırıya gereken ölçüde ses çıkarılmayışına veya hiç ses çıkarılmamasına öfkelenmek gerekiyor. Tabi somut koşulların somut tahlilini de yaparak. Suç kimde, kim getirdi bu aydın ve sanatçıları bu hale? Nasıl bu kadar korkak olabildiler, kendi düşüncelerine bile sahip çıkamaz duruma geldiler? Sorular doğru sorulur ve doğru cevaplar verilirse sorunlar da çözüm yolları da apaçık belli olacaktır. Öfkelenmek hiçbir sorunu çözmez tabi ama faşizme öfkelenmeden de hiçbir şeyi çözemezsin; ne olduğu belli olmayan bir “barış” kavramı ardından taban tepersin.

Sonuçta yeni sömürge bir ülkede yaşıyor ve faşizmle yönetiliyoruz. AKP faşizmi gemi azıya almışçasına saldırıyor halka. Saldırılardan nasibini almayan yok. Peki, bu denge(sizlik) nedir? Bunca baskıya, sömürüye, katliama karşı bu tepkisizlik neden? İşte ülkenin tahlili burada devreye girmeli, Çayan’ın tezlerini yeni baştan okumalı, kavramalı. Beyaz’ın ve akademisyenlerin tavrının altında yatan sebepleri orada bulabiliriz ancak.

Teorik bir çalışmaya başlayacak değiliz, o, bu konuda çıkarılan dergilerin işi olsa gerek. Fakat biz aydınımızı tartışıyoruz, bunu da ideolojiden, politikadan, devletten ve faşizmden bağımsız yapmak mümkün değil. Beyaz’ın ve aynı tavrı gösteren akademisyenlerin korkularının ve onlara oranla çok ileri bir tavır sergileyen aydın onuruna sahip olanların, bu ülkenin sosyolojik analizinde, somut koşullarının somut tahlilinde elbette bir karşılığı vardır. Mahir Çayan buna suni denge demiş, meraklısı açsın okusun lütfen bu kavramın ne demek olduğunu. Çünkü çok geniş bir konudur ve yazımız bu konuyu doğrudan içermiyor.

Ne yapmalıyız sorusunu sormanın tam sırası değil mi? Çünkü yazı tam da oraya geldi. Lafı çok dolandırmanın ne âlemi ne de gereği vardır. Faşizme karşı direnmenin yolu birlikten, bir araya gelmekten ve bedeller ödeme kararlılığı ile örgütlenmekten geçiyor. Derhal, hiç zaman kaybetmeden, Sanat Meclisi başta olmak üzere, devrimci-demokrat aydın ve sanatçıların öz örgütlülüklerini büyütmeli. Daha, daha, daha demeli ve yurdun dört bir yanında bir araya gelinmeli. Tek başımıza bir hiçiz belki ama milyonlar olduk mu faşizmin vay haline. Bir avuç mu büyük, halk mı? Sömürücüler, katiller mi çok, milyonlar mı? Cevap vermeye gerek var mı?

6505

Dünya halkları, emperyalistlerin çıkardığı iki büyük dünya savaşına tanıklık etti. Bu savaşları dünya halkları başlatmadı. Bu savaşları başlatan her tarafı sömürmek için saldıran, milyonlarca insanı katleden bu sömürü düzeninin kendisidir. Sadece daha fazla sömürü elde etmek için, daha fazla kar elde etmek için örneğin, Almanya’nın Avrupa’nın emperyalist tekelleri bu dünya savaşlarını başlatmıştır. İki dünya savaşında da Almanya’nın Krupp tekeli bu savaşı başlatanların başındadır. , 60 milyon insanı katledildiği bu savaşları biz çıkarmadık…

1-15pages_subat (1)_Sayfa_08Amerika doğrudan saldırarak girmişti Irak’a, Afganistan’da Amerikan uçakları bombalamaya devam ediyor hala.

Amerika gizli işgal ediyor ülkeleri. Bugün sokakta Amerikan askerleri devriye gezmiyor ülkemizde. Ama ülkemiz işgal altında değil mi? Amerika yönetmiyor mu ülkemizi? Dünyada Amerikan askerinin olmadığı ülke sayısı çok azdır.

Bütün bankalar, memurların, işçilerin maaşları… Her şey Amerika’nın denetimi altında. Başbakan IMF’ye borcu bitirdik diye övünüyor. Oysa önceki yıllara göre on kat daha fazla borca soktular ülkemizi. “Babalar gibi satarız” demişti AKP’nin bakanı Kemal Unakıtan… Sattılar, sattılar ve artık satacak bir şey kalmadı ülkede… Bütün ekonomi sistemi Amerika’nın kontrolü altında.

Vatanımızın toprakları işgal altındaysa -ki illa bunun tankla topla asker postallarıyla da olması gerekmiyor- ülkenin 35 milyon metrekaresinde Amerikan bayrağı dalgalanıyorsa ve biz bu topraklara ayak bile basamıyorsak…Amerikan üsleri ülkenin her tarafını sarmışsa… Amerikan işbirlikçileri tarafından halkımız sömürülüyorsa… Amerika’nın ve işbirlikçilerinin beslediği çeteler, Suriye’de ve dünyanın her tarafında kitlesel cinayetler, katliamlar yapıyorsa…

Bağımsızlık savaşı, Amerika’ya karşı savaşmak haklı bir savaştır. Hiç kimse bu savaşa hayır diyemez…

Savaşa hayır, demiyoruz, halkların bağımsızlık ve özgürlükleri için savaşmalarına hayır demiyoruz. bunu söyleyenler, bütün halkların esir olmasını savunuyor demektir.

Kendi koydukları kanunlara kendileri uymuyorlar… Kendi yasalarınıza uyun diyoruz, adaleti uygulayın diyoruz… Uygulamıyorlar… Kendi yasalarına bile uymak onların sömürüsünü engellediği için, uymuyorlar.

Bir ülkede, adalet, hukuk sağlanmıyorsa, halk her gün aşağılanıyorsa, aç kalıyorsa… O zaman adalet için savaşmak haktır.

Zulmün olduğu yerde zulme karşı savaşmak haktır.

Bugün, ülkemizde “çözüm süreci”yle “Barış” gelecek deniyor… Dünyanın her tarafında “barış” için, Amerika’yla uzlaşıyor örgütler ve kimi devletler.

Bu barış, halkların teslim olması adına söylenen sihirli bir sözcük, çocuk masallarında, çok güzel bir kadın görünümünde ki cadının, yedirmeye çalıştığı zehirli elma gibidir. Bazen kelimeler öyledir ki, bazen en güzel sözcük, en güzel kelimeler zehir gibidir.

Barış da bugün halklar için zehirden farksızdır. Çünkü bu barış söylemleri altında, özgürlük, bağımsızlık yok. Teslimiyet var, uzlaşma var. Katliamları unutturmak var.

Barış ile ne istendiği belli değildir.

Adalet istiyoruz, özgürlük istiyoruz. Bu sömürü düzeninin yok olmasını istiyoruz.

Kültürel olarak işgal edilmiş durumdayız, Amerikan müziği, kültürü, sineması, eğitimi… Her şey insanlarımızı tek tek bireyler haline getirmek için silah gibi kullanılıyor. Sinema aracılığıyla bağımsızlık diye bir düşünceyi yok ediyorlar. Dünyanın tek kurtarıcısı Amerikan kahramanları oluyor. Dünyayı kana boğuyorlar… Ama gittikleri yerlere sanki oraları kurtarmak adına saldırıyorlarmış gibi yalan söylüyorlar…

Bu kültürel saldırıyla da barış imzalamayacağız. Anadolu’nun binlerce yıllık kültürünü korumak ve geliştirmek için de, Amerika’nın bencil, yoz kültürüne karşı savaşmamız gerekiyor.

4602

Savaş!

Ürkütür, üşütür kimi bellekleri. Kimileri içinse uyumak, sofrada ekmek bölmek kadar yaşamın bir parçasına dönüşmüştür. Kimi için tarih kitaplarından bir sayfa, kiminin ise penceresinden gördüğü olağan manzara. Çocukların dünyasında bile farklıdır algısı. ‘Hadi savaşalım’ dedi mi çocuk, ya elindeki Süpermen ile Batmanı çarpıştıracaktır, ya da sokağa çıkıp hayatına silah doğrultana taş fırlatacaktır. Her çocuk savaşı bilir. Ama nerede, nasıl yaşadığı, savaşın ve savaşmanın şeklini değiştirir. Hükmü de değiştirir.

Kürdistan’da savaş var. Kürdistan’da katliam var. Kürdistan’da çocuklar ölüyor. Öyle oyun gibi değil. Ete kemiğe bürünmüş haliyle savaş, Kürdistan’da can alıyor. Romanlarda okunduğu, filmlerde izlendiği, tarih kitaplarında kayda geçtiği gibi; bir çocuk sokağa çıkıyor ve… ölüyor. Binlerce çocuk sokağa çıkıyor ve… bildiği, gücünün yettiği şekilde direniyor.1-15pages_subat (1)_Sayfa_07

Neden? Katiller, yağmacılar Surları Suriçi’ni, Hevsel Bahçelerini istiyor. Kürt halkının ciğerini istiyor iktidar. Evlatlarının cenazelerini dahi kaldıramayan anaların çığlıklarının sokaklarda yankılanışı, sofralara, ekmeklere, yün döşeklere sıçrayan kan… Zulmün katmerlenişi, faşizmin sureti olarak dönüyor Suriçinde.

Eğilmeyen başları görmek için, direnişe omuz vermek için Amed’deyiz. Grup yorum, Halk Cephesi, Halkın Hukuk Bürosu avukatları olarak, bir hafta boyunca Amed halkının acılarını dinledik, bir halkın onurla yükselen savaşına şahitlik ettik, ortak olduk.

Mermi çekirdeklerinin çakıl taşı gibi serpildiği sokaklarındayız Amed’in. Yüzlerce kurşun deliğiyle, Aralık soğuğuna mesken olmuş, suyu elektriği kesilmiş evlerde direniyor Kürt halkı. “Bese” diyor. Yabancısı değil “berxwedan”ın.

Onca çatışmanın, onca can yitiminin arasında yabancılaşmadığı bir şey daha var ki, o da mihmana duyduğu hürmet. Zar zor ısıttığı bir göz odasına sığdırıyor bizleri. Betonun sızlatan soğuğu işlemesin diye içimize, indiriyor yüklükten döşek yorgan, ne varsa. Gülen gözleriyle acısını gizlemeye çalışıyor.

Şerdıl ve Şiar’ın vurulduğu sokakta, iki engelli çocuğuyla oturuyor bize kapılarını açan aile. Malik evin Babası . “Gençlerin vurulduğunu gördük” diyor. “Özel harekât polisleri boş sokakları bile tarıyor. Biber gazı ve su burada göstermelik. Özel harekâtçılar her yerde, her türlü silahla saldırıyor. Her an bir kurşun delip geçebilir bedenini. Öyle kazara değil. Yani, kurşuna dizilebilirsin. Bu manzaraya alıştık artık.” diyorlar. “Çözüm nedir?” diye soruyoruz. Cevap çırılçıplak dökülüyor dillerden; “Savaşmak!”. Küçük engelli çocuğunu gösteriyor Malik , “bir tek oğlum kalsa savaşmaktan yılmayacağız” diyor.

Dernek binamızın karşısında küçük bir komşumuz pencereden ürkekçe başını uzatıyor. Önce mırıldanarak, sonra sesini yükselterek” büyü de baban sana, yokluklar alacak, kurşunlar alacak…! “Şarkıyı yaşadıklarına uyarlayarak söylemeye başlıyor. Büyümeden tanıştığı zulüm dilleniyor, dilleniyor, Amed sokaklarına umut olup yayılıyor. Hücre olmuş evi, işkence olmuş çektikleri. Ama dilinde direniş türküleri. Kan ve katliam gören gözlerinde çocuk sevecenliği.

Al bu şarkı da bizden gelsin sana küçük Amed’li!

bütün mevsimler tutsak düşse de yangına,
her bahar Dicle’yi emzirir dağlar
bahar, Dicle’nin dağları kucakladığı yerde başlar.

alışamam ölüme alışamam,
ölüm insana aykırıdır alışamam.
susmak insana aykırıdır susamam.
yanı başımda bir yangın,
eti yanar vatanımın susamam.
yanı başımda ölüm çalıyor kapıları duramam.

çığlık olmak ama her sessizliğe
çığlık olmak insana yaraşır
ölüme direnirim tırnağımla dişimle
ama alışamam ölüme
bir başına olmak önemli değil
bir gül, bir gül bırakabilmek arkadan gelenlere

tek başına bir mum devirir geceyi
tek bir can neleri neleri devirmez ki?

nedir bu sancı nedir?
hasretin yine başladı, sol yanım seninle birlik
işgal etmişsen yar ömrümü
ateşin düşmüş canıma
sen benim içimde
ben diyarbekir içinde ağır ağır yanarım dönerim bitmez
geçerim bir mermi gibi candan, yar sandan geçemem
nasıl da özlemişem, sevda çeker canım

yangındır gayrı
bir uçtan bir uca sarılmıştır her yan
yeşile, sarıya, kırmızıya.
dağlar damar damar olmuş akar memleketin yüreğine
bugün keskin bıçak ağzı da olsa gökyüzü
bahar düşmüştür vatanıma
mavi erguvan dallar fışkırmıştır topraktan
can yürümüştür dallara
gayrı dört mevsim bahardır dağlardan akar
ne durursun ana görmisen kar erir her yanda
ne durursun ana tilili çek, çek tilili

Katliamın ve direnişin olduğu her yerde olmak kavlimizdir. Aksi bizi utandırır. İşte geldik. Biz hep buradaydık. Kürtçenin yalnız anaların ağıtlarında duyulduğu günlerde, avaz avaz haykırmadık mı bu güzel dilde türküleri. Zılgıtlarımız zılgıtlarınıza karışmadı mı? İşte geldik. Dokunuyoruz nasırlı ellerinize, ekmeği ve onuru paylaşıyoruz ve savaşıyoruz! İşte geldik Dicle’nin dağları kucakladığı memleketteyiz. Amed’deyiz!

Egemenler adaletin göstermeye gelmiş Amed’e. Biz! Daha acımasız olacağız. Biz! Hesap soracağız! Gözleri oyulan çocuk için! Akrep arkasında sürüklenen Hacı Birlik’in bedeni için! Sur önünde katledilen Tahir Elçi için! işkence edildikten sonra, çırılçıplak bedeni sokağa atıla kadın gerilla için, hep buradaydık ve burada olacağız. Ocaklar yeniden tütene kadar, çocuklar yeniden gülene kadar.

Hevsel bahçelerinde açan tek bir gül sizin için açmayacak. Dicle’nin bir damlası sizin için akmayacak. Amed surları kollarıyla kanat olmuş Halkımıza. Bu böyle biline. And olsun şart olsun ki dökülen kan yerde kalmayacak!

6326

Kapitalizm akıl dışı bir sistem. Akıl alır gibi değil çünkü yer yuvarlağı üzerindeki her şeyi ama her şeyi kar uğruna yok ediyor.

Kapitalizm gerçek ve profesyonel bir hırsızdır. Çocuklarımızın geleceğini çalmak, emeğimizin ürününü çalmak, eğitimimizi çalmak, sağlığımızı çalmak gibi sayısız özellikleri var. Bunu bütün dünyada ustalıkla yapıyor. Yer yüzünün tüm güzelliklerini çalıyor. Çalmakla kalmıyor, yok ediyor.

Vahşi hayvan türü bırakmadılar doğada. Kimisini kürkü için, kimisini dişi için, kimisini derisi için… Vahşice, en canavarca yöntemlerle katlettiler. Adeta kökünü kuruttular hayvan türlerinin…

Doğal bitkileri yok ettiler. Pahalı olduğu için, karlı olmadığı için, denetimi dışında olduğu için doğal üretimi, doğal tohumu bitirip, kimyasallarla dolu, hormonlu tarım üretimini yaygınlaştırdılar. Bu nedenle birçok doğal bitki türü, tohum yok oldu ya da çok azaldı…

Doğayı yok ediyorlar… Dünyanın akciğerleri denilen yağmur ormanlarından tutalım, ülkemizdeki üçüncü köprü inşaatı güzergâhındaki ormanlara kadar, birçok ormanı haritadan siliyorlar. Milyarlarca ağacı yok ettiler…

Denizleri atık deposuna çeviriyorlar. Gölleri kurutuyorlar. Buzulları eritiyorlar. Atmosferi zehirli gazlarıyla delik deşik ediyorlar. Akarsulara kurdukları santraller ile vadileri yok ediyorlar…

Kapitalizm yüksek kar beklentisi ve doyumsuzluğu nedeniyle yer yuvarlağı üzerinde yaşama dair ne varsa bir bir yok ediyor.

İşte bu nedenle akıl dışı bir sistem. Tüm dünyayı, yaşamı yok ediyor…

Akıl dışı ama 116 yıldır fazladan yaşıyor. Çünkü kapitalizm emperyalist aşamaya geçtiği andan itibaren gericileşti ve çürümeye başladı. Bu noktada zorunlu uygunluk yasası bozuldu. Çünkü üretim ilişkileri, üretici güçlerin gelişimine engel oluyordu. Üretici güçlerin gelişimi durdurulamaz. Bu tarihsel bir yasadır. Bu nedenle üretici güçler gelişimlerini sağlayacak yeni bir üretim ilişkisini, yeni bir toplumsal düzeni zorunlu kılmaya başladı. İşte bu nedenle emperyalizmin yok olacağı süreç başladı.

Tüm gericiliğine rağmen, tüm insanlık dışılığına rağmen, tüm akıl dışılığına rağmen varlığını sürdürüyor kapitalizm. Çünkü ‘yabancılaşma’ gibi bir silaha sahip.

‘Marx, kapitalizmin iki sırrını çözdü’ diyor Lenin: Emek sömürüsü ve yabancılaşma.

Burada iki ayrı hırsızlık türü vardır. Elinin ürününü çalarak halkı aç bırakır, yani emeğini sömürür. Aklının ürününü çalarak halkı aptallaştırır, yani yabancılaştırır.

İnsan doğal hali ile yani ‘insan’ hali ile çok güçlü bir devdir. İnsan doğası gereği devrimcidir. Devrimci olduğu için var olanla hiç yetinmemiş, hep daha iyisini aramıştır. Hep şartlarını daha iyi yapmak için çalışmış, araştırmıştır. Daha hızlı, daha konforlu, daha sağlıklı, daha uzun ömürlü, daha bilgili olmak istemiştir. Doğa ile girdiği amansız savaştan zaferlerle çıkmıştır.

İnsan doğanın en korunmasız canlısıdır. Ne uçmak için kanatları, ne koşmak tırmanmak için güçlü bacakları, ne koparmak için pençeleri, ne öğütmek için sivri dişleri, ne soğuktan korunmak için kürkü, ne keskin gözleri, ne de çok güçlü koku alma duygusu vardır. İnsan bu zaafları nedeniyle ya yok olacaktı ya da bir çözüm bulacaktı.

Çözümü emek harcayarak ve adım adım beynini geliştirerek buldu. Ve yenilmez bir deve dönüştü. Okyanuslar aşan, dağları delen, sesten hızlı uçan, karada en hızlı hayvandan da hızlı giden bir dev. Yiyeceklerini pişirerek yumuşatan ve öğüten, elbiseler diken, evler yapan, fiziksel olarak tüm eksikliklerini bir bir gideren, akıl yürüten bir dev… Başlangıçta birkaç kilometre gidemezken, zamanla bırakın dünyayı dolaşmayı, gezegenler arası dolaşmaya başlayan bir dev… Doğa hakkında evren hakkında sürekli yeni bilgiler edinen, bilgisini sürekli geliştiren bir dev…

İşte bu özellikleri nedeniyle doğası gereği devrimcidir insan. Eski olanla yetinmez. Eskiyenin yerine mutlaka yeniyi arar ve bulur. Doğası gereği merak eder, sorgular, çözüm arar ve mutlaka bulur. Bu ‘insan’i olandır.

Kapitalizm, insanı kendisine yabancılaştırarak insan olmaktan çıkarmak, adeta bir ‘yaratığa’ çevirmek ister. Sorgulayamayan, değerlendiremeyen, anlayamayan, çözemeyen bir yaratık. Korkak, bencil, ahmak, bohem, emek harcamayan, merak etmeyen bir yaratık. Sorgusuz sualsiz biat eden, cehaletin kör karanlıklarına mahkum olmuş, güçsüz bir yaratık.

İnsanı böyle bir yaratığa çevirdiğinde tüm insanlık dışılığına, tüm akıl dışılığına rağmen varlığını sürdürecektir çünkü. ‘Normal’ insan kapitalizmin bu acayipliğini görüp onu çoktan ortadan kaldırırdı. Bu nedenle insanı kendisine yabancılaştırmak, emek sömürüsünün devam edebilmesi için bir zorunluluktu.

Kapitalizm insanı kendisine yabancılaştırmak için her yöntemi kullanır. Doğduğu andan itibaren ana – babanın çocuğa verdiği eğitimden, kreşe, ilkokula, ortaokula, liseye, üniversiteye kadar tüm eğitim sistemini, bilgisayar oyunlarından oyuncaklara kadar tüm oyunları, televizyonları, iş yeri kurallarını, kantinleri, eğlence yerlerini, otobüsleri… Bu yeni insanı, kendisine yabancılaşmış insanı oluşturmak için etkin bir şekilde kullanır.

Bilgiyi ters yüz ederek, yalanı gerçeğe, gerçeği yalana çevirerek, değersizleştirerek, yozlaştırarak, ahlaksızlaştırarak, köksüzleştirerek adım adım istediği insan tipini yaratır.

Her imkanı kullanır. Bunların en etkililerinden biri de kültür – sanattır. Kültür sanat ürünleriyle de bir eğitim verir. Bir şekillenme yaratır. Sanal bir dünya yaratır. Sinema filmleri, müzik, klipler, resimler, heykeller, şiirler, tiyatro oyunları… Hepsini bu yeni insan tipini yaratsınlar diye kullanır.

Diyebiliriz ki, kapitalizmin yönetmenlerden, oyunculardan, müzisyenlerden, senaristlerden, şairlerden, heykeltıraşlardan, ressamlardan oluşan yüz binlerce kişilik ordusu vardır.

Bu ordunun askerleri, son derece gönüllü bir şekilde yapmaktadır askerliklerini. Oysa büyük çoğunluğu farkında bile değildir ne yaptığının. Yaptığı sanatın neye, kime hizmet ettiğinin. Ama yine de gönüllü olarak yapar. Çünkü ona da bu öğretilmiştir. Doğrusu bu diye gösterilmiştir.

Sanat okullarında, atölyelerde, sergilerde, konserlerde, tiyatro salonlarında, kültür merkezlerinde hep aynı ‘doğrular’ öğretilir.

Bunun dışında, binlerce kültür sanat dergisi çıkartılır. Her ülkeye, her sanat dalına yüzlerce dergi düşer. Bu kültür sanat dergilerinin çok büyük çoğunluğunun CIA tarafından finanse edildiği belgeleriyle ispatlanmıştır. Sadece dergi de değil, CIA eliyle birçok sinema filminin çektirildiği, konserler düzenlendiği, başta ‘modernizm’ olmak üzere bir çok sanat akımının yayılmasının teşvik edildiği artık bir sır değil.

CIA kültür sanat dergilerini neden finanse eder? Sanat ürünleriyle ve sanat akımlarıyla neden bu kadar ilgilenir? Bunun için neden milyarlarca dolar harcar?

Çünkü bu sanat dergileri, CIA’nın yaratmak istediği sanatçı tipinin ideolojik temellerini atar. Onların istediği sanat akımlarını yüceltir, istemediklerini yerin dibine batırır. Sanat dergileri aracılığıyla sanatçıları kendine ait birer askere çevirir. Kendisinden olmayanı da kendisine biat etmesi için özendirir.

Kendi askerine çevirdiği sanatçıları eliyle de istediği içeriğe ait eserler ürettirir. Bu eserler sayesinde de insanlarda gerçeği ters yüz eder. Değersizleşmeyi, ahlaksızlaşmayı, çürümeyi yayar. Yani insanı kendisine yabancılaştırır.

CIA’nın desteklediği sanat ürünleri apolitikmiş gibi, suya sabuna dokunmuyormuş gibi görünür. Bununla birlikte insanın DNA’sını darmadağın ettiği için aslında son derece politik bir işlev taşır. Kapitalizmi güçlü ve muktedir kılmak gibi etkin bir rol üstlenmiştir sanat.

Kapitalizm, yabancılaşmanın önemini; bu yabancılaşmayı sağlamak için de sanatın önemini çok iyi kavramıştır. Sanat sadece bir haz alma, bir eğlenme biçimi değil, çok güçlü bir eğitim ve yeniden şekillendirme aracıdır.

Kapitalizm bunu büyük bir ordu ile yapıyor.

Bizim kapitalizmin yalanları karşısında henüz büyük bir ordumuz yok. Bununla birlikte dünyanın en güçlü sanat eserlerini yine de devrimci sanatçılar yaratmıştır. Çok güçlü bir damarımız ve tarihsel gücümüz vardır.

Onlar yalan bir dünyanın propagandası için sanatı kullanıyorsa, biz de gerçekleri halka göstermenin bir aracı olarak, halkı onurlu, erdemli kılmak, değerleri ile güçlü bağlar kurmasını sağlamak, güçlü, nitelikli, sorun çözen, birleşen, örgütlenen, çaresiz olmayan, geleceğini eline alan, dünyayı yeniden şekillendiren bir hale getirmek için kullanabiliriz. Yani insanın yeniden insan olması sürecinin etkili bir aracı haline getirebiliriz.

Sanatımızla bunu yapıyoruz. Gerçeklerin sanatını, halkın sanatını sadece biz yapmamalıyız. Halktan yana sanatçı sayısını her geçen gün büyütmeli, aydın ve sanatçılarımıza bu görevlerini sürekli hatırlatmalıyız.

İşte bu nedenlerle dergimiz çok ama çok büyük bir önem taşıyor. Ülkemizdeki tüm aydınlara ve sanatçılara ulaştırmak, sadece sanatçılarla da sınırlamayıp tüm halkımıza taşımak büyük bir önem taşıyor.

CIA’nın finanse ettiği binlerce sanat dergisi burjuva ideolojisini sanatçılara taşıyor. Bizim dergimiz ise proletarya ideolojisini, halk için sanat ideolojisini sanatçılara taşıyor.

Binlerce dergiye karşı savaşan bir dergi…

Buna bile tahammül edemiyorlar. Onların karşısında tek başımıza da olamayalım istiyorlar. Tek bir dergiyi bile ortadan kaldırmak için her şeyi yapıyorlar. Dağıtım bedellerini bilinçli olarak çok yüksek tutarak, bayilerde olmamızı engelliyorlar. Sansürlüyorlar. Yok sayıyorlar. Davalar açıyorlar. Yasaklamaya çalışıyorlar.

Çünkü tek bir dergi ile de birçok şey yapabiliriz. Çok güçlü bir ideolojiye sahibiz. Doğrularımız çok güçlü. Köklerimiz çok güçlü. Ustalarımızın açtığı yol çok güçlü. Onlardan aldığımız güçle, burjuvazinin etkisinden çıkararak yepyeni bir sanatçı tipi yaratabiliriz. Halkımızda sanata ve sanat ürünlerine karşı bir bakış açısı yaratabiliriz. Kapitalizmin oluşturduğu ‘sanatçılar ordusu’na darbeler vurabilir, oradan başka sanatçıları koparıp alabiliriz.

İşte bu nedenle onlar yok olmamızı istiyor, işte bu nedenle yaşamamız, büyümemiz, daha da çoğalmamız gerekiyor. Dergimizin girmediği hiç bir yer kalmamalı. Mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev, tüm halkımıza ulaştırabilmeliyiz.

Tiyatrolara, sinemalara, sanat kurumlarına, tüm sanatçılarımıza, sanat öğrencilerine ulaştırabilmeliyiz.

İşte bu nedenle CIA’nın ideolojik bombardımanına karşı varımız yoğumuz olan Tavır’ımızı çok daha büyük kitlelere taşımak hepimizin görevidir…

893

1 – Sanat Meclisi’nin yapısı ve hedefleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

Mehmet Esatoğlu:
Sanat Meclisi; 2012 yılında sonlarında ilk buluşmalarını ve tartışmalarını yapmaya başladı. Çeşitli eylemlerle etkinliklerle ilerliyorduk. 2013 Haziran’ındaki ayaklanma, bizim çalışmalarımızda da bir sıçrama yarattı. Ayaklanmanın tam ortasında yaptığımız 250 kişilik bir toplantı ile kuruluşumuzu ilan ettik ve Sanat Meclisi adını aldık. Ayaklanmada 2.000 kişilik bir yürüyüş örgütledik ve sanatçıların ayaklanmaya katılımında aktif bir rolümüz oldu. Sonrasında birçok eylem ve etkinlik düzenledik. Meslek örgütü olarak, demokratik kitle örgütü olarak, halktan yana sanatçılık olarak belirlediğimiz yapımızı adım adım örgütlüyoruz. Sanatçıların bütün dallarda faaliyet gösterenlerini tek çatı altında toplamayı hedefliyoruz. Hepsinin birbiri ile dayanışmasını örgütlemeye çalışıyoruz…
Erdal Bayrakoğlu:
Sanat Meclisi sanatın bütün disiplinlerinin bir araya gelmesiyle oluşan bir yapıdır. Hem sanatın ve sanatçının önündeki sorunları tespit edip onlara kalıcı çözümler bulmak hem de sanatın halka daha çabuk ve düzeyli ulaşmasını sağlamayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda gücünü halktan alan bu yapı toplumun sorunlarına da duyarsız kalmayıp, bu sorunlara sanatsal tepkilerle çözüm aramaya çalışan demokratik kitle örgütüdür.

2- Sempozyuma neden ihtiyaç duydunuz?

Efkan Şeşen:
Sanat Sempozyumu demek, adı üzerinde, zamanın bizim adımıza biriktirdiği mesleki-estetik vb. bir dizi sorun etrafında çözümler aramak amaçlı bir araya gelişin canlı sunum ve söyleşilerini gerçekleştirmektir. Bu başından beri konmuş bir hedefti. Ama bugünkü süreç biz sanatçıları ; iktidarın, her alanda olduğu gibi sanat alanındaki kurum, değerler ve birikimleri baskılayıp, yasaklayıp yok etmek ağır saldırısı ile karşı karşıya bıraktığından bir yandan “Bütün Sanatçılar Birleşin” ana sloganı çağrısıyla bütünleştirdik sempozyumumuzu..

Buket Onat:
Her geçen gün büyüyüp içimize dek sızmaya çalışan kapitalizm ve belli bir kesim insanlar dışında kalan koca bir halkı aptal yerine koyan, ezen, ezdiren faşizmin karşısında örülmeye çalışılan bu duvarın daha çok emeğe daha çok tuğlaya ihtiyacı var. Bu nedenle halka da açık olan sempozyum ve ardından geleneksel sanat festivalimizi gerçekleştirmek istedik

3 – Hangi konuları konuştunuz?

Buket Onat:
Bir araya gelme, güç birliği; ülkemizde yalnızca toplumsal acı vakalarla bir anda parlayan fakat çabuk da sönebilen bir etkinlik halini almaya başladı. Bugün bir grup sanatçının birbirine sahip çıkabilmesi için bazı şeyleri göze alması gerekiyor. Biz bu göze alınması gereken şeyleri bir araya gelerek tartıştık ve bunların aslında birlikte olmamız halinde aşılabilecek korkular olduğunu konuştuk.

4 – Hangi sonuçlara vardınız?

İnan Altın:
Yapacak çok işimiz olduğunu gördük öncelikle. Hem alanımıza sahip çıkmak zorundayız; sanatçılar yalnız, güvencesiz, sağlıksız koşullarda çalışıyor. Üretme koşulları ellerinden alınmış. Bunun koşullarını düzeltmemiz gerektiğinde hem fikir olduk öncelikle. Bunun dışında bir demokratik kitle örgütlü olmak, halkımızın yaşamından kopuk olmamak, güncel gelişmeler, katliamlar, baskılar karşısında sessiz kalmamak, ülkemizin aydın ve sanatçıları olarak ortak tavrımızı örgütlememiz gerektiğini konuştuk. Ve yine halkımızın kültür sanat eğitimi ve izleyicisi olma hakkını bu düzenin gasp ettiğini, bizim Sanat Meclisi olarak bunun alternatiflerini de üretmemiz gerektiğini konuştuk. Yaratacağımız kurumlaşmalarla, düzenleyeceğimiz etkinliklerle bu konuda da çözümler üreteceğiz…

5 – Sizin açınızdan en çarpıcı yanı neydi?

Efkan Şeşen:

En çarpıcı yan..sempozyuma katılımcı olan sanatçılar ve izleyicilerin birikmişliklerinin dışa vurumundaki canlılıktı…Hatta konu başlıklarından çıkıp “içini dökme” anları çok yaşandı…Bu da herkesin kendi meslek kurum ve örgütlerindeki tıkanma,hantallaşma sorununu ne kadar ağır bir hal aldığının ve Sempozyum Sloganımız olan “Bütün Sanatçılar Birleşin” vurgusunun bugün için ne kadar elzem oduğunun bir fotoğrafıdır..

6 – Sanatçıların ve halkın katılımı nasıldı?

Mehmet Esatoğlu:
Ben 1974 den bu yana ülkede yapılan hemen hemen tüm sanat toplantılarına katıldım. Salonların dolup taştığı toplantılar da gördüm. “70 sanat örgütü” diye başlayan ama salonda kırk kişinin bile olmadığı toplantıları da. Aslolan salondaki kalabalık değil iş yapmak, sorunlara çözüm bulmak, dünyayı değiştirmek ve enginleri feth etme ruhuyla dolu sanat insanlarının bir araya gelmesidir. Sanat Meclisi 1. Sempozyumu’nda salon tıka basa dolu değildi ama iş yapmak için bir araya gelmiş kararlı bir kesim yanyanaydı. Halkın katılımı ise bana göre yeterli değildi.

7- Eklemek istediğiniz birşey var mı?
Mehmet Esatoğlu:
Biz üç yıl bir eylem birlikteliği içinde demirin tavında dövülmüş bir örgütlenmeyiz. Sanat Meclisi birbiriyle toplantıdan toplantıya buluşan bir birliktelik değildir. Aksine eylem içinde mücadeleyi de arkadaşlığı da örgütlemiş bir yapısı vardır. Bizim aldığımız kararlar masa üstünde kalacak kararlar da değildir. Bu birlikteliği örgütleyenler aldıkları kararlar için savaşmaya hazır, bunun için bedel ödemeyi de göze alan sanatçılardır. Geçmiş üç yıllık eylem birlikteliğimiz bunu ortaya koymaktadır. Yapacak çok işimiz var. Yürünecek çok yolumuz var. Yolumuz açık olsun.

777

İbrahim Karaca ; “Tek tek karşı çıkılamayan bu kölelik düzenine bir cephe olarak, blok olarak karşı çıkmak lazım”…

Şebnem Sönmez “Çalışma bittikten sonra işçi değilim, seyredenin parmağının ucundayım. Seviyorsa izler, sevmiyorsa kanalı değiştirir. Oyuncu reklam verenin en çok ihtiyaç duyduğu kişidir, oyuncuya muhtaçtır.”

Şebnem Sönmez “Ben 50 yaşındayım hala işsizlik korkusu yaşıyorum. Gelir garantimiz yok, öncelikle buna evet diyerek başlayacaksın.”

Efkan Şeşen: “Hepimizin, bütün sanat disiplinlerinin sorunlarının altını çizebilen en geniş birlikteliği oluşturmaya ihtiyacımız var.”

Şebnem Sönmez: “İki kuşak reklamla dizinin bütün maliyeti çıktığı gibi, kar da sağlanıyor!”

Ragıp Yavuz: “Sanatta taşeronlaşmanın ilk deneyimi utanç verici bir şekilde İstanbul şehir tiyatrolarında yaşandı.”

Hüseyin Turan: “Konser için yaptığımız görüşmeleri kiminle yapıyoruz? İkinci el bile değil. Üçüncü, dördüncü sıradaki aracı ile görüşüyoruz. Aslında bizi satan kişi bu… Bu kelimeyi özellikle kullanıyorum. Satılıyoruz. Sanatçıları satan aracı şirketler var.”

Özcan Erkişi: “Ölümüne sanat, gerçekten uğruna ölünebilecek bir amaç varsa yapılabilir.. Her şeyden önce örgütlü olmak gerekir. Gece ortalama 70-80 liraya çalışan insanlar var. Bu insanlar en az 30 lirasını yol parası veriyor. Bu insanların ev geçindirdiklerini düşünebiliyor musunuz? Enstrüman çalan insanların haklarını savunabilecek bir örgüt yok. Benim gibi düşünen benim gibi olan insanların birleşmesinin gerekliliğini savunuyorum. Şu an müzisyenlik en rezil günlerini yaşıyor. Bunu kabul etmeyen müzisyen yoktur. Hiçbir müzisyen bu şartlarda çalışmak istemez. İnsanlar sadece geçinmenin mücadelesini veriyor. Zaten sistem de bunu istiyor. Hiçbir şey düşünme, sadece boğaz tokluğuna çalış. Sizin düşünmenizi istemiyor.

Yapmamız gereken bu ve bunun gibi şeylerin karşısında durmak. Bunun için de birbirimizi dinlememiz gerekiyor. Oturun, düşünün, birlik olun, bir çatı etrafında toplanın… Sanat Meclisi de bunun için var zaten, hepimiz buradayız, hepimiz bir amaç için buradayız. Sanat Meclisi tüm sanat disiplinlerini kapsadığı için çok önemsiyorum, sadece müzisyenler, sinema değil heykeltıraş, ressam ve tüm sanat disiplinleri aynı çatıdayız.”

Ragıp Yavuz: “Sosyal devrim dedigimiz şey sınıf kavgasının bir sonucudur. Sınıf kavgasını da sınıflar yapar.”

Osman Genç “Sanat Meclisi olarak Nazım Hikmet’in de dediği gibi ‘Vatan hainliğine devam ediyoruz’.”

Hüseyin Turan: “Yeni ve pırıl pırıl bir nesil geliyor, onlar için bir şeyler yapmalıyız.”

İnan Altın (Grup Yorum): “Mahallelerde, köylerde festival yapmaktaki amacımız tek taraflı bir şey değil. Biz de oradan birçok şey alıyoruz. Parayla satın alamayacağımız bir motivasyon sağlıyoruz. Bu bağ (halkla olan bağ) ne kadar güçlü olursa bizi de o kadar güçlendiriyor.”

Özgür Başkaya: Siz ya işçi sınıfının emekçilerin yanındasınızdır ya da karşısındakilerin. Bu kadar basit… Demokrasi mücadelesi denilen şey bu ülkede artık komedi… Sosyalizme endeksli olmayan bir demokrasi mücadelesi mümkün değil. Hiç uzatmaya gerek yok.”

Heykeltıraş Mehmet Aksoy; “Sanatçının kişiliği yoksa sanatı da yoktur. Kişiliğini geliştirmesi gerekir. Ben kimim, ne düşünüyorum ne hissediyorum.. Bunların sorulması gerekir.”

Cengiz Gündoğdu; “Yabancılaşmadan kurtulmanın tek yolu çelişkilerle yaşamaktır. Çelişkisiz yaşam, yabancılaşmaya neden olur.”

Grup Yorum’dan İnan Altın; “Halk parası olmadığı için enstrüman bile alamıyor, tiyatroya, konsere gidemiyor. Sanat, bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıyor. Halkın kültür – sanat damarları kurutuluyor”

Emrah Serbes; “Ben herkesin sanatçı olabileceğine inanıyorum. Bunun %90’ı emektir, çalışmadır, ancak %10’u yetenektir.”

Emrah Serbes; “Sanat sanki zenginlerin, burjuvazinin işiymiş gibi gösteriliyor. Bu böyle değil.”

Orhan Şallıel; “World müzik diye bir şey çıktı şimdi. Artık kapitalizm ve emperyalizm kendi kaynaklarını bitirdi ve şimdi yavaş yavaş otantik olanların peşine düşmeye başladı. Bunun için büyük paralar veriyorlar.”

Emrah Serbes; “Avm’lerin içindeki kitapçılar, internetten siparişler tekele dönüşüyor. Bağımsız kitapçılar batmaya başlıyor. Kitapçıya giderseniz sohbet edersiniz, kitaplara bakarsınız. Bu kalmıyor artık. Bana imza günü yap diyorlar. Ben de ‘Avm’de değil, şehrin ortasındaki kitapçıda yaparım’ diyorum. Kitabın alınması değil, okunması mühim. Seyyar kütüphane gibi dolaşabiliriz.”

Hüseyin Karabey; “Kitap ya da sinema ürünümüz dağıtıma girmezse seyirciyle buluşamaz. Biz almayız, diyorlar ve seyirciyle buluşamıyoruz. İstanbul film festivalini kanallar canlı yayınlıyor ama bir tanesi de o filmlerden birini göstermiyor. Bu filmler halka ulaşamasın ki, o çöp dizilerini gösterebilsinler. Halk bu tür şeyleri sevmiyor demek tamamen yalan. Cebinden para harcayarak bu filmlere gidebilecek olan çok az. Çoğunluğun televizyondan başka eğlencesi yok. O kanallardan birini seçiyor, o çöp dizilerden birini izliyor.

Veysel Şahin; “Bizim dahilere ihtiyacımız yok; biz halka inanıyoruz, halkın sanatına güveniyoruz. Onlar bir avuç, güçlü olan biziz. Tek yapacağımız şey bir deryayı büyütmek ve bütün Anadolu’ya yaymak. Sanat Meclisi olarak alternatif bir dergi çıkarabiliriz. ‘Halk için sanat seminerleri’ turnesi de yapılabilir. Bu mutlaka örgütlenmeye de hizmet edecektir, oradaki şehirlere de yayılmasına hizmet edecektir.”

1097

Sanat Meclisi “Bütün sanatçılar birleşin!” diyerek bir sempozyum gerçekleştirdi. 1. Sanat Sempozyumu… Tüm sanat dallarından sanatçılar bu çağrı ile 6 – 7 Kasım 2015 günlerinde İstanbul Akatlar M. Kemal Kültür Merkezi’nde bir araya geldiler. 2 gün boyunca süren oturumlarda sanatçılar hem mesleki sorunlarını konuştu hem de çözüm önerileri üzerine tartıştılar. 3. gün ise Okmeydanı Sibel Yalçın Parkı’nda bir festival düzenleyerek sempozyum sonuçlarını halkla paylaştılar.

Ülkemizde tüm sanat dallarının bir araya getirildiği ilk sempozyum olma özelliğini taşıyan bu sempozyumda ayrıca Sanat Meclisi kendisini tanıtarak, hedeflerini de tüm sanatçılarla paylaştı ve tartışmaya açtı.

Yakın zamanda gerçekleşen seçimlerin ardından AKP’nin tekrar tek başına iktidar olmasının ardından yapılan ilk örgütlenme etkinliği niteliğini de taşıyan sempozyumda, AKP iktidarının sanat alanına ve sanatçılara yönelik baskıları da konuşuldu. Her geçen gün daha da büyük tehdit altında yaşayan sanatçılar; kendi alanlarını, sanatlarını, kişiliklerini, üretimlerini, yaratılarını koruma görevi ile de karşı karşıya kaldıklarını konuştular.

Yıllardır kangrenleşmiş sorunların artık bir an evvel çözülmesi gerektiği konusunda hemfikir olan sanatçılar çözüm için adımlar atmak gerektiğini vurguladı bu sempozyumda.

Sempozyum hazırlıkları aslında 2015’in ilk aylarında başladı. Alanın tüm sorunlarını, ihtiyaçlarını tespit etmek için saatlerce çalıştı ve defalarca kez sadece bu konu ile ilgili toplantılar yaptı Sanat Meclisi.

Sanat Sempozyumu 6 – 7 Kasım 2015 günlerinde toplam 16 saat çalışarak gerçekleştirildi.

Şiir, müzik, tiyatro, plastik sanatlar, sinema alanlarında çalışmalar yapan 80 sanatçının katılımıyla gerçekleşti bu sempozyum.

İzleyiciler, Mustafa Kemal Kültür Merkezi’ne geldiklerinde onları ilk olarak duvarlardaki Sanat Meclisi’nin pankartları karşıladı. Fuayede aynı zamanda Sanat Meclisi’nin etkinliklerinin fotoğraflarından oluşan bir sergi panosu da yer aldı. Gazi Mahallesi’nde iki senedir yapılan festivaller, Bademli Halk Festivali, katledilen işçiler için yapılan eylemler, baskıya uğrayan sanatçılarla dayanışma amacıyla yapılan basın açıklamaları, Berkin için yapılan açıklamalar, Yaşar kemal cenaze töreni… Sanat Meclisi nerede yer almışsa kare kare yansıyor bu panolara… Yine duvarlara asılan pankartlar oturumlara geçmeden fikir veriyor ve sizi hazırlıyor tartışmalara… Sanat Ama Kimin İçin, Sanat Ama Nasıl, Sanatta Meslek Örgütü Sorunu, Sanatta İş Güvenliği – İş Güvencesi – İş Sağlığı… Ne çok sorunu var sanat alanının ama Sanat Meclisi bunların her birinin örgütlenme ile, dayanışma ile çözülebileceğini söylüyor.

Sempozyum 6 Kasım Cuma günü başladı. Öncelikle oyuncu Mehmet Esatoğlu bir giriş konuşması yaparak konukları selamladı. Kısaca bu sempozyumun oluşum aşamasını anlatan Esatoğlu’nun ardından sanatçı Barış Güney ve Grup Yorum elemanı Selma Altın Sanat Meclisi’ni tanıtan görsel bir sunum gerçekleştirdi. Gezi ayaklanması tarihinde kurulduklarını anlatarak o günden bu yana tüm etkinlik, eylem, açıklama ve üretimlerini anlattıkları sunum yaklaşık yarım saat sürdü. Sunuma video kurgu da eşlik etti.

Kısa bir aranın ardından hemen oturumlar başladı. İlk oturum meslek örgütlerini konu aldı. Şair İbrahim Karaca’nın yönetiminde süren oturumda Av. Selçuk Kozağaçlı, Efkan Şeşen, Fırat Tanış, Şebnem Sönmez ve Dursun Karaca yer aldı. Meslek örgütü nedir, işlevi ve işleyişi nasıl olmalıdır ve bütün sanatçı ve meslek örgütlerinin dayanışma ve güç birliği içinde olmasının mümkün olup olmadığı tartışıldı.

Sanat Meclisi bu konuda “Daha militan, kendini düzenin dümen suyuna hapsetmeyen bir örgüte ihtiyaç var artık. Hem bir okul olma görevi üstlenen hem de sorunlara kalıcı ve köklü çözüm önerileri üreten, faşizme karşı savaşta birliği ve beraberliği geliştirme hedefiyle çalışan bir örgüt…” dedi.

Birinci günün ikinci oturumu ise “Sanatta İş Güvenliği, İş Güvencesi, İş Sağlığı Sorunu” üst başlığı ile tiyatro yönetmeni Ragıp Yavuz, müzisyen Hüseyin Turan, kurgucu Aytekin Birkon, müzisyen Özcan Erkişi, tonmaister Murat Başaran’ın katılımı ile gerçekleşti. İleri Demokrasi: “Düşün ama Açıklarken Bana Sor!”, Taşeronlaşma: Sanatçının “Satılışı” , Sözleşme Terörü: Yasal ama Gayrimeşru! Fiziksel Koşullar: “Ölümüne” Sanat! başlıklarının tartışıldığı oturumda öncelikle şehir tiyatroları bünyesinde karşımıza çıkan “taşeronlaşma” sorunu konuşuldu. AKP iktidarı ile birlikte sanatçıların ihale ile satın alınması noktasına kadar vardığı konuşuldu. İş sağlığı konusunda çalışma sürelerine değinildi. Dizilerde, stüdyolarda insanların 21 saate varan sürelerde çalıştığı, sağlıklarını yitirdikleri, iş kazalarına nasıl zemin hazırlandığı anlatıldı. Dizilerin 180 dakikaya varmasının sebebinin tamamen reklam şirketlerinden daha fazla para almak olduğu anlatıldı.

Sanatçılar tarafından yıllarca mücadele edilerek kazanılan tüm haklar, günümüzde taşeronlaşma ve çeşitli yasa düzenlemeleri ile tekrar ellerinden alınmaya çalışılıyor. Bununla da kalmayıp, sözleşme maddeleri ihlal edilme pahasına sanatçılar işten atılıyor. En ilkel koşullarda çalışmaya zorlanan sanatçılar “işsizlik” tehdidi ile susturulmaya çalışılıyor. Düşüncelerini açıklaması engelleniyor. Tüm bu sorunların konuşulduğu oturumda aynı zamanda yeni işe başlayan sanatçılarla hiçbir alanda konuşmama, hak aramama ve görüşlerini açıklamama şartının çalışma koşulu olarak dayatıldığı ortaya kondu. Tiyatrocu Osman Genç’in yöneticilik yaptığı oturumda stüdyolarda çalışan sanatçıların çalışma saatlerinin belli olmaması ve sürekle dizi sektörüne iş yetiştirme telaşı ile nasıl hayattan koptukları anlatıldı.

Üçüncü oturumda ise “Sanat Ama Kimin İçin?” sorusuna cevap arandı. Tiyatrocu Mehmet Esatoğlu’nın yöneticiliğinde Zerrin Taşpınar, Meral Yıldırım Gökoğlu, Özgür Başkaya ve Caner Bozkurt bu oturumdaki konuşmacılardı.

Ruhumuza Sızmaya Çalışan Bir Truva Atı: Sam Amca Sanatı, İktidarın Dev(!) Sanat Faaliyeti: ‘AK’layıp ‘P’aklamak!, Sanatçının Tarafsız Olması Mümkün müdür: Faşizme Karşı Bir Taraf Değil Bi-Taraf Olma Sorunu, Işık İhtiyacı: Korkuyu Ateşe Verip Karanlığı Aydınlatmak!, Halktan Yana Sanat ama Halkın İçinde: İnsan Ruhunun Mimarı Olmak konuları konuşuldu bu oturumda.

Öncelikle sanat nasıl bir atmosferde yapılıyor konusu ile başlayan oturumda şair Zerrin Taşpınar ülkemiz gençliğinin durumu ile ilgili olarak bir sunum yaptı. Zerrin Taşpınar: “Kapitalizmin dayattığı sanat üzerine çok şey söylendi. Ben sanatla halkın arasını açmaya yarayan truva atından söz edeceğim. Hiçbir dönemde nüfus artışına oranla okur artmaz. Sanırım diğer sanat dalları için de bu böyle. ‘En büyük’ adı altında sunulan yazarlar çok satarlar ama TRT’de emek veren sanatçıların sanatının ne kadar sattığı hep tartışma konusudur. AKP döneminde TRT’den atıldım, kültür sanat programı yapıyordum. Sanatın görevi sokakta yaşayan çocukları görünür kılmaktır. Onları gözlemleyin, sizden niye korktuğunu anlamaya çalışın. Kapitalizm geleceğimizi, büyük bir okur kitlesini, bir şeyler alabilecek çocukları, gençleri bizden koparıyor.” dedi.

Halkla sanatın nasıl buluşacağı, buluşturulacağı konuşuldu. Sanatın görevi üzerinden bakıldığında tüm kitlelerin, ezilen tüm insanların yaşadıklarının basın tarafından görülmemesini, sanatçının görevinin tüm yaşananları görünür kılmak olduğu ifade edildi.

Bu oturumun ardından sempozyumun birinci günü sona erdi.

İkinci gün oturumlarına geçilmeden evvel Selma Altın bu sempozyumun neden yapıldığına dair bir bilgilendirme yaptı. Mehmet Esatoğlu kısa bir konuşma yaparak yakın zamanda yitirdiğimiz onurlu aydın ve sanatçıları selamladı. Mehmet Esatoğlu “Nazım Hikmet bu ülkeden gitmek zorunda bırakılmıştır ama yazdıkları buradadır. Ülkenin paçavra medyası anlatmaz ama bu ülkenin yazarları şairleri vardır, Ataol Behramoğlu vardır” diyerek Ataol Behramoğlu’nu sahneye davet etti ve 50. Sanat yılını kutladı.
Ataol Behramoğlu Sanat Meclisi’ni selamlayarak, konuşmasına şu sözlerle devam etti; “Sanatsal yaratı dediğimiz şey, kişiseldir, kendi birikimleriyle baş başadır. Fakat toplumla iç içe olmazsa kısır kalır. Bireysellik içinde kaybolup gider. Yaşadığı çağın sorunlarını durumunu anlamak için çalışmazsa gerçek bir sanatçı olunamaz. Sanatçının örgütlenmesi, özellikle bizim gibi ülkelerde ve böyle dönemlerde özel bir önem taşır. Sadece sanatın gelişmesi ve sanatçının özlük hakları bakımından değil, toplumun ve kendi sorunlarını çözebilmek için gereklidir.” Ataol Behramoğlu misafirlerin soruları cevapladıktan sonra şiirleri ile sunumunu noktaladı.

“Sanat Ama Nasıl” konulu, 2. günün 1. oturumu Heykeltıraş Kemal Tufan’ın moderatörlüğünde Cengiz Gündoğdu, Mehmet Aksoy, Erkan Oğur, Ayça Telgeren ve Mehmet Sinan Kuran ile yapıldı.

Yozlaşma’nın Şeytan Üçgeni: Geçmişten Kaçış, Batı Hayranlığı, Yabancılaşma; Yenilikçilik: Dün ile Beslenip Yarına Varmak, Ustalaşma, Gelişme Sorunu / Popülerlik ve Yetinmecilik: Star Mezarlığında Bir ‘Garip’ Olmak, Sanatçının Özgürlüğü Nerede Başlar, Nerede Biter: Özgürüm ama Kafesim Dar!, Sanat Üretiminde Bireysellik ve Kolektivizm: Tek Elin Nesi Var? Konuları çerçevesinde tartışıldı.

Sanatçının bireyselliği, örgütlenme zorunluluğunun seyircilerle birlikte tartışıldığı bu oturumun ardından fuayede Umudun Çocukları Orkestrası, Büyü ve Haklıyız Kazanacağız isimli şarkıları çaldılar.
İkinci günün son oturumunun yöneticiliğini ise Grup yorum elemanı İnan Altın yaptı. Bu oturuma yazar Emrah Serbes, yönetmen Hüseyin Karabey, İdil Halk Tiyatrosu’ndan Veysel Şahin, müzisyen Orhan Şallıel, şair ve fotoğraf sanatçısı Mehmet Özer katıldı.

Sanat Üretiminin Önündeki Engeller ve Çözüm Önerilerimiz isimli oturumda “Piyasa: Böyle Yaparsan Satar!, Sanat – Sermaye Çelişkisi: Fırsat Eşitsizliği, Sansür – Otosansür: Sanatta Gizli – Açık İşgal, İçsel Olgu, Elitizm – Halktan Kopukluk: Kimse Beni Anlamıyor! ,Yüzünü Halka Dönmek: Kaynağa Yolculuk başlıkları tartışıldı.

Uzun yıllar sanat yapan sanatçıların kaynağını halktan sağladığı Grup Yorum örneği üzerinden anlatıldı. Halkın içinde üretirken halkı katarak nasıl estetik bir boyuta getirebiliriz sorusunun tartışıldığı bir oturum oldu.
Bu tartışmanın sonunda İnan Altın, sorunların karşı Sanat Meclisi’nin tartışmalarla karar altına aldığı çözümleri sıraladı. Bu çözüm önerilerinin de tartışılmasıyla sempozyumun son oturumu da sona erdi.

İki gün süren sempozyum kapanış konuşması ile sonlandırıldı. Sanat Meclisi son olarak “Bütün Sanatçılar Birleşin!” diyerek ertesi gün Okmeydanı Sibel Yalçın Parkı’nda yapacağı Sanat Festivali’ne çağrıda bulundu. Yüze yakın sanatçının katıldığı sempozyum toplam 16 saat sürdü.

Okmeydanı Sibel Yalçın Parkı’nda yapılan festival, ayrıca Sanat Meclisi’nin 3. Halk Festivali. 16.30’da başladı. Erkan Oğur, Hüseyin Turan, Efkan Şeşen, Grup Yorum, Barış Güney, Ozbi, Niyazi Koyuncu, Erdal Bayrakoğlu konserlerinin yanı sıra Tiyatro Simurg ve İdil Halk Tiyatrosu’nun oyunları da sahnelendi. Osman Genç ve İbrahim Karaca’nın da şiirler okuduğu festival, soğuk havaya rağmen 500 kişinin katılımıyla 22.30’a kadar devam etti…

796

Bülent Abi, bak sen de benim gibi düşünüyorsun ne güzel. Değişmeliyiz hepimiz, bu sistemi elbirliği ile değiştirmeliyiz… İlahi, yok efendim ben kim komünizm kim, güldürme beni lütfen. Değişmeliyiz değiştirmeliyiz derken öyle diyalektiği yeni öğrenen gençler gibi değil aksine kapitalizmi insanileştirmekten bahsediyorum. İnsanileşmez mi, abi niye öyle diyorsun ya vardır bi çaresi… Sen de şu barbarlar gibi vahşi kelimesini kullanmıyor musun vallahi sinir oluyorum. Ben de biliyorum elbette öyle olduğunu ama abi yerin kulağı var, bizim ağzımızdan öyle şey duyarsa bu baldırıçıplaklar bize ne yapmazlar sonra maazallah… Deme lütfen abi öyle şeyler. İnsanileştirmek ne demek mi, bak anlatayım… Ne bileyim az biraz elimizi cebimize atalım, insani yardım, sosyal hizmet, yeni iş alanları, yeni istihdam vesaire olmaz mı? “Cık” mı? Ya Bülent abi sen söyle o zaman, senin dediğin değişim nasıl olacak? Sen de mi bilmiyorsun, bilsen söylerdin evet.

Ama abi bak şu Marksistlerin dergilerinde “Gecekondulardan gelip gırtlağımızı kesecekler” lafı daha sık yazılır oldu, yeminle söylüyorum bu lafımız ne zaman duysam elim gırtlağıma gidiyor, sanki kesilmiş gibi hissediyorum. Hangi terbiyesiz söyledi o lafı sen hatırlıyor musun, ulan başka laf mı bulamadın korkunu anlatacak, hayvan? Sen de hatırlamıyorsun değil mi, bi yakalasam soracağım ben ona… Abi dur yapma öyle, espri mi yaptığını sanıyorsun o boğaz kesme işaretiyle? Mizah bu değil abi, hiç gülmüyorum görüyorsun. Ben nelerin derdindeyim sen neyin peşindesin.

Abimizsin, işin duayenisin, hani deyim yerindeyse kapitalistlikte herkese tur bindirirsin, esas sizlerin bunları düşünmesi lazım, benim gibi yenilere bırakıyorsunuz, olmuyor böyle lütfen…

Ha ne diyordum abi bak G20 Zirvesi toplandı. Bizim bademler, başta da şu megaloman ve minik şebeği, gülersin tabi değil mi, hakkaten abi adamı konuşturmadı bile zirvede, her şeyde o vardı, rezil etti o şebeği gerçekten. Hani bu adamdaki hırs Hitler’i bile ağlatır yeminle. 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın başında bu olsaydı soğuk moğuk dinlemez bütün Alman ırkını o topraklara gömerdi de teslim olmazdı valla. Neyse ya bizim dediklerimizi yapıyor ya sen ona bak. Ha çalıyor tabi ama abi çaldıklarına baksana, ondan on milyon bundan yirmi milyon, çapsız tabi n’olacak fıtratı bu hah hah hah… Dur abi biraz da ben güleyim, hep sen mi güleceksin? Bak Halit Narin geldi aklıma, sen hatırlarsın benim yaşım yetmiyor. 12 Eylül’de, “Şimdiye kadar işçiler güldü şimdi sıra bizde” demiş ya, hatırladın değil mi?

Hakkaten abi siz de o zamanlar büyük tehlike atlatmışsınız ha, babam hep anlatırdı bize o yılları. Az para dökmemişsiniz askeriyeye anarşistlerden kurtulmak için. Tabi canım tabi vatan elden gidecekti nerdeyse bilmez miyim? Yapma Bülent abi, sen de ben de biliyoruz ki vatan matan kimin umrunda, paracıklar gidecekti asıl paracıklar.

Dedem anlatmıştı bi kez, en korkağınız da şu Sakıp’mış, adam iki bavul dolusu parayla gitmiş Türkeş’in yanına, al senin olsun yeter ki şu anarşistleri tepele demiş. Dedemden de para istemiş biliyor musun, adam burada bile Kayserililiğini göstermiş bak, canının derdine düşmüşken bile para hesabı yapıyor, dedem uyanık tabi nakitim yok Sakıp Ağa, demiş savmış bunu. Dedemde zaten hiçbir zaman nakit olmazdı ki hah hah hah… Ha bu Sakıp bize çok gelirdi biliyor musun, 12 Eylül’ün ertesi günü damlamıştı bize, tabi o koca çenesiyle kahkahalar atarak girdi içeri, “Vehbi Bey bu, bir gün kaybedersin ertesi gün kazanırsın değil mi?” dedi dedeme. Dedem de buna gene Allah’ın sevgili kullarıymışız, verilmiş sadakamız varmış ki kurtulduk bu anarşiklerden. Eh sadakamız biraz büyük oldu ama ne yapalım kaz gelecek yerden tavuk esirgeyecek değildik ya? Para, “Sen kaybedebilirsin ama ben hiç kaybetmem, ben eşeğimi sağlam kazığa bağlarım her zaman. Sen çakallara yem verdin ben çakalların ağababalarına, esas sahiplerine; ben asıl sahiplerini satın aldım” demişti. Hah hah ha… Aman abi imse duymasın bu dediklerimi.

Ha abi bak dedemin “Herkesin bir fiyatı vardır” anlayışı vardı biliyor musun? Bi de fıkrası vardı bununla ilgili, hani adam kraliçeye bu lafı söylemiş de kraliçe benim de mi demiş ya. Adam da “Bana bir gecenizi ayırın size 999 bin katrilyon sterlin vereyim” demiş, kraliçe “Siz o kadar parayı nerden bulacaksınız” diye sorunca da, “Bakın fiyatta anlaştık, iş parayı bulmaya kaldı” demiş… Neyse işte, Sakıp Ağa da demek aynı kafadandı bizim dedeyle ki hiç bozulmadı valla, herhalde sevinçtendi, yoksa dedem bunu itin şeyine soktu soktu çıkardı o gün. Hah hah ha.. Aman abi kimse duymasın. Yerin kulağı vardır. O ne? Birimi var abi orda. Ha… Yok yok ben öyle sandım.

Evet abi gevezeliği bırakıyorum haklısın, ama bak laf lafı açıyor görüyorsun. Ne diyorduk G20 zirvesinden bahsediyorduk. Abi bence zirvenin ana konusu kapitalizmi insanileştirmek olmalıydı çünkü iş böyle devam ederse ne G20’si ne G10’u, zirve toplamaya ülke kalmayacak baldırıçıplaklar hepimizi tepeleyecek. Bakma aslında hepsi de bunun farkında, başta da Amerika. Görmüyor musun abi, adamların girmediği ülke kalmadı, krizini atlatmak için işgal etmediği yer yok neredeyse. Eh o krizde de biz değil miyiz sanki? Adam bize de yüklüyor krizin önemli bir miktarını, her yerden kazanıyor yani. Eh tabi adam güçlü, krizini atlatıyor da olan bize oluyor, en başta bizim gibi ülkeler gidiyor, terörden başımızı kaldıramıyoruz.

Ama bak bu iş onlara da artık bulaştı ya ben en çok buna seviniyorum. Şu kibirli Fransızların aşk başkenti noldu öyle Bülent abi değil mi? Kendi elleriyle kendi cellatlarını yarattılar valla elbirliği ile. Suriye sevdasına besledikleri yamyamlar geldi sekiz yerde birden eylem yaptı Paris’in orta yerinde. Abi gene bizim bademlere can kurban, bunların iktidar olduğu ülkede yaşanır mı ya değil mi? Abi sana bunlar hiçbir şey yaptırmaz, golf bile oynatmaz, düşüncesi bile korkunç… Tamam kullanalım mullanalım ama bir yere kadar değil mi? Sonra Ladin gibi okyanusun dibine abi, neme lazım en iyi Müslüman ılımlı Müslüman gene. Hırsız da olsa ılımlısından şaşmayacaksın hah hah hah… Senden aldım sırayı sana bi daha vermem gülme işini bilesin hah hah hah. Aman abi kimse duymasın, herkes bizi sadece kapitalist sanıyor.

Müslümanlıkta bile liberalizm lazım, bu IŞİD’de liberalizm ne gezer abi, adamların elinde bıçak gırtlak kesiyorlar boyuna… Bak gene gırtlak dedim, kesiyorlar dedim, ne bok yedim de dedim bilmem, gene gırtlağım ağrıdı… Hah aldın sırayı gülersin tabi, napayım abi korkak de ne dersen de gırtlak denildi mi ağrıyor işte bu meret.

Abi sen onu bunu bırak da ne yapacağız onu söyle. Ben attım bi laf ortaya sen peşimden geldin, oradan birileri daha atladı beni haklı gören sözler etti filan, eee gerisi? Tın yok hiçbirinizde, abi durum gerçekten ciddi niye anlamıyorsunuz? Akarken dolduruyoruz küpleri tamam anladık ama abi bir yandan da herkes servet düşmanı oluyor karşımızda, sadaka madaka nereye kadar gidecek ki? Bizim megaloman, sadaka toplumu yarattım diye övünüyor salak; ama bu papaz her zaman bu pilavı yemez abi.

Yakında bizim Migrosları yağmalarlar bunlar Meksika’daki gibi, Arjantin’deki gibi. Hadi üçünü beşini yağmalasın ama işi sadece market yağmalamayla kalmaz da senin benim tüm fabrikalarımıza getirirlerse ki bu hiç de uzak ihtimal değil çünkü bu ülkede hala Leninist yapılar var elde silah gündüz gözüyle Adliyeye dalıp savcı vuranlar var, o zaman ne yaparız abi sen söyle ne yaparız? Bak betin benzin attı birden, o kadar ilaç üretiyorsun vardır yanında sakinleştirici filan, at bi tane de rahatla hah hah hah…

Mizah bu değil mi? Benim lafımı bana satıyorsun, kapitalizmden mizahta bile sıyrılamıyorsun, bi espri yaptım on dakikadır ayılamıyorsun hah hah hah… Niye kızıyorsun Bülent abi ya şiirli miirli espri yapıyorum sana daha ne istiyorsun? Abi yaşına hürmeten bi şey demiyorum ama niye küfrediyorsun şimdi, abi bak tansiyonun yükselecek kötü bi şey olacak sakin ol lütfen abi. Abi ne oluyor, yüzüne bi şeyler oluyor değişiyorsun, sen sen sen Bülent abi değilsin, kimsin sen peki, o elindeki bıçak mı ne o? Hayır hayır dur lütfen kesme gırtlağımı dur, ne istersen veriririm duuuur duuur, hayıııııııııırrrrrr….

Oh oh oh rüyaymış vallahi de billahi de rüyaymış, rüyaymış rüyaymış… Tanrım peki gırtlağım niye bu kadar ağrıyor?

Sky Bet by bettingy.com