Örnek Resim
Authors YazanTavır Dergisi

Tavır Dergisi

356 Yazılar 0 COMMENTS

1081

Sırtında çantası ve ağzında kürdanı, düzene uyum sağlayamamış, umursamaz tavırlarıyla geldiği şehri meraklı gözlerle inceleyen bir adamla karşılaşıyoruz. Filmin kahramanı Nada. Karakterin ismi bilerek Nada seçilmiş. Nada İspanyolcada “hiçbir şey” anlamına gelmektedir.

Nada’nın neden o şehirde olduğunu, gitmiş olduğu iş bulma kurumunda anlıyoruz. Nada evsiz ve işsiz biri olarak iş bulup çalışıp para kazanmak isteyen biridir. Ancak bu durum onun için kolay olmayacaktır. Daha sonra kendi girişimleri ile bulduğu iş ise ağır çalışma koşulları olan “sömürünün” en sert yaşandığı inşaat işçiliğidir.

Çalıştığı inşaatta yine kendi gibi işçi olan Frank ile tanışır. Frank, Nada’nın yaşadığı barınma sorununu çözmesinde yardımcı olur. Şehrin dışında, derme çatma barakalarda Nada Frank’la birlikte yaşamını sürdürmeye başlar. Burada Frank ile yaşamlarına dair sohbetlerinde Nada’nın söylediği; “Amerika’ya inanıyorum, kurallara uyuyorum.” cümlesi filmin başında çizdiği özgürlüğüne düşkün izleniminden uzak kalıyor.

Yönetmen bu barakalarda “komün” bir yaşantı olduğu izlenimini verir. Bir yandan barakaların arasındaki ufak kilisedeki rahibin söylemlerinde bir yandan da kaçak televizyondan bu yaşamda her şeyin tüketime dayalı olduğunu, her şeyin bir yalan üzerine kurulu olduğunu anlatılır. Burada aslında yönetmenin filmi tam olarak nereye koyacağını kestiremiyoruz. Marksist bir bakış açısı ve sistem eleştirisi mi? Yoksa Kilise üzerinden mi bir sistem eleştirisi? Bu soruya net bir cevap veremiyor oluşu filmin genel sorunu. Evet, film kapitalizm eleştirisini yapıyor ancak alternatifini göstermiyor.

Nada’nın aydınlanması kiliseden bulduğu bir gözlük ile başlıyor. Bu gözlük ona aslında dünyanın gerçeklerini ve nasıl yönetildiğini göstermektedir. Gözlük ile beraber “İTAAT ET”, “BAĞIMSIZ DÜŞÜNCE YOK”, “TÜKET”, “EVLEN VE ÇOĞAL” gibi klişelerin sık sık karşısına çıktığını görüyoruz. Yine çarpıcı bir örnek paraya bakınca gördüğü “BU SENİN TANRIN”! Filmin aslında sistemi eleştirirken bir yandan da seyirciyi yaşadığı hayatı sorgulamasına yönelik bir kaygı taşıdığı hissediliyor. Çünkü ihtiyacı olmayan şeylere paralar harcayan, paranın mutluluk getireceğine insanların inandırılması bu tarz filmlerin en önemli kısmı.

Nada’nın Frank’a gerçekleri göstermek için çabaladığı ve Frank’ın yaşamındaki kaygıları, ailesinin geleceğini düşünmesi ve gerçekler ne olursa olsun görmek istememesinden; kendi kişisel çıkarlarını her şeyin üstünde tuttuğu için yaptıkları kavga sahnesi ise yönetmenin sahneyi sevmesinden kaynaklı uzun tutulmuş. Bu durum filmden seyircinin kopmasına neden oluyor.32-48_easy_subat (1)_Sayfa_11

Filmin yönetmeni John Carpenter yine polisin barakaları yerle bir etmesi ve gerçekleri göstermeye çalışan insanlara karşı uyguladığı şiddet ile de kapitalizm de devletin zor ve baskıcı tutumunu eleştirmektedir. Koskoca devletin ufacık bir mahalle bile sayılmayacak barakada yaşayan insanlara saldırması bunu içeren bir mesaj özelliği taşıyor. Özellikle polis tarafından arandıklarında geçen diyalog filmin bu eleştirisini gösteriyor.

(…)
“Şehir bizi arayan polislerle dolu. Ve polislerin çoğu insan. Hükümete meydan okumaya çalışan komünistler olduğumuz söylendi. Ve bazıları üye oluyorlar.
– Yani insanların onlara katıldığını mı söylüyorsun?
– Çoğu çıkarları için katıldı. Terfi alıyorlar, banka hesapları kabarıyor, yeni evler, arabalar Mükemmel değil mi?”
(…)

Yine uzaylılarla işbirliği halinde olan bir işadamının dedikleri de filmin önemli noktalarından.

“Artık ülkeler yok. Artık iyi adamlar yok. Tüm oyunu yönetiyorlar. Tüm gezegene sahipler. İstedikleri her şeyi yapabilirler. Bir değişim için bu bile iyi. Eğer onlara yardım edersek para kazanmamız için bizi rahat bırakacaklar. Siz de iyi bir yaşamdan faydalanabilirsiniz. Bunu herkes ister.”

Filmde bu düzeni oluşturan ve ayakta durmasını sağlamak için her şeyi yapan olarak gösterilenlerin uzaylı olması filmin aslında çok önemli bir eksiğini oluşturuyor. Yönetmenin bilerek böyle bir tercihte bulunduğu da büyük ihtimal. Ancak burada yani dünyada var olan bu oluşturulmuş düzenin uzaylılara bağlaması filmin eleştirilecek kısmı. Tabi dönemine göre değerlendirildiğinde eksiklerine rağmen film istediği mesajı verebiliyor.

Filmin yine başarabildiklerinden biri de sistemin sahiplerinin medya ile insanların gözünü kapatmaları, gerçekleri görmelerini engellemeleri medyanın bu sistem içerisinde ki yerini göstermesi.

John Carpenter’ın Ray Nelson’ın “Eight O’clock in The Morning” isimli kısa hikâyesinden uyarladığı film kapitalizm eleştirisi konusunda çokça içerdiği mesajlarla ve Nada’nın kendini insanlar için “feda” etmesi ile son buluyor. Bu yönleriyle sonuç ve özet olarak; izlemenizi tavsiye edeceğimiz bir film They Live(Yaşıyorlar)

Yönetmen: John Carpenter
Senaryo: Ray Nelson, John Carpenter
Müzik: John Carpenter, Alan Howarth
Oyuncular: Roddy Piper, Keith David, Meg Foster, George ‘Buck’ Flower, Peter Jason
Süre: 93 dakika

Burak ERGÜN

1015

Yolun tam ortasındayım. Polisin attığı gazdan göz gözü görmüyor. Fularımı iyice ağzıma çekiyorum. Yanımdan koşarak geçen grubun arasına hızlıca giriyorum. Sloganlara karışıyor sesim. Çocuğunun elini sıkı sıkı tutmuş bir kadın önümüzden rüzgar gibi geçiyor. Annesinin eline yapışmış küçük kızla bir an göz göze geliyoruz ve o kısacık onda bana gülümsediğini fark ediyorum.. Sonra ayaklarındaki kırmızı ayakkabılara takılıyor gözlerim. O karmaşa içinde nasıl oluyor bilmiyorum, hafızamın derinliklerinden bir anı gelip buluyor beni.

Daha 7 yaşındayım. Ellerim babamın koca, nasırlı ellerinin içinde yürüyoruz. Babam kocaman adımlarken yolları, ben ona ayak uydurmak için adeta koşuyorum. Kan ter içinde kalmışım ama bunu hiç umursamıyorum. Çünkü ilk defa bayram için bana ayakkabı alınacak. O televizyonda gördüğüm kırmızı ayakkabılardan. Parlak, kurdeleli….

Çarşıya yaklaştıkça heyecanım artıyor. Yol boyunca sokaklar, dükkanlar, insanlar geçiyoruz. Bayram öncesi tüm dükkanlar pırıl pırıl. Sonunda ayakkabıcıların bulunduğu sokağa giriyoruz. Sevinçle babamın elini sıkıyorum, dönüp bana bakıyor ve gülümsüyor.

Ayakkabı dükkanlarını bir bir geçiyoruz. Ama hiç birini önünde durmuyoruz. Ben tam “İşte bu dükkana gireceğiz” derken, olmuyor, o dükkanı da geçiyoruz. Geçtiğimiz her dükkana umutsuzca dönüp bakıyorum, kırmızı, parlak ayakkabılar da bana bakıyor sanki.

İçime bir sızı gelip oturuyor. “Yoksa”, diyorum “babam ayakkabı almaktan vaz mı geçti?” Bu düşüncelerle etrafıma bakarken, daracık bir sokağa giriyoruz. Burası karanlık, kötü kokan bir yer. Buradaki dükkanlar renksiz, bakımsız. Sanki farklı bir dünyadayız. Dükkanların önündeki tezgahlara dizilmiş pantolonlar, kabanlar, ayakkabılar, çeşitli ev aletleri…ne arasan var. Karmakarışık bir yer. Etrafıma bakarken, kocaman bir tabelada ‘’bit pazarı ‘’ yazısını okuyorum. Bit pazarı ne demek, çocuk aklımla bir anlam veremiyorum.

Babamın adımları yavaşlıyor. Bir ayakkabı tezgahının önünde duruyoruz. Tezgah, ikinci el olduğu anlaşılan ayakkabılarla dolu. Kiminin rengi solmuş, bağcıkları yok kimininse ufak yırtıkları var. Babam bana dönüyor, şefkatle: ‘’İstediğini seç, alalım’’ diyor.

O an donakalıyorum. “Bu ayakkabılar hem çok eski hem de arasında hiç kırmızı olanı yok ki!” diye düşünüyorum. Elimi babamın elinden hırsla çekiyorum. Gözyaşlarım ha aktı ha akacak. O kadar insanın içinde de ağlamayı yediremiyorum kendime. Babam bana bakıyor, benden bir cevap bekliyor.

Nasıl etmeli de anlatmalı bu ayakkabılar dan hiç birini istemediğimi. Babam bana ayakkabı alabilmenin sevinci içinde biliyorum, onu kırmak da istemiyorum. Çaresiz tezgaha bakıyorum. Rastgele bir tanesini gösteriyorum. Rengi solmuş, siyah bir spor ayakkabısı bu. Deniyorum ayağıma büyük geliyor. Babam: “olsun, sene ye de giyer” diyor. Satıcı parası ödenen “yeni” ayakkabılarımı bir poşete koyup, elime tutuşturuyor. Gülümseyerek “Hayrını gör abla” demeyi de ihmal etmiyor.

Bir elimde ayakkabı, diğerinde babamın eli tekrar yola koyuluyoruz. Bit pazarından çıkar çıkmaz yine pırıltılı bir dünya başlıyor. Kırmızı ayakkabı satan dükkanların önünden geçerken elimdeki poşeti saklıyorum. Bu sefer gözyaşlarımı tutamıyorum. Ağlaya ağlaya yürüyorum.

Babama göstermemeye çalışıyorum. Ona ne kadar kızsam da üzülmesini istemiyorum. Gözümdeki yaşları kolumla siliyorum…

Büyüyünce anladım ki, kızmam gereken babam gibi akşama kadar ter döken yine de kıt-kanaat geçinenler değil; reklamlarla hayallerimize sokulan, o yaldızlı, kırmızı ayakkabıları asla alamayacağımızı bile bile yine de o nu istememizi sağlayan sistemdir.

Kızmam gerekenler, neyi hayal edip etmeyeceğimize ve ne kadarını gerçekleştiremeyeceğimize bile karar verenler, emperyalist efendilerdir!..

Belki kırmızı ayakkabılarım olamadı ama o yoksunluk, adaletsizlik, eşitsizlik beni kıpkırmızı bir bayrak önderliğinde yürümeye sevk etti.

Şimdi kızıl fularımı çekip yüzüme, tüm öfkemle elimdeki taşı atıyorum. Bu taş, tüm küçük çocukların hayallerinin katili emperyalizme!

1158

Soğuk kış aylarında kar yağıyor İstanbul’a. Yolda yürürken çocukların çığlık çığlığa gelen sesleri duyuyor ve duruyorum. Kıpkırmızı olmuş yüzleri ile heyecanla işe koyulmuşlar. Önlerinde henüz mal olarak şekil verilmemiş bir kardan adam. Düşüncelerim yıllar öncesine gidiyor. Çocuklara bakıyorum gibi görünebilir ama ben bundan tam 14 yıl öncesine bakıyorum.

Siz bakmayın öyle fotoğrafta sıradan durduğuna, bu farklı bir Kardan Adam; onun bir hikayesi var. 2001 yılın kış ayıydı. Kandıra F Tipi Hapishanesinin tek kişilik hücresinde tek başına yatıyordu. Sayım için kalktığında karla beyaz örtüyü görünce planı hazırdı. Havalandırma kapısı açılır açılmaz çıkacak Kardan Adam’ı yapacaktı. Bir de bu anı resmetmek istiyordu. Bunun için de dilekçe yazmak gerekiyordu. Kalemi eline alıp hemen dilekçeyi yazdı ve sayım saatinin gelmesini bekledi. Sayıma bir sürü gardiyan ve iki müdürle gelip tek başına kalan tutsağı sayıp gittiler. Onlar çıkınca hemen havalandırmaya çıktı. Kar taneciklerini bir araya getirerek gördüğünüz Kardan Adam’ı yaptı. Hazır kendine arkadaş bulmuşken geçti Kardan Adam’ın karşısına sohbete koyuldu… “Bak” dedi, “Kardan Adam, ben bu hücreye geçmeden önce üç kişilik hücrede Eyüp Samur yoldaşımla birlikte kalırdım. Eyüp aylardır ölüm orucu yapıyordu. Armutlu’daki direniş evine saldırı olduğunu duyunca, onların yaşamını savunmak için hayatını feda etti. Geceden hazırlıklara başladı. Ailesine, yoldaşlarına son mektuplarını yazıp verdi bana. Eşyalarını dolaptan çıkardı, her yoldaşına bir hatıra bırakmak istiyordu. Üzerine yoldaşların isimlerini yazıp verdi, elinde ne varsa.

Daha önceleri Armutlu direniş evine saldırı gündeme geldiğinde, kendi bedenlerini ateşe verip feda edeceklerini duyurmuşlardı. O nedenle günler önce hazırlıklarına başlamıştı. Önceden feda eyleminde kullanacağı malzemeleri tedarik etmişti. 5 Kasım 2001’de, ölüm orucu direnişinin sürdürüldüğü Küçükarmutlu direniş mahallesine karşı direnişi kırmak için gerçekleştirilen katliam saldırısında Sultan Yıldız, Arzu Güler, Bülent Durgaç ve Barış Kaş katledildi. Televizyon haberlerinden öğrendi durumu. Yoldaşına dönüp, ‘Yoldaşlarımızın hesabını soracağız. Yarın feda eylemi gerçekleştireceğim. Yani, birlikte geçireceğim son gün…’ dedi.

Gece gözlerine uyku girmedi. ‘Şehitlerimizin yanına gideceğim. Gözüm arkada kalmayacak. Yoldaşlarıma, halkıma, partime güveniyorum. Zaferi bize armağan edeceklerdir. Halkımı, siz yoldaşlarımı çok seviyorum’ dedi uykuya dalmadan önce sakince.

Sabah erkenden kalkmıştı, yoldaşını da uyandırdı. Daha bir coşkulu ve heyecanlıydı… Sayım için gelen gardiyanlar çıktıktan sonra, yoldaşlarına son kez seslendi. Sesini duyana sesini duyurmaya çalıştı. Artık feda eylemi için uygun zamanı bekliyordu. Eylemini düşmana hissettirmeden başarmak istiyordu. O nedenle her şeye dikkat ediyordu. En uygun zaman olarak öğlen yemeklerin dağıtımından sonrası olarak belirledi. Çünkü öğle yemeği saatine kadar her an hapishane sağlık ekibi kontrole gelebilirdi.

Saat üçe geliyordu. Son hazırlıklarını yaptı. Artık vakit gelmişti. Yoldaşına son kez sıkıca sarıldı. ‘Yoldaşlarımın hepsine selamlarımı tek tek ilet… Hepsini çok seviyorum. Onlara layık olacağım..’ Yoldaşı da, ‘Biz de seni çok seviyoruz. Sen de şehitlerimize selamlarımızı ilet…’ dedi.

Hücrenin alt katında bulunan bölümde kendini ateşe verecekti. Kağıt, naylon vs. yanıcı tüm maddeleri bedenine doladı; oluşturduğu yığını ateşe verdi, iki kolunu havaya kaldırdı, zafer işareti yaparak ateşin içine girdi… Ateşten çıkan duman hücreyi kaplamıştı. Ateş topuna dönmüş, sesleniyordu Eyüp Samur; ‘Halkım sizi çok seviyorum’, ‘Yoldaşlar sizi çok seviyorum…’ Yanında kalan yoldaşı bu sese karşılık verdi; ‘Bizler de seni çok seviyoruz…’ Bir süre sonra havalandırmaya çıktı. İki kolu havada zafer işareti yapıyordu. O gün yağmur yağıyordu dışarıda…

Bilir misin Kardan Adam, ‘Yağmurun sesi insanın sesine benzemez. Sen ne istersen onu anlatır yağmur’ (*). Eyüp’ün sesi ise yağmura karışmıştı. O gün emekçi mahallerinde yağmuru dinleyenler Eyüp Samur’u dinlediler… Derler ki, toprak acıkınca, başlar yağmur. Acıkan toprağın gözleri dolar ve buluttan damla düşer. . . Bulut ki, toprağa sevdalı. Toprağa sevda olur, can olur… Yeni filizler filizlenir… Toprak halkın can suyu ile beslenince hasat da umut olur…

Yağmur yağmaya devam ediyordu, Eyüp’ün yangın bedenine damlalar dökülüyordu. Eyüp yağmura karışan sesiyle sesleniyordu: ‘Zaferi biz kazanacağız! Yaşasın Devrimci Halk Kurtuluş….’

Eyüp ateşler içinde yanarken, karanlığın gardiyanları hücre kapısına dayandılar. İçeri girmeye çalıştılar ama ateş dumanından giremediler ilkin. Sonra ellerinde yangın söndürücü aletiyle içeri girdiler. Yanmış ama inanca kesilmiş bir bedenle karşılaştılar. Eyüp o halde parmaklarıyla zafer işareti yapıyordu hala… Çok sonra da gelip hücredeki tutsağı da alıp bu hücreye getirdiler … 7 Kasım günü kaldırıldığı hastanede ölümsüzleşti Eyüp…”

Kardan Adam’la sohbetine devam etti… “Onlara haber vermediğim için beni bu hücreye attıklarını söylüyorlardı. Eyüp’ün yaşamasını istediklerini düşünme öyle hemen Kardan Adam. Düşünseler tecridi bitirir ölümleri durdururlardı. Birkaç gün sonraydı Kardan Adam, 10 kadar gardiyanla birlikte kravatlı ve takım elbiseli biri zamansız gelen misafir gibi hücreme daldılar. Ben o vakit havalandırmada yalnız başıma volta atıyordum. Kapı açılınca hemen onlara yöneldim. Kravatlı ve takım elbiseli zat kendisini cezaevi savcısı olarak tanıttı. Bana birkaç soru sordu. Utanmadan, Eyüp’ün yerinde kardeşim olsaydı ne yapacağımı sordu. Öfkeyle dönüp yüzüne baktım, ‘Eyüp benim kardeşimden öteydi, Eyüp’ün yaşamasını çok istiyorsaydınız neden tecridi kaldırmıyorsunuz? Eyüp tecrit kalksın diye ölüm orucundaydı zaten.’ Benim bu yanıtımda pek mutlu olmadı. Yüzünü ekşiterek, ‘bir ihtiyacın var mı?’ deyip yanıtı beklemeden dönüp giderken ‘Sizden bir şey istemiyorum’ dedim. İşte böyle Kardan Adam, ben bu tek kişilik hücremde her seferinde yalnız kalmayarak -hep Eyüp yanımdaydı- bugüne kadar geldim.’’

Kardan Adam’la sohbet ederken geçmişe de gitmişti… “Kardan Adam” dedi, “Eyüp yoldaşlarını çok severdi. Ayakkabı araması yaptıklarında görüşlere yalın ayak çıkıyorduk. Eyüp Ölüm Orucu’nda olduğunda ayakkabılarını giyerlerdi. Birlikte görüşe olduğumuz bir gün görüştüğüm kabine geldi. Ayakkabılarını çıkarıp bana verdi. ‘Benim ayağımda çorap var. Üşüme sen…’

Kardan Adam’ın hali mi? Güneşin getirdiği eceli ile yokolmadı maalesef. Zaten kısacık ömrü olan Kardan Adam’ın ‘yaşaması’ onları rahatsız etmiş ki, birkaç saat sonra havalandırma kapısını kapatmaya geldiklerinde karanlığın gardiyanları tarafından yıkıldı. Bahaneleri hazırdı. Güya Kardan Adam, gece firar ederken tutsağa yardım edebilirmiş… Bakın şu işe…

Seni kırmak için her darbe vurduklarında içim acıdı Kardan Adam. Bana gelince 9 yıl 5,5 ay yattıktan sonra tahliye olup dışarı çıktım. Ama hep bir yanım hücrelerde kaldı. Tutsaklık alnımızın ak cefası, derdi bizim güzel ölümsüzlerimizden Fatma Koyupınar. Halen o karanlık hücrelerde arkadaşlarım kalıyor. Onlar da tecride rağmen yalnız değiller biliyorum. Ozan da hücrede tek başına olup yalnız olmayan tutsaklar adına seslenir bizlere…”

‘’Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.
Şafakları ben balığa çıkarım
Akan akmayan sularda
Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden
Bir bahar akşamı dünyada.
Ben dört duvar arasında değilim
Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,
Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.’’ (**)

(*)Habib Bektaş
(**) Ahmed Arif

797

Kendinden başka hiçbir kişiye, hiçbir düşünceye tahammül edemeyen bir düzende yaşıyoruz. Sizin yaşadıklarınız da bundan bağımsız değil. Sizlerin ve ” Diren” adlı oyununuzun başından geçenleri kısaca anlatır mısınız?

Ülkenin içinde bulunduğu durum hiç de iyi değil. Kötü günlerin geride kalacağı, güzel günlerin geleceği umudu yerini yavaş yavaş umutsuzluğa bırakıyor. Aslında en kötü durum da tam burada başlıyor. Umudun bittiği an. Ülkede işler iyi gitmemekte, özgürlükler kısıtlanmakta, cinayetler işlenmekte, örtbas edilmekte. Toprak haraç mezat peşkeş çekilmekte. Köylü kandırılmakta, HES’ler doğanın böğrüne dikilmekte. Sınır komşularımızla sorunlar her geçen gün artmakta. Şehirlerimizde canlı bombaların patlamasına şaşırılmamakta.

Velhasıl kelam çok bilinmeyenli bir denklemden, karmakarışık toplumsal çıkmazlar yumağı ve elbette bunlar anlatılmalı diye başladı Diren’in hikâyesi.
Ankara da Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Işık Kansu ile karar veriyoruz bugünleri anlatmaya… Bu günlerde neler yoktu ki ve bunları nasıl sahneye taşıyacaktık. Metnin oluşması, sahnede canlanması kostüm dekor ve de müzikler ve de bunların hepsini sahneden aktarırken belli bir estetik çerçevesinde slogan olmamasına da özen gösterilecek. Yani kör göze parmak sokmadan. Derdimizin can damarı anlatılacak. Işık Kansu oyunun sinopsisini yazdı. Daha çok monolog şeklinde olan metni, ben oyuncu arkadaşlarımla sahnede başka bir boyuta getiriyoruz.16-31pages_subat (1)_Sayfa_16

Işık Kansu nun yazdığı ve benim sahneye koyduğum DİREN adlı oyuna prova esnasında eklemeler yaptım. Aziz Nesin den iki bölüm koydum oyunun içine.
Soma’da gerçekten yaşanmış ve acıyı dillendiren bir şiiri de, Soma sahnesinde kurguladık. Şaban Ol’un Sivas oyunundan bir epizod alarak Diren adlı oyunun
Sahnelenme hali oluştu. Bunu niye ayrıntılı anlatıyorum, daha sonra sayın Kansu bu oyun benim oyunum değildir diye köşe yazısında serzenişde bulundu.
Yazılan metin, derdini tam olarak anlatmıyordu ve eklemeler yapmam kaçınılmazdı.

İlk gösterim Edirne’de gerçekleşecek. Edirne Belediyesi oyunu organize ediyor. Halk Eğitim’de oynanacak oyun. Ama Valilik salonu son anada vermekten vazgeçiyor. Oyunu oynayabilirsiniz, ama bizim salonda değil mantığı ile karşılaşıyoruz. Bu mantıkla ilerde daha çok haşır neşir olacağımız aklımıza bile gelmezdi. Belediye oyunu oynattırmak, biz oynamak istiyoruz. Edirne Valiliği salon vermiyor. Gezi olayı anlatıldığı için daha oynananmadan sakıncalı tiyatro imajı yapıştırılıyor üstümüze.
Saraçlar Caddesi’nde açık havada bir yükselti üstünde sergiliyoruz oyunumuzu. Salon verilse 300 kişinin izleyeceği gösteri, yasaklanmadan dolayı tüm kent duyuyor ve Saraçlar Caddesi’nde 4000 kişi izliyor oyunu. Biz mutluyuz daha çok kitleye ulaştığımız için. Valilik ne kadar üzgün, bu durum tarafımıza bildirilmedi! (Gülüyor)
Oyunumuz Kütahya ilinde ve ilçelerinde de salon problemi yaşadı. Bütün Anadolu’da salon genelde iktidar partisi ve ona yakın bürokratlarda olduğu için muhalif duruşu olan tiyatrolara salon verilmiyor.
Bergama ilçesinde de aynı durum yaşanıyor. Ve meydanda, kitleye oyunu sokakta sergiliyoruz.
Bergama Savcılığı hakkımızda suç duyurusunda bulunuyor. Samsun’da yola çıkmadan emniyette ifade verip yola çıkıyoruz.
Şimdilerde Aziz Nesin in “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” adlı oyunu sergiliyoruz.

Oyununuz neyi anlatıyordu ve muktedirleri neden rahatsız etti? Bundan sonra oyunu tekrar sahneye koyacak mısınız?

Diren neyi anlatıyor; Adından da anlaşılacağı üzere Gezi süreci ile başlıyor oyunumuz. Gezi’de gençlerin iktidar güçleri ile mücadelesi, orantısız güç kullanımı. İktidarın tek tipleştirme ve muhalif düşünceyi ötekileştirme süreci.
Soma’nın anlatılması, verimli topraklardan madenciliğe ve zor koşullarda çalışan madencilerin trajedisi. Sivas’ın zaman aşımına uğramasını protesto etmek adına, Sivas’ı hatırlatan bir bölümle köktendinciliğin, yobazlığın nerelere vardığını aktarıyoruz. Evde zorla tutulan yüzde ellinin, bilmemneresinin kılı olan vatandaş, saklı duran ayakkabı kutuları, yetiştirilen imamlar ve dinciliğin sürekli palazlanması ve taviz verilmesi anlatılıyor. Finalde de Kardeş Türkülerin
“Tencere Tava “ adlı türküsü ile Gezi de ölen çocuklarımızın resimleri ile annelerinin son sözleri ile bitiriyoruz.

Anadolu da turne yapan bir ekip olarak sezonda yüz gün turne yapardık. Bu oyunumuzla ne yazıkki kırk gün turne yapabildik. Engellemeler, yasaklamalar yüzünden oyunumuzu istediğimiz gibi sunamadık.

Yeni oyununuz nedir ve yine zülfüyare dokunuyor musunuz?

Yeni oyunumuz BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEZ, Aziz Nesin ustanın kaleminden. Bu günü anlatan yaşatan ve eleştiren, yol gösteren, canını acıtan hikâyelerle dolu. Seyircisine ayna tutuyor.

Sanatın daha doğrusu muhalif, devrimci sanatın ve sanatçıların başına bugüne kadar çok şey geldi, bundan sonra da gelecek, bu bir gerçek. Sanat Meclisi gibi oluşumlar faşizmin saldırılarına karşı sanatçıların topyekün örgütlü direnişini sağlamaya çalışıyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz, sanatçıların örgütlü mücadelesi hakkında neler yapılabilir?

Sanat Meclisi yurdumda bir boşluğu dolduruyor. Tam yeterli olmasada sanatçıları toplayıp bir çatı altında birlikte mücadele etme girişimi. Bu oluşumun içinde ben de varım. Turne ve sürekli seyahat halinde olmam nedeniyle birçok toplantıya katılamadım. Ama bende Anadoludan gelişmeleri gördüklerimi aktararak katkı sunmaya çalışıyorum.
Örgütlü mücadele edilirse ayakta kalabilirsin.
İktidarın yapmak istediği, bileşenleri bölüp parçalayıp azar azar yok etme eylemi.
Sanatçıların egolarını bir kenara bırakıp, İstanbul merkezli düşünce yapısından sıyrılıp İstanbul dışında da bir dünyanın varlığını kabul edip, kulağını gönlünü yüreğini Anadolu’ya döndüğünde daha gerçekçi sonuçlara varacağına inanıyorum.

Politik tiyatronun günümüzdeki seyri üzerine neler diyeceksiniz? Gerçekten de politik tiyatro yapılıyor mu bu topraklarda?

Politik Tiyatro… Sanat zaten kendi içinde politik ve muhalifdir. Muhalif olmama halini düşünmek istemediğim gibi, sahne sanatlarında eğer zıtları sahneye taşımazsanız ve de gördüğünüz yanlışları seslendirmezseniz ihanet etmiş olursunuz sahneye.
Politik Tiyatro yapan ekipler artık parmakla gösterecek kadar azaldı.
Bu biraz toplumla da alakalı elbette. Sendikalı işçi sayısının azalması. İktidar ve din yanlısı sendikaların sayısal çoğunluğu yakalaması ve şükürcü bir yaşamı kabulleniş, politik tiyatro yapanların işlerini zorlaştırıyor.
Talep eden olmayınca bu işlerin zor olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok, bir de iktidardan kaynaklı yukarda bahsettiğim salon ve baskı olunca işler daha da zorlaşıyor.
Devrimci tiyatrocular bu işi sokağa taşıyarak sokak tiyatrosu ile halka sözü iletmeye devam ediyorlar.
Bizim gibi profosyonel Muhalif tiyatrolar ise, her daim sözü olan oyunlar ile sahnedeyiz.

1970’li yıllara gittiğimizde AST’ın yükselişini görürüz. O dönemlere şöyle bir göz attığımızda; Üniversite-aydınlanma, öğrencilerin örgütlenmeleri, öğretmenler, işçilerin örgütlenmeleri, toplumsal bir dinamizim ve aydınlanma, bunun ışığında tiyatroların altın çağını yaşaması ve oyuncular ve yazarlarını üretmesini bire bir yaşadık.

Bu gün ülkemde tam bir sıkıyönetim, 12 Eylülü aratacak baskıcı rejim, en ufak bir muhalif duruş ve söze anında müdahaleyi yaşıyoruz.
Rahip Martin’
“Almanya’da önce komünistleri yok etmek için geldiler.
Ses çıkarmadım çünkü komünist değildim.
Sonra Yahudileri yok etmeye geldiler.
Ve yine ses çıkarmadım.
Çünkü Yahudi değildim.
Ardından sendikacıları yok etmeye geldiler.
Ve ses çıkarmadım, çünkü sendikacı değildim.
Sonra Katolikleri yok etmeye geldiler.
Ve yine ses çıkarmadım.
Çünkü ben bir Protestan’dım.
Sonra beni yok etmeye geldiler.
Ve o an geldiğinde…
geriye sesimi duyacak kimse kalmamıştı…”

1108

DEVRİMCİ SANATÇILAR BURJUVA KÜLTÜRÜNE KARŞI,
DEVRİMİN KÜLTÜR SAVAŞÇILARIDIR, HER KOŞULDA ÜRETMEK ZORUNDADIR.

Devrimci Sanatçılar devrimin kültür savaşçılarıdır. Savaş kuralları, halkın devrimci sanatçıları için de geçerlidir. Her şart altında, her koşulda düşman mevzilerini ele geçirmeyi hedeflemelidir. Yani burjuva sanatına, burjuva kültürüne karşı üretmelidir. Her devrimci sanatçı kendisi, bireysel olarak da, ruhunu katarak, bütün duygularını düşüncelerini katarak, kalbi terleyerek, beyni çatlayarak üretmek zorundadır!… Bu üretim kendiliğinden bir çabaya, bireysel yeteneklere bırakılmamalı. Her devrimci sanatçı kendi üretim sürecini örgütlemelidir.

Sadece eskiyi koruyarak, bin yıllık Anadolu tarihini geleceğe taşıyamayız. Burjuva kültürüyle, halk kültürü, devrimci kültür sürekli bir çatışma içindedir. Bu çatışmada sadece kültürümüzü koruyarak zafer elde edemeyiz. Burjuva kültürüne karşı savaşı kazanmak istiyoruz, bu nedenle yeni şarkılar, yeni şiirler, öyküler, romanlar, resimler, tiyatrolar… üretmeliyiz. Burjuvazi her gün yeni yeni filmlerle, yeni şarkılarla, yeni yarışma programlarıyla milyonların beynini kuşatmaya çalışıyor. Burjuva kültürüne özendiriyor, bencilleştiriyor, tarihimizi unutturuyor. “Her devrimcinin yüreği basılmamış bir şiir kitabı gibidir” demiş Dayı… Devrimciler, devrimci sanatçılar her şart altında, her koşulda şiir yazmalı, yeni şarkılar üretmelidir. Şiir yazmak için, beste üretmek için özel mekânlar, özel zamanlar ve elverişli koşulları hiçbir zaman bulamayacağız.

NEDEN ÜRETMELİYİZ?
Bu sorunun cevabı için Şostakoviç’ten, Leningrad Senfonisi kitabından devam edelim:

“Sonunda beni -bu dört gözlü yarasayı- Milis
Teşkilatı’na almaya zorladım onları.” Şostakoviç
tatmin olmuş görünüyordu. “Soluğum kesilene kadar
çekiç indirmeyi, çukur kazmayı ve inşaat yapmayı
amaçlıyorum. Moralleri yükseltmek için şevk verici
ezgiler bestelememin isteneceğine eminim. Yirmi
dört saat hizmet etmem istense bile yaparım.
Leningrad olmadan bir hiçim ben.” “Bana kalırsa bu duygu karşılıklı. Bütün şehir senin başarılarından gurur duyuyor.”
Bir an aksilenir gibi göründü Şostakoviç. “Bir şey
değil o. Benim görevim.”

Faşizmin saldırısına karşı, Sovyetlerin en ünlü bestecisi dâhil, halk savaşa katılabilmek için sağlık raporları almaya başlıyor. Şostakoviç’in vatan sevgisini görüyoruz, “Leningrad olmadan bir hiçim ben…” diyor. Halk için, vatan için mücadele etmiş Şostakoviç. Siper kazmaktan, beste yapmaya kadar hepsini kendi görevi olarak değerlendirmiş. Bugün de, ülkemizde sanatçılar bu gerçeği görerek hareket etmeli. Yüzü halka dönük olan bütün sanatçılardan böyle bir tavır sergilemelerini istemek, Anadolu halkının hakkıdır. Faşizm artık bütün ülkede, bütün halklara karşı açıktan bir savaş ilan etmiş durumda. Bu ülkenin aydınları olarak, hem kendimiz üretmeli, hem de bütün sanatçılardan halkımız için üretmelerini istemeliyiz. Faşizme karşı halkımıza umut vermeli, güç vermeliyiz. Zorlandığımız anlarda, Ruhi Su’dan güç almalıyız örneğin. Tek başına kalsa da, üretmekten vazgeçmemiş. Türküleri derleyip, yüzlerce kayıt yapmış ve bugünün devrimci sanatının oluşmasında çok önemli eserler üretmiş Ruhi Usta’dan….

“Bir düzen türkülerinden korkmaya başladı mı, artık o düzeni kimse ayakta tutamaz”
“Dostlarım, kardeşlerim, canlarım kaldırın başlarınızı yukarı…”Ruhi Su

Bu konuda özellikle devrimci sanatçılarımız sürekli okumalı ve hiçbir anı boşa geçirmemelidir. Düzen sanatçıları, reklamcıları her gün binlerce şey üretiyorlar. Onlar daha çok kar elde etmek için günlerce uykusuz kalmak pahasına, ‘depresyonlara girme’ pahasına üretiyorlar. Biz bekleyemeyiz, bu kadar organize bir saldırı karşısında, bir yıl sonra, iki yıl sonra çıkacak albümleri beklemek, baştan yenilgiyi kabul etmek anlamına gelir. Sadece yüzlerce yıl önce yazılan türküleri söylemek de yetmez. Bugün hayatın içine girmeli sanatçımız, katliamları da, halkın direnişlerini de üretimin bir parçası haline getirmeli. Bu zorunluluk kendi alanında birçok eser üretmiş yılların deneyimine sahip sanatçılarımız için de geçerli; henüz kendini “sanatçı” olarak görmeyen ama sanatsal üretim konusunda ilgisi-bilgisi-eğilimi-tecrübesi olan halkımızın tüm çocukları için de geçerli. Üretmek sadece belli bir zümrenin işi değil, bütün halk çocukları üretebilir, üretmelidir de.

Bu konuda bizi ikna etmesi için, neden üretmemiz gerektiğini anlamamız için şairlerimizin, müzisyenlerimizin okuması gereken romanlardan biri Leningrad Senfonisi kitabıdır. Ülkemizde iktidarların halka karşı saldırısı devam ediyor, devam edecek. Sanat yapmak için herhangi rahat bir zaman, rahat bir ortam bulamayacağız. Dünyada ve ülkemizde emperyalizmin yok etme saldırıları, faşizmin devrimcilere ve halkımıza saldırıları devam edecek.

“Leningrad Senfonisi” eserini Leningrad’da üretti Şostakoviç. Alman Faşizminin işgaline karşı 900 gün süren kuşatma altında, bir buçuk milyon Leningradlının açlıktan, bombalardan hayatını kaybettiği bir kuşatma altında üretti. Müzisyenler kuşatma altında bu senfoniye çalıştılar. Senfoni müzisyenleri de, Leningrad halkıyla birlikte açlık çekti, siper kazdı, yangın nöbetleri tuttu… Açlıktan yorgun düştüklerinden, enstrümanlarını çalamadılar, bombardımanda hayatını kaybedenler, elini kaybedenler, açlıktan ölenler…. Her şeye rağmen senfoni provaları saatinde başladı ve aksatmadan sürdürmek için olağan üstü çaba sarfettiler. Bütün bu hazırlıkların ardından Alman faşizmin orduları tarafından kuşatma altındayken, Leningrad’da Şostakoviç’in 7. Senfonisi, Leningrad Senfonisini seslendirdiler. Leningrad ve tüm Sovyet halklarına umut verdiler. Kuşatmalar altında üretmeye devam etmek gerektiğini ve sanatın halka büyük bir moral verdiğini görmemiz açısından okunması gereken bir kitap.

SOVYETLERDE HANGİ KOŞULLARDA ÜRETMİŞLER? BİZİM KOŞULLARIMIZ DAHA KÖTÜ DEĞİL, ÜRETMELİYİZ!
Adı pek duyulmamış, ortalama bir orkestra şefi Elias, senfoniyi çalışırken orkestra üyeleriyle tartışıyor;

“Görünmeyen İngiliz dinleyicilerimiz için kuşlar gibi ötmeye hazırlanıyoruz, şarapnelin gelip kanatlarımızı koparmasını bekliyoruz. Değer mi?” Elias’ın konuşmasına fırsat kalmadan yaşlı Petrov ondan yana tavır aldı. “Susun. Kafalarımıza bombalar düşene kadar prova yapmayı sürdüreceğiz, çünkü bu bizim işimiz.”

Provaların zor koşullarda, bombalar düşerken yapıldığını görüyoruz. Müzisyenler bu koşullarda provaların yapılmasının gereksizliği konusunda söylenmeye başlayınca, yine başka müzisyenler buna karşı çıkıyor. “İşimiz bu”. Bugün bizim açımızdan da, bütün faaliyetlerin içinde beste üretme, albüm yapma, şiir, öykü, deneme, yazma işimizin sürmesi gerektiği dersini çıkartıyoruz bu alıntıdan. Yeni yeni tiyatro oyunları çıkarmalıyız. Yeni genç müzisyenlerin çalışmalarını aksatmaması, enstrüman eğitimlerini bu ciddiyetle sürdürmesi gerektiğini görüyoruz… AKP faşizminin saldırıları gün gibi ortada ve buna karşı sanatçılar sinmemeli, sanatçılar beklememeli. AKP sanatçıları kendi safına çekmek için rüşvet veriyor, korkutuyor. Her ne yaparlarsa yapsınlar halk sanatından daha büyük eserler üretemezler. Tarih bizden yana, binlerce yıllık halk sanatı bizden yana. Karacaoğlanlar, Dadaloğullar bizden yana. Osmanlı zulmüne karşı halkın içinde üreterek yaşamışlar. Yaşadıklarını üretmişler ve bugün milyonların dilindeki türküleri onlar yaratmış. Halk kulaktan kulağa taşımış, söz eklemiş, söz çıkarmış ve en özlü haliyle taşımış bu güne kadar. Ancak halk ozanlarına baskı kuran, katleden Osmanlı’dan eser yok bugün.

“Sarayın sofrasında soytarı olacağıma, halkın kavgasında eşkıya olurum” demiş Yılmaz Güney.
Ustalar bizden yana. Bize üretin diyorlar. Bir söz, bir slogan, kulaktan kulağa yayılır.
“Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” (Dadaloğlu)
“Hiç bir korkuya benzemez, halkını satanını korkusu” (Nazım Hikmet)
“Dost ve düşman herkes bilsin ki kazanacağız, mutlaka kazanacağız” (Yılmaz Güney)

Çekingen orkestra şefi Elias, daha sonra Şostakoviç’in en önemli bestesini 7. Senfoniyi Leningrad’da çalıştıran şef oluyor. Yerine zamanına göre, en sıradan bir insan bile bütün halkın gözlerini üzerinde toplayabiliyor. Çünkü bütün ezilen halkların müziğini yapıyor. Direnişin içinde yapacağımız sanatın misyonu da çok önemli olacaktır. Örneğin, ülkenin en iyi müzik virtüözleri değil ama halk Grup Yorum’u sahipleniyor, Grup Yorumun peşinden meydanlara çıkıyor. Grup Yorum Marşlarıyla Faşizme karşı çatışıyor. Geleceğe kalacak olan eserler hayatın içinde, kavganın içindeki müzisyenlerden çıkacaktır. Ve iyi bir eser ortaya çıkarmak için “meslekten müzisyen” olmak zorunluluğu yoktur, yüreği halk için atan bütün devrimciler, halktan yana herkes üretebilir, üretmelidir. İhtiyacı olan teknik bilgiyi almasının yolunu da bulabilmelidir.

“Elias, bestecinin meydan okuyuşunun altındaki kuşkuyu ancak anlamıştı ve tuhaftır ki bu onu sakinleştirdi. ‘Baştan başlayalım,’ dedi, soluğunu koyuverirken. ‘Başlamak için daha iyi bir yer var mı?’ La sesi için işaret verdi, obuacı – (o da tanımadığı bir askerdi) dudaklarını büzüp üfledi ancak ses çıkmadı. İskemlesinde iki yana sallanırken yeniden üfledi, sonunda bir ses çıktı, ama ormanın derinliklerinden gelen bir kuş sesi kadar cılızdı. Demek bana sağlanan cephane bu! Elias akort yapan derme çatma orkestrayı seyretti. Bir şekilde iyileşip kışı atlatabilen ama artık bir deri bir kemik olan yaşlı Petrov oradaydı. Ve yayını betondanmış gibi kaldıran Nikolay – ama o kadar çok müzisyen yoktu ki. Gidenlerin yerine geçen ve Elias’ın hâlâ tanımadığı kişiler çalgılarını kurmalı oyuncaklar gibi sarsıntılı, mekanik hareketlerle kullanıyorlardı. Bu bir salon dolusu iskeletle, üç ay içinde Şostakoviç’in o güne kadarki en büyük senfonisinin etkileyici bir yorumunu hazırlamak zorundaydı. Eğer bu kadar yorgun olmasaydı, durumun saçmalığına kahkahalarla gülerdi.

Akort yapma, ısınma: Bir zamanlar sonu gelmez gibi görünen hazırlıklar bir dakika bile sürmeden bitti. Sonra salon yine sessizleşti, uzaklarda bitmek bilmeyen top ateşinin açlık kadar tanıdık ve sabit homurtusu sürüyordu. Elias kollarını kaldırdı. Sırtına bir ağrı saplandı, omuzları titriyordu. ‘Arkadaşlar,’ dedi, oysa onların dörtte birini bile tanımıyordu. Arkadaşlar, güçsüz olduğunuzu, açlık çektiğinizi biliyorum. Ama kendimizi zorlayıp çalışmalıyız. Haydi başlayalım.’ Bastonunu indirdi. Müzisyenler kıpırdandılar, çalmaya hazır gibiydiler – ama hiçbir şey olmadı. Sanki tek bir beden halinde hareket ederken, sinirden, korkudan ya da aşırı yorgunluktan felç olmuş gibiydiler. Bu, Elias’ın ilk baştaki provaları kadar kötüydü, o zamanlar öyle deneyimsiz ve gergindi ki o ne yapsa orkestra itiraz ediyordu. Şimdiyse alaycı kahkahalar yoktu, sadece sinir bozucu bir sessizlik vardı. Bitkinlik bütün salona yayılır gibiydi. ‘Yoldaşlar!’ Şostakoviç’in ellerinin piyanonun tuşlarını nasıl gümbürdettiğini, henüz emin olmadığı bir parçanın başlangıcını nasıl coşkuyla çaldığını hatırladı. ‘Yoldaşlar! Çalgılarınızı kaldırmanızı emrediyorum size. Göreviniz bu.’ 16-31pages_subat (1)_Sayfa_12

Müzisyenler oturdukları yerde dikleştiler; gözleri parlayarak ona doğru baktılar. Elias kollarını tekrar kaldırdı. Kafalardan oluşan denizin gerisinde Nikolay çarptı gözüne, kemikli sol eliyle kemanını kavramıştı. Apar topar savaşa girecek biri gibi gözlerini dikkatle Elias’a dikmişti. Duygularına kapılmamak için başını çevirdi Elias. ‘Başlıyoruz’. Kollarını indirdi. Senfoninin ilk notalarını ne çok duymuştu, paltosuna sarınıp yatağında yatarken kafasının içinde ne çok çalmıştı. Gerçek tamamıyla farklıydı. Birkaç dağınık ses, bir trampetin yetersiz tıkırtısı, yayların tellere küçük dokunuşları. Yavan bir yemek tadındaydı, ya da söz verilen ama yunulmayan bir şey gibiydi. Boşa kürek sallıyordu. Parmaklarıyla nota sehpasına vurdu, müzisyenler durdular. Ahşap ve pirinç nefesli çalgıları çalanların dudakları kızarmış, kabuk bağlamış dudakları kanamıştı bile. Elias’a doğrultulan yüzlerden bazıları ölü gibi beyazımsı yeşil renkteydi. Elias onlara bakarken, baş flütçü birden iskemlesinden kayıp yere düştü. ‘Ne yapacağız onu?’ İkinci flütist, yere düşen adamın yanına çömelmişti, korkudan tizleşen sesiyle adını sesleniyordu. ‘Dışarı çıkarın onu. Koridora yatırın. Üzerine bir palto örtün.’ Flütçü yaşıyor muydu, ölmüş müydü? Hiçbir fikri de yoktu, araştıracak gücü de. Adamı dışarıya ancak üç perküsyonist taşıyabildi. Aksaklık devam ediyor gibiydi, orkestranın diğer üyeleri oturdukları yerde kaldılar, çoğunun gözü kapalıydı. Yırtık pırtık atkılara ve paltolara sarınmışlardı, parmakları kesilmiş yün eldivenler giymişlerdi, ama çoğu tir tir titriyordu. Elias gözlerini önündeki sayfaya dikmişti. Siyah notalar ağır granit topaklara benziyorlardı. Yeniden başlama zamanı gelmişti Derin bir soluk aldı. ‘Bu yetersiz. Büyük bestecimizle alay ediyorsunuz. Müzik hem vahşi hem ışıl ışıl olmalı. Unutmayın, düşmanla savaşıyorsunuz!’ Ama karşısındaki müzisyenler ne vahşi ne de ışıl ışıldılar; yere devrilmek üzereydiler, bir sivrisinek sürüsüyle bile savaşacak durumda değildiler, nerede kalmış acımasız istilacılarla. Senfoni sert adımlarla değil sürünerek ilerledi. Trompet solodan önceki ölçülerde, Elias gözlerini kapadı ve senfoninin başındaki sert, meydan okuyan notaları duydu. Kulağa mesafe yüzünden boğuk, radyo dalgaları yüzünden bastırılmış olarak gelseler de uzaklarda, Kuibişev’de Şostakoviç’in konseri dinlediğinin bilinciyle bin kat güçlenmişlerdi.”

Leningrad’da ne zor koşullarda prova yaptıklarını çok çarpıcı anlatmış bu kitapta. Yere düşen flütist açlıktan hayatını kaybediyor. Açlıktan, yorgunluktan, siper kazmaktan nöbet tutmaktan, şehri savunmak için aldıkları görevlerden bitkin düşmüş müzisyenler, iskeletler halinde senfoniyi çalmaya çalışıyorlar. Enstrümanlarıyla savaşıyorlar adeta. Bugün devrimci sanatçılar, halkın sanatçıları aynı duygularla üretmeli. Hiç bir iş bahane, hiçbir yoğunluk bahane olamaz.

SANAT BİR CEPHEDİR. ÜRETMEK BOŞA HARCANAN BİR ZAMAN, BOŞA HARCANAN BİR EMEK DEĞİLDİR.
“Vedernikov flütünün ağızlığını dudaklarına değdirirken ona baktı. ‘Elimde değildi’.
‘Solonuz eksik kaldı, karşılığında siz de bir şeyden yoksun kalacaksınız. Geç gelen herkesin ekmek istihkakının verilmeyeceği kararı alınmıştı’. ‘Lütfen yapmayın bunu. Mesele…’ Vedernikov dudaklarım öyle sertçe ısırdı ki morumsu cildinde beyaz izler kaldı. ‘Mezarlıktaydım. Karımın gömülmesini bekliyordum.’ Nina Bronnikova soluğunu tuttu, Petrov da titrek bacaklarının üzerinde doğrulur gibi oldu. Öbür flütçüler ellerini Vedernikov’un kollarına koydular, hatta askerler bile duygularını bastırmak için öksürdüler. Ama Elias taş gibi dikiliyordu orada; ne çizmelerinin içinde ayak parmaklarını hissediyordu ne de ayaklarının altındaki zemini. ‘Kural kuraldır,’ dedi gözlerini karşıdaki duvara
dikerek. ‘Bir kişi için bozulamaz. Her tarafımız ölüm! Yarın hangimizin hayatta olacağını kim bilebilir? Kesin olan tek şey, Ağustos’un ilk haftasında Yedinci Senfoni’yi çalacak durumda olmamız gerektiği. Vedernikov, bugünkü istihkakınızı kaybettiniz. Baştan başlıyoruz.’ Flütçüye bir daha bakmadı…”

Orkestra şefi Elias duygusuz biri olmakla suçlanabilir. Ama tek tek bireylerin kişisel duygularından öte, bir halkın ortak duygusu için, çok daha yüce duygular adına kararlar alıyorlar, uyguluyorlar. En sevdiği insanı, eşini kaybetmiş bir insanın provaya geç gelmesi, bugün herkesi duygulandırır. Hatta ne onurlu bir iş yapmış diyebiliriz. Burjuva yazarları bundan ne romantik efsaneler üretirler. Oysa her tarafı ölüm olan, her gün ölümle yüz yüze gelen halkın evlatları sadece kendi bireysel dünyası içinde kalmamalı. Öyle olursa acısı çok daha büyük olur, öyle olursa, düşman ülkesini çok daha kısa sürede işgal eder. Ve burjuvazi bizi bu bireysel duygulara hapsetmek için elinden geleni yapıyor. “Sen çok özlesin, senin duygun, dünyadaki her şeyden çok daha önemli” diyerek bencilliğimizi kışkırtmaya çalışırlar. Aynı gün şehirde onlarca kişi ölmüştür, işgal edilmiş topraklarda yüzlerce kişi ölmüştür ve direnmeye devam etmektedir. Kendi acısını bütün halkın acısıyla ve bu acıyı yaşatan faşizme karşı halkın ortak öfkesiyle birleştirdiğinde başı dik yürüyebilir bir kişi. Sanatçı da olsa öyle, asker de olsa öyledir. Elias da annesini kaybetmiş ve kimseye belli etmemiş. Her ne olursa olsun provaların aksamaması gerekiyor, zor koşullarda bu senfoniyi yetiştirmenin başka olanağı da yok. Bugün açısından, kolaylıkla ertelenen provalar, çıkmayan albümleri bu temelde ele almak gerekiyor. Her zamankinden daha özenli ve disiplinli olmalıyız. Kendi kişisel küçük burjuva duygularımız bizi esir almamalı. Unutmamalıyız, kültür cephesinin en ön safında savaşıyoruz. Burjuva sanatçılar her gün yüzlerce ürünle, reklamla, müzikle, filmle salvolar halinde saldırıyor. Biz halkın sanatçıları siper savaşı veriyoruz. Savunmada kalamayız, halkımızı umutsuzluğa sürükleyenlere karşı üretmeliyiz. Tarihimizi unutturmaya çalışanlara karşı, kültürümüzü yozlaştıranlara karşı, milyonlarca insanı umutsuzlaştıranlara karşı üreterek savaşmalıyız. Hiçbir kişisel duygumuz, halkımızın bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm özleminden daha üstün değildir. Hiçbir kişisel duygumuz halkımızın adalet özleminden daha üstün değildir.

Pespaye Burjuva kültürünün takipçisi olmak bize yakışmaz, ustalarımız ne güzel demişler, fazla söze gerek yok. Dünyanın en güzel eserlerini de sosyalistler üretmiş, hepsi bizden yana. Bırakalım, burjuva sanatçılar bizi kıskansınlar.

“Gün gelirse eğer, halay çeker, türkü söyler gibi yan yana düşmana kurşun da atarız” ENVER GÖKÇE

“Benim meskenim dağlardır” SABAHATTİN ALİ

“Karşıki dağlardan gel oldu bize
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz…”(SABAHATTİN ALİ)
“kavgada dadal sevdada karacayız” ÜMİT İLTER

“insanlar ölmeyi bildikleri sürece özgürlük yok olmayacaktır” CHARLES CHAPLİN

“Bir zalime sırt vererek başka bir zalimle savaşılmaz” YILMAZ GÜNEY

Korkuyorlar, korkacaklar, korksunlar / Geliyoruz, geleceğiz, yakındır” (ÂŞIK İHSANİ)

ŞAİR İŞÇİDİR
Bağırırlar şaire:
“Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.
Şiir de ne?
Boş iş.
Çalışmak, harcınız değil demek ki…”
Doğrusu
bizler için de
en yüce değerdir çalışmak.
Ve kendimi
bir fabrika saymaktayım ben de.
Ve eğer
bacam yoksa
İşim daha zor demektir bu.
Bilirim
hoşlanmazsınız boş lâftan
kütük yontarsınız kan ter içinde,
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de.
Ve hiç kuşkusuz
saygıdeğer bir iştir balık avlamak
çekip çıkarmak ağı.
Ve doyum olmaz tadına
balıkla doluysa hele.
Fakat
daha da saygıdeğerdir şairin işi
balık değil, canlı insan yakalamadayız çünkü.
Ve doğrusu
işlerin en zorlusu
yanıp kavrularak demir ocağının ağzında
su vermektir kızgın demire.
Fakat kim
aylak olduğumuzu söyleyerek
sitem edebilir bize;
Beyinleri perdahlıyorsak eğer
dilimizin eğesiyle…
Kim daha üstün, şair mi?
yoksa insanlara
Pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek de bir motordur çünkü
ve ruh, onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde
Ve ancak ortak emeğimizle
bezeriz evreni
marşlarımızı gümbürdeterek
Haydi!
laf fırtınalarından
ayıralım kendimizi
bir dalgakıranla.
İş başına!
Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu.
Ve ağzı kalabalık söylevci takımı
değirmene yollansın dosdoğru!
Unculuğa!
Değirmen taşı döndürmeye laf suyuyla!

Vladimir MAYAKOVSKI
Çeviren: Ataol BEHRAMOĞLU

622

DİLİMİZİ SUSTURMAK KALEMİMİZİ KIRMAK İSTİYORLAR!

NE YAPIYORUZ? NE YAPACAĞIZ?
Gerçeklik ile toplum arasında, kritik bir yerde durur gazeteci; bundan dolayı da toplum ve gerçeklik arasındaki ilişkinin nasıl olacağını önemli ölçüde etkiler.

Olgular, yaşanan gerçekliktir. Algılar ise o gerçekliğin hangi bağlama oturtulacağı, nasıl çözümleneceği ve topluma “ne” olarak verileceğidir.

Bir gerçeğin topluma sunuluş biçimi, toplumda yaşanan gelişmeler üzerinden yeni hareketlilikler oluşturabilir. Bir gazetenin manşeti, bir televizyon kanalının haberi o gün tüm ülkenin gündemini belirleyebilir, insanları harekete geçirebilir. Bu sebeple bir olayın nasıl haberleştirilip halka ulaştırıldığı önemlidir.

Haberciler, ilk toplumlardan bu yana tarihin tanığı olmuştur. Tanıklık eder ve tarih için müsvedde tutarlar. Dolayısıyla hem kamuya hem de tarihe karşı sorumlulukları vardır. Firavunların, kralların, sultanların efsane yazıcıları vardır. Halkların ise habercileri.

Kitle iletişim aracı olarak tanımlanan basın-yayının kapitalizm koşullarında iktidarlarla olan çıkar bağları bu basın yayın kuruluşlarının toplumu ilgilendiren haberlerde taraflı davranarak gerçekleri halktan gizlemeye hizmet eden bir habercilik politikası izlemelerine neden olur.

Basın kuruluşları söyledikleri gibi en doğru, en gerçek haberi halka ulaştırabilirler mi?

Medya kuruluşları belli tekellerin elindedir ve bu tekeller kendi çıkarları doğrultusunda haber yaptırırlar. Egemenlerle kol kola olan bu kuruluşlara ait televizyon, gazete, radyo veya haber sitelerinde gerçeğe olduğu gibi ulaşmamız çok zordur. Oysa haberciliğin belli değerleri vardır.

Halkı bilgilendirmeye çalışan bizleriz ancak iktidarın ve medya patronlarının iki dudağı arasında habercilik yapıyoruz. Ola ki çalıştığımız kurum çıkarına ters söz söyleyelim, iktidarı eleştirelim tehditler alıyoruz. Yetmiyor işimize son veriliyor, olmuyor gözaltına alınıp, tutuklanıyoruz, haber peşinde koşarken ölüyoruz, öldürülüyoruz.

İktidarlarını devam ettirebilmek için bizim yaptığımız haberler üzerinden halkı aldatmaya, kandırmaya çalışıyorlar. Ülkeyi kasıp kavuran tüm halkı ilgilendiren haberleri sansürlüyor, onlar hakkında konuşmamızı yasaklıyorlar.

Dilimizi susturmak, kalemimizi kırmak istiyorlar. Her şeyin ötesinde, emeğimiz üzerinden bu baskı politikaları geliştirilirken, çoğu zaman emeğimizin karşılığını da alamıyoruz. Kullanılıyoruz.
Bir garantimiz yok, her an işten çıkarılabiliyoruz.

Mesleki haklarımız çok geri, mesleki koşullarımızdan memnun değiliz.

Tüm halk gibi biz de azgın sömürüden payımıza düşeni alıyoruz.
Haklarımızı korumak için örgütlenemiyoruz, sendikalaşmak yasak.
Bir sendikaya üye olduğumuzda işten atılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Onca soruna rağmen medyayı ayakta tutan bizler haber olamıyoruz.

Peki, ne yapacağız?

Haberlerimizin iktidarların çıkarlarını korumasına izin mi vereceğiz?

Adaletsizliklere ve haklarımızın gasp edilmesine göz mü yumacağız?

HAYIR!

İşten atılmalara, görev yaparken dövülmelere, sessiz sedasız ölümlere izin vermeyeceğiz!

Üniversitelilerden, stajyerlere, amatör gazetecilerden, profesyonellere, eskiden yeniye, deneyimli deneyimsiz basın-yayın alanında nerede kim varsa bir araya gelecek ve örgütleneceğiz.

Gerçekleri olduğu gibi halk yararına alternatif alanlarımızı ve olanaklarımızı yaratarak anlatacağız. Üreteceğiz, doğruya sahip çıkacağız. Emeğimize sahip çıkıp faşizme karşı gerçeği savunacağız.

Bizler, basın emekçileri olarak şunları istiyor ve bu haklarımızı kazanmak için mücadele ediyoruz:

1- İktidarın baskı ve sansür politikalarına karşı halktan yana, halk için gazeteciliği savunuyoruz. Halkımız, gerçek ve doğru habere ulaşmalıdır. Bunun önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
Halkın medya aracılığıyla yozlaştırılmasına suç ortağı olmayacağız.

2- Mesleğimizi yaparken güvende ve güvencede olmak istiyoruz. Bunun tek yolunun örgütlenmek ve “birimiz hepimiz için hepimiz birimiz için” demek olduğunu biliyor, buna uygun bir örgütmenme inşa ediyoruz.

3- Basın emekçileri meclisinde söz yetki karar hakkı meclisimizin ilkelerini benimseyen basın emekçilerinindir. Meclisimizde ikna ve oybirliği esas olacak, halkın haber hakkı ile birlikte mesleki haklarımız için mücadeleyi yükseltmek hedeflenecektir.

4- Bu anlayışla bir habercilik ve gazeteciliği yerleştirmek için emek güçlerimizi BASIN EMEKÇİLERİ MECLİSİ çatısı altında birleştiriyoruz.

BASIN EMEKÇİLERİ MECLİSİ GİRİŞİMİ

715

Yerin derinliklerinden gelip yürekleri ısıtıyorlar şimdi. Hergün canlarını ortaya koyup kazandıkları bir ekmeğin peşine düşmüş leş kargaları. Ölümle koyun koyuna yattıkları yetmiyormuş gibi alınterlerinin karşılığını alamıyor maden işçileri. Ve sonunda kapı da buluyorlar kendilerini. Sebep ne? Sebep yok. Artık sömürülecek canları kalmamış belli ki.
İMBAT denen cehennemden 32 işçi kovuldu bilmem duydunuz mu? Patronlar sessiz sedasız üstünü kapatacaklarını sandılar işten atılmaların ama olmadı.

Bir çığlık duyuldu somadan. Katledilen 301 madencinin ardından yankılanan ilk çığlıktı bu. artık yeter dedi soma artık yeter! Öldüğümüz yeter! Üç kuruşa sömürüldüğümüz yeter! İşimizden olmamız yeter! Belki ilk başta çok gür değildi bu çığlık. Sadece dört kişi başladılar yola. Ama Anadolu insanı nerede bir çığlık duysa avazını esirgemez biliriz. Dört imbat işçisi yalnız değildi ve hiçbir zaman yalnız kalmayacaktı. Tarih onları 301 madencinin katliamından sonra ilk direnişleriyle ve elbet zaferleriyle tarihe kazıyacaktı. Bu umut her koşulda direnme gücü verir insana.
Dinliyoruz…
Bir türkü yükseliyor maden ocağından. Yabancı gelmiyor kulaklarımıza. Hatırladınız mı? Muharrem Ertaş’ın Yarın Bizimdir’i şimdi maden ocaklarında yeniden dile geliyor…

Kalktık göç eyledik imbat eline
Adım adım yürüyoruz zafere
Yanlış atı oynadın Arif Kurtel
Atlar senin olsun Arif maden bizimdir.

Çoluk çocuğumuzu bıraktık evlerde
Direniyoruz biz imbat önünde
Sabrımızı taşırma arif kurtel
Sokaklara çıkacak hal kalmaz sende
Atlar senin olsun arif maden bizimdir.

Sese ses, cana can katmak gerek bizde düştük yollara bu onurlu direnişinde maden işçilerinin yanında olmaya..Arabayla geçiyoruz tozlu yolları, neyse ki havalar sıcaktı, gerçi sıcak olmasa ne çıkar yüreklerimiz yanmış bu yollarda.
Karşımızda tabela İMBAT MADENCİLİK AŞ. İlerlerken maden ocağının girişini görüyoruz. İşte burası bir daha girip çıkamayanların ölümü sırtında bir kambur gibi taşıyanların diyarı.
Bu sefer yerüstünden sesleniyorlar yanlış ata oynadın Arif bizim canımız yanmış bir kere bizler Kınıklıyız gözümüz karadır. Her şeyi sırtlayıp geldik buraya, biliyoruz bizi bekler kara gözlülerimiz diyorlar. Her sloganımızı onları düşünerek daha güçlü atıyoruz diyorlar.
Derler ki kim bu Arif? Kim mi Arif?
6500 maden işçisinin sırtından kazandığı parayla 15 günde 2.9 milyon lira vererek 11 tay alabilen emeğin düşmanı. Katledemediği 32 medenciyi işten atan bir patron..
Direniş sobası gürül gürül yanıyor. Üzerinde bir de demlik çay.
Dinliyoruz…
işten çıkarılma sebepleri birbirinden farklı. Hele biri var ki…Şefe gidip arkadaşlarının neden işten çıkarıldığını soruyor, şef cevap vermiyor. Orda bir tartışma başlıyor sebebini söylemezseniz beni de çıkarın diyor. Onuda disipline yolluyorlar. Suçu neymiş karara karşı gelmek. İşte soru sormanın bedeli bu sana diyorlar ve işten atıyorlar.
Sizce bu kader ya da fıtrat olabilir mi? Böyle düşünmek pek akıl karı da değil hani! Madencilerin çığlıklarını, acılarını duymayan kulaklar, görmeyen gözler gördü.
Dinliyoruz…
Bunlar başımıza ilk defa gelen şeyler değil yerinaltında hergün ölüyoruz biz. Bizi anlatan tek bir gazete tek bir televizyon yok. bu sefer görmezden gelemediler sadece. Biliyoruz bu ne kader ne de fıtrat, olsa bile biz kabul etmiyoruz biz onlardan paralarını, mallarını, mülklerini istemedik biz sadece bizim olanı istedik, istiyoruz hepsi bu.
Çadırın dışında madeni izliyoruz işçiler maden bölgesini yaşadıklarını anlatıyor güzel de bir sohbet var. Şantiyeyi izlerken gözüm bir şey takılıyor. Kömür torbaları bir bandın üzerinden tek tek düşüyor. Sayıyorum 1 işçi, 2,3… ve katliam ve 301 madencinin yok oluşu.
Demem o ki 301 madenciyi göz göre göre katlettiler yetmedi öldüremediklerini aç bıraktılar. Bu direniş bir bayrak, kurtuluş bayra ğı… belki uzun süren bir direniş olacak belki kısa sürede kazanılan bir direniş ama biliyoruz ki kazanılacak ve tüm maden işçilerinin onurunu ayağa kaldıran bir zafer olacak sonunda.
DİNLİYORUZ…
BİZİMDE GELİR GÜNÜMÜZ!

899

“Mahkeme kapılarında sürünmek” diye bir tabir var bizim ülkemizde. Fakat normalde Berkin dosyası daha farklı bir dosya diye düşünüyorduk. Neredeyse 1000 günü geride bırakıyoruz bu soruşturmanın “tamamlanamamasında”. Siz bir hukukçusunuz. Bu 1000 gün için ne demeliyiz? Sizin düşünceleriniz nelerdir? Ayrıca soruşturmanın bugünkü seyri hakkında bilgi verebiliyor musunuz? Sizinle paylaşılan bir şey var mı?

Soruşturmanın bugünkü seyri “seyirlik”. Kısaca şöyle söyleyelim “Her Şey Tamam Yalnızca İsimler Eksik” İsimleri vermeyen emniyet müdürlüğü. isteyen ise Cumhuriyet Savcısı. İçişleri Bakanı emir verse; 3 saat içinde o polisleri bulun dese bir saat geçmeden isimleri masada olur. O kadar kolay bir iş kalmış durumda. Siyasi irade yani bakan emniyet müdürlüğü bu isimleri vermek istemiyor. Eğer savcı katilleri bulmak konusunda ısrarcı davranırsa ne yapar? İsimleri vermekte ayak direyen bu yetkililer hakkında da soruşturma başlatır. Görevi kötüye kullanmaktan dava açar. Ancak böyle bir tazyik uygulamayı bugüne kadar hiçbir savcı düşünmedi bile.

Şu an hukuksal olarak yapacak bir şeyin kalmış olduğunu düşünmüyoruz.

Açlık Grevine geleceğiz… Ama onun öncesinde şunu sormak istiyoruz: Berkin’in avukatları olarak tüm yaptıklarınızın, verilen sayısız dilekçenin vs yeterli olmadığını gördüğünüzü söylüyorsunuz. Bu sizi mesleğinizle ilgili olarak umutsuzluğa düşürmüyor mu? Geleceğin yeni avukatları bunu nasıl değerlendirmeli?

Şu an hukuksal olarak yapacak bir şeyin kalmış olduğunu düşünmüyoruz. Yapılacak şeyler yapıldı. Yapılanlara rağmen bu isimler açığa çıkmıyorsa devlet katillerin isimlerini saklıyor demektir.

Haklar ve özgürlükler mücadelesi çok yönlü bir mücadeledir. Biz bunun küçük bir parçasıyız.
Genç hukukçular bilmeli ki bugün ulaştığımız gerçeğin açığa çıkması için bile hukuk mücadelesi gerekti. Avukatlar şu anda gönül rahatlığı ile diyorlar ki yasal olanakları kullandık. İyi değerlendirdik. Eminim dosyanın seyrini gören her hukukçu bunu söyleyecektir. Hukuk mücadelesi devletin niteliğini de açığa çıkarır. Hukuk faşizmin üzerindeki örtüdür. O örtünün kaldırılıp altındakinin gösterilmesi işi hukukçuya aittir.

Mesleğimizin geleceği ile ilgili ne düşündüğümüzü öğrenmek istiyorsanız şöyle söyleyelim. Biz uzun gelecekte avukatlık mesleğinin tamamen ortadan kalkacağını düşünüyoruz. Çünkü avukatlığa gerek almayacak. Hukuk bugünkü gibi karmaşık bir halde olmayacak. Herkesin günlük hayatının bir parçası gibi ortaya konup yaşamın içinde çözülecek problemler. Adil bir düzende avukatın ne işi olur. Eğer hayallerimiz gerçekleşirse biz mesleksiz kalırız ama işsiz ama işsiz kalmayız

Bu bağlamda bugün ve yakın gelecek için ise avukatlara çok ihtiyaç var. Adaletsizlik, haksızlık çoğalıyor. İnsanlarımız karmaşık ve anlaşılmaz bir kelime yığınının içinde bürokrasinin batağında boğuluyor. Ya daha çok avukat olmalı ya da insanlarımız kendi kendinin avukatı olmalı.

Cumhurbaşkanı kaymakamlara sesleniyor; “Mevzuatı bir kenara bırakın” diyor. Bu; hukuku falan bir kenara bırakın demek oluyor. Bu; sokakta katliam, gözaltında işkence, işten atma, okuldan- yurttan çıkarma, konser yasaklama demek oluyor.

En son grup yorum konserinin engelleyen İzmir Valisi karara itiraz edilmesin idare mahkemesine götürülmesin diye kararı son dakika veriyor. Avukata ne hacet değil mi? Kral çıplak

O zaman halk ne yapıyor; kendi konserini kendi yapıyor. Sokakta Direniyor konser salonunun etrafından ayrılmıyor. Evinde Grup Yorum dinliyor, içinde Yorum türküleri büyütüyor değil mi?
Hukuk yoksa insanlar haklarını kendileri ararlar.
Ama öyle Ama böyle.

O zaman da mesleğin geleceği için kaygılanmaya gerek kalmaz zaten…

Umutsuzluğa çaresiz insanlar düşer. Çaresizlik bilgisizliken doğar. Biz çaresiz değiliz… Yalnız değiliz… Güçsüz değiliz… Gücümüz inancımızdadır. Tarihin ve bilimin yasalarının bize söylediği haklı olduğumuzdur.

Peki, neden açlık grevi?

Açlık uzun zamandan beri tüm dünyada kullanılan bir eylem biçimidir. Bir İrlanda geleneğidir. Eğer siz birinden bir şey istiyor da alamıyorsanız onun kapısında aç durursunuz.o kişi de konu komşuya rezil olur.
Biz adliye kapılarında adalete olan açlığımızı gideremedik. O zaman biz de açlık eylemi yapıyoruz. Bu bir anlamda teşhirdir.
Adalet talebimizdeki ısrarı göstermesi bakımından da uygun eylem tarzı budur. Açlık eylemi oruç ibadetine benzediği için halkımıza yancı bir tarz da değildir. Ayrıca insanları duyarlılığa davet etmenin ısrarlı bir biçimidir. Bir nevi zorlamadır.

Açlık grevinin somut bir talebi var: Adalet. Ama bununla birlikte dikkat çekmek istiyorsunuz bu konuya. Buradan yola çıkarak halkın dikkatini ve basının dikkatini değerlendirebilir misin? Karşılığını bulacak mı eyleminiz?

Halkın tüm dikkati bu konunun üzerinde. Çünkü kendisi her gün defalarca haksızlığa uğruyor ve adaletsizlik yaşıyor.

Okmeydanı halkı bizim eylemimize nasıl bakıyor derseniz farklı değerlendirmeler var. Halkın bir kısmı başından beri destek oluyor. Hangi siyasi yapıdan olursa olsun saygı duyuyor takdir ediyor destekliyor.

Halkın bir kısmı desteklemekle birlikte direniş çadırımıza gelmekten korkuyor. İmza atmaktan korkuyor. İlginçtir O korkanların bir kısmı polis çadırı yıktıktan sonra gelmeye başladılar.

Bir kısmı ise bunlardan farklı olarak açık grevi yaptığımıza inanmıyor. Onlar yiyorlar diye düşünüyorlar. Bunu kötü niyet olarak düşünebilirsiniz. Ama suçlayamayız bu insanları. Tabii .. neredeyse yirmi gün oldu hala koşup oynuyoruz.Ayaktayız…eskiden ikinci günden sonra yatarmış insanlar. Üç gün yemek yemesek ölürüz zannederlermiş.

Bu düşünce tarzı ancak bilgi ile değişir. Açlık grevinin nasıl yapıldığını ve seyrini bilen kişi kuşku duymaz. Ama bilmeyen duyar… duyacaktır da

Size destek olmak isteyenler somut olarak ne yapmalı? Ne istersiniz?

Buna, yani ne yapacaklarına dair, kendi şartlarında değerlendirmelerini istiyoruz. Berkin için adalet istiyoruz. Bu, resim çizerek de olur, şarkı sözü yazarak da, şikâyet ederek de yaparız
Ayrıca adalet nöbetimize katılabilir dileyenler.Bir, üç, beş ne kadarı uygunsa
Destek olmanın bin bir yolu var. Bir serçe kuşunun ateşlerin içine atılmış İbrahim peygambere nasıl destek olduğunu bilmeyen yoktur. Küçücük gagası ile ateşlere su taşıyan serçeye; gaganda taşıdığın bir gıdım su ile söndüremezsin o ateşi demişler. Serçe de ben de biliyorum söndüremeyeceğimi Ama istiyorum ki hangi tarafta olduğum belli olsun der.
Gelen destekleri böyle değerlendiriyoruz. İmza toplayabilir, imza atabilir, açlık grevi yapar ziyaret örgütler, maddi destekte bulunur. Önemli olan safını belli etmektir. Safımız belli olunca saflarımızın ne kadar kalabalık olduğunu görürüz

Gördüğümüz kadarıyla sürekli birileri var yanınızda. Bir gününüz nasıl geçiyor çadırda?

Misafir ağırlama en başta. Mahalleyi dolaşıp insanlarla sohbet ediyoruz. İnsanlarımızı tanımaya ve kendimizi tanıtmaya çalışıyoruz. Günlük ve yazıların yazılması için biraz köşeye çekiliyorum.

Eskiden, televizyonun bilgisayarın olmadığı zamanlarda insanlar ne yapıyorduysa şimdi biz de Onu yapıyoruz. Bol bol sohbet ve ziyaretçi ağırlamakla geçiyor zaman. Bazen tartışmalar çıkıyor tabii ki.

Şarkılar türküler eksik olmuyor. Oyun oynuyoruz, Film izliyoruz akşam gittiğimiz ailelerimizle..

Açlık grevi ile kendinize zarar verdiğinizi söyleyen küçük de olsa bir kesim var. Gerçi beden sağlığımızı yitirmeyelim derken akıl sağlığımızı, aklımızı yitirebiliriz değil mi? Peki sizin “sağlığınız” nasıl?

Çok iyi… Gerçekten, yorgunluk değil aksine enerjik hissediyoruz kendimizi. Gıda diye bedenimize yüklediğimiz kimyasallardan arınmak, sindirim sistemini biraz dilendirmek iyi bile geldi diyebilirim. Düşünmek için daha çok zaman ve enerjiniz oluyor.

16-31pages_subat (1)_Sayfa_05

Kimse direnmeyi ve direme yöntemlerini kendi kendine öğrenip geliştirmiyor. Biz de çevremizden görüp öğreniyoruz. Bizim ne farkımız var Dileğin ailesinden. Onlar ne kadar etkili ise biz de o kadar etkiliyiz. Avukat olduk ama katillerin açıklanıp yargılanmasını sağlayamıyoruz. Ne yapacaktık? O diploma işe yaramıyorsa biz de adalet arayan milyonlarcadan biriyiz.
Adalet arama yöntemleri tarih boyunca böyle çeşitli olmuştur. Halk adaleti kendi elleriyle aramıştır daha çok. Köroğlu’nu,Pir Sultan ı, Bedrettin’i, Sokrates i yaratan nedir? Adalet arayışıdır aslında.
Adalet mutlak bir kavram değildir. Onun da altını dolduran maddi temeller vardır. O da herkes için aynı şeyi ifade etmez. Biz halkın adalet anlayışıyla yaklaşıyoruz. Ezilenlerin sömürülenlerin baktığı yerden bakıyoruz. Bizce emek veren hak edendir.
Biz hakkımızı arıyoruz.

1163

Halktan daha illegal başka bir örgüt yoktur
Mevcut kanunları çiğneyen halktan başkası değildir
Ve halkın suçu varsa şayet
bu yasadışılığı değildir
hiç değildir
Ve hep
usul usul
gizli gizli
ve apaçık
örgütlüyor kendini
halkın çocukları
Ümit İlter

“Aşağıda halk meclisi var, oraya gidin”…
Bu söz Gazi Karakolu’ndan bir polisin dilinden döküldü. Bir sorununu anlatmak için karakola giden halktan bir insana sarf etti polis bu cümleyi. Ağzından mı kaçırdı bilinmez ama söyledikleri bir gerçeği ifade ediyor: Halkın yeri halk meclisleridir, halk kendi sorunlarını ancak kendisi çözebilir.
Tavır ailesi olarak içinde bulunduğumuz Sanat Meclisi’ne ait bir köşemiz vardır dergimizde. Düzenli okuyucularımız bilirler, her ay bu köşede sanatçıların sorunlarına-çözümlerine ve bu kapsamda yaptıklarımıza dair yazılar çıkar. İçinde bulunduğumuz kapitalist sistem insanca yaşam ve mesleğimizi özgürce icraa edebilmemiz için biz sanatçılara örgütlenmekten başka bir seçenek bırakmadı çünkü. Biz de halkın bin yıllık sorun çözme mercii olan meclislerde bulduk çareyi.
Halkın her kesiminin örgütlenme zemini olan meclislerden mahallelerdeki halk meclislerini anlatacağız bu yazımızda.
Halk Meclisleri; halkın kendi öz örgütlenmeleridir. Bu tanım belki biraz kitabi, teknik bir tanım gibi gelebilir. Bir örnekle açmaya çalışalım;
Gazi Halk Meclisi’nden bir abla eşinin sürekli halk meclisi çalışmaları yapmasından ve meclis çalışmaları nedeniyle eve geç gelmesinden, kendisiyle ilgilenmemesinden şikayetçi. Ve bu durumu değiştirmek için diyor ki; “Halk meclisine şikayet edeceğim onu. Halkın öz örgütlenmesinin en duru hali işte.
Peki halk meclisleri ne yapar;
Mahallede yaşanan sorunları dayanışma içinde çözer. Çeşitli sorunları çözmekle görevlendirilmiş komisyonlar vardır. Örneğin; aile komisyonu, esnaf komisyonu… Bu komisyonlar halk toplantısında oy çokluğu ile seçilmiş kişilerden oluşur. Ayrıca halk meclislerinin dönemsel yürütmesini sağlayan kişiler de halk tarafından seçilirler. Meclislerin sorun dinleme ve sorun çözme günleri vardır. Meclis, taraflardan herkesi dinler ve tarafsız bir karar alır. Karara itirazı olan bir taraf varsa tekrardan araştırma başlatılır ve sorun yeniden incelenir.
Halk meclislerinde her milliyetten, inançtan, meslek dalında insanlar yer alabilirler.
Halk meclisleri uyuşturucuya, fuhuşa, kumara karşı mücadele eder. Devletin özelikle halkın örgütlü olduğu mahallelerde yürüttüğü yozlaştırma politikalarına set olmak için kampanyalar düzenler. Devlet halkı yozlaştırmak ister, çünkü faşizmin zulmüne başkaldırmasını istemez halkın.
İlkokul önlerinde polisin uyuşturucu sattığı bir ülkede, halk meclisleri halkın tek umududur. Gazi halk meclisi belediyeye ait kullanılmayan bir nikah salonunu uyuşturucuya karşı savaş ve kurtuluş merkezi yapmak, burada bağımlıları tedavi etmek için belediyeden istemiştir. Ancak belediye vermez. Bunun üzerine halk meclisi boş nikah salonunu işgal eder ve tedavi merkezini açar. 2 yıl önce açılan merkezde bugüne kadar yüzlerce bağımlı tedavi oldu. Halk meclisi halkın sorunlarını çözmek için vardır. Mahalledeki park, spor salonu, futbol sahası, cemevi gibi sosyal ihtiyaçların giderilmesi için de faaliyet yürütür. İmza toplayarak, eylemler yaparak, heyetler kurup belediyeyle görüşerek mahalle halkının taleplerini yerine getirmek için çalışır. Çoğu zaman da kendi emeğiyle, halkın dayanışmasıyla sağlanır bu olanaklar. Belediyeler halk meclislerini desteklemek şu yana dursun, meclislerin varlığından son derece rahatsızdırlar. Meclisler sosyalizmin en küçük birimidir çünkü. Yani halkı yüzyıllardır terörle, baskıyla, adaletsizlikle bürokratça yöneten burjuva sistemine alternatiftir. Sosyalist ideolojinin, sosyalist yaşam tarzının yönetim biçimidir. Fakat buradan hareketle meclislerin sadece sosyalistleri kapsadığı zannedilmesin. Meclisler henüz sosyalizm fikri oluşmamışken dahi vardı. Sosyalistler de meclisleri halktan öğrenmişlerdir. Halk, adaletin olmadığı, devleti yönetenlerin halkın yararına değil de kendi çıkarları için çalıştığı tüm sistemlerde kendi adalet anlayışını, mahkemelerini ve günlük yaşamı örgütlemek için de halk meclislerini örgütlemiştir.
Halktan daha kudretli bir güç yoktur. Çapulcu denilen, baldırı çıplak denilen halkımız kendine politikacı diyen soytarıların yapamadığını yapıyor; halk meclislerinde kendi kendini yönetmeyi öğreniyor.
Marks’ın bir deli olduğunu ispatlaması için onun yanına bir gazeteci gönderirler. Gazeteci bir kaç gün sonra Marks’a itiraf eder; “Beni aslında senin yanına baldırı çıplak halkla devrim yapmayı savunacak kadar deli olduğunu ispatlamam için gönderdiler” der. Marks cevap verir: “Seni gönderenlere söyle. Biz deli değiliz, zır deliyiz. Çünkü kimsenin adam yerine koymadığı baldırı çıplaklarla devrim yapmakla kalmayacak, iktidarı da onlara vereceğiz”…

836

Her ne kadar sanatsal açıdan içi boştur, ölüdür, estetikten yoksun desek de “AKP kendi sanatını” halka kepçe ile dağıtıyor. Ve dahası kendisine tabi, adeta faşizme kulluk eden bir sanatçı kesimi yaratmaya çalışıyor. Yapamıyorsa, en büyük kozu ve gücü olan korku, sindirme silahını kullanıp tarafsızlaştırarak bertaraf ediyor.

Her geçen gün hem üretim hem de geçim maliyeti artan sanatçı dar bir ekonomi kafesinin içinde üretmeye zorlanıyor. Faşizmin, yoksullukla terbiye etme politikasından sanatçılar da payına düşeni almaya başlıyor artık. Sanatçı en büyük gücü olan düşünce üretiminden koparılıp geçim derdine hapsedilmeye çalışılıyor.

Sanat emekçileri; uzun çalışma süreleri, sağlıksız çalışma koşulları, yapımcı baskısı, sansür, ödenek bulma gibi sorunlarla boğuşmaktan, işsiz kalma korkusu ile yaşamaktan adeta hareket edemez hale getirilmiş durumda. Büyük ödenekli tekellerden ödenek alma pahasına kendinden, yaratımından, sanatsal estetik kaygılarından, mesajından vazgeçen sanatçı böylece köleleştiriliyor. Devlet yanlısı, AKP kafalı üretimlere kültür bakanlığının olanaklarının kapısı ardına kadar açıkken, diğer tüm sanatçılar adeta çay kaşığı ile tencerelerini doldurmaya çalışıyor. Sanat üretimi için gerekli olan teknik, maddi, manevi olanaklardan yoksun bırakılan sanatçılarımız zor koşullarda üretilen eserlerini yaygınlaştırmakta da zorlanmaktadır. Yaygınlaştırma araçlarına (medya, sinema salonları, sergi salonları, tiyatro salonları, konser salonları, yayınevleri vs.) ulaşma neredeyse imkansız hale gelmiş durumdadır.

Çeşitli yasalarla, kararnamelerle, küçük desteklerle sanatçılar güçlendirileceğine; devlet mekanizması, sanatçının faaliyeti olan “yaratım faaliyetinin” güvence altına alınması önündeki her türlü ekonomik, sosyal, fiziki engeller kaldırılması gerektiği halde; yasası, parası, polisi ile sanatçıların üzerine bir karabasan gibi çökmekte… Her geçen gün kan gölünün büyüdüğü bir ortamda faşizme karşı daha fazla, daha güçlü eserler vermesi; böylesi süreçlerde halklarla daha bir bütün, omuz omuza olması; sanatını verilen mücadelenin bir silahı haline getirmesi gereken sanatçılar; olmak ya da olmamak ikilemi ile başbaşa buluyor kendisini. Atacağı her adımı düşünmek; oysa ki kendini dar kalıplara hapseden statülerinin kırılmasına göz yummamak, yıllardır birlik için verilen sözlerin alınan kararların uygulanmaması, kağıt üstünde kalan lafta kalan mesajlar… Sanatçılar kendilerine ve alanlarına güvensiz bireyler haline gelmiştir. Bu bitap hal, güvensizlik yerinde durmamış, sanatçılarımızı burjuvazinin yoz kültürüne hizmet eder hale bile getirmiştir. Kapitalizmin bencil, çıkarcı, hırslı, kar delisi, duyarsız, güvensiz özelliği bazı sanatçılarımızı sarıp sarmalamış ve alanımızın genç kuşaklarının geleceğini ciddi derecede tehdit eder hale gelmiştir.

Peki ne yapacağız? Binlerce sanat emekçisi bu koşullar altında ne yapacak? Farklı farklı yerlerden, farklı farklı kitleselliklerle bulunduğumuz yerlerde çıkardığımız cılız eserler, bireysel tepkilerimiz, dar katılımlı panellerimiz, toplantılarımız, hayata geçmeyeceğini bilerek alınan kararlar… ne işe yarıyor?

Bütün sanatçılar için yaptığımız “Bütün Sanatçılar Birleşin” çağrısı; artık sadece teorik bir söylem ya da bir temenni, genel siyasi propaganda amaçlı bir çağrı olmaktan öteye geçmeli. Bu çağrıyı yaparken Sanat Meclisi’nin düşüncesi tüm sanat alanı insanlarıyla faşizme karşı oluşacak bir birlikteliğin pratikte hayata geçme koşullarının varlığı ve koşullarının çoktan oluşmuş olması değil. Çünkü bu çok uzun zamandır var olan bir gerçek. Esas olan bunun bir zorunluluk olduğudur. Meclis ile AKP iktidarına karşı mücadelemizi her alanda sistemli, inatçı ve amansız bir şekilde vermeliyiz. Dönemsel moral bozuklukları, sıkılmalar, kendi kabuğuna çekilmeler bize yakışmaz.

Faşizmin ülkemizdeki temsilcisi AKP’nin her geçen gün yoğunlaşan saldırısı bir çağrının ve her şeyden önemlisi “pratikte birliğin” aciliyetini ve zorunluluğunu arttırıyor. Üzerine yorumlar yapılırsa yapılsın, ne tespitler yapılırsa yapılsın son seçimler faşizmin gücünü, büyüklüğünü değil; örgütlenmelerimizin, birliklerimizin, ortak cephemizin güçlenmesinin zorunlu olduğunu göstermiştir.

AKP iktidarı, kendi saldırı alanlarını ve kapitalist sömürü alanlarını her geçen gün arttırmakla kalmıyor aynı zamanda bu saldırı ve sömürünün önünde engel olabilecek her türlü yasal engelleri de ortadan kaldırıyor. Sanatçılar akademisyen gözaltına alınıyor, tehditlerle burunları sürtülmeye çalışılıyor, tutuklanıyor. Her alanda, işleyişte, her kurumda “uygun maddelerle” varlığını güçlendiriyor. Bu ise sanatçıların hem üretim, hem yayma hem de süreklilik oluşturma açısından omuzlarımıza daha fazla yük binmesine sebep oluyor. Üretim özgürlüğümüz, düşünce özgürlüğümüz, yayma ve yaygınlaştırma özgürlüğümüz, mesleki özgürlüğümüz yok oluyor.

Bölük pörçük birlikler, alanın genel sorunlarından kopuk, ülkenin genel sorunlarından kopuk birlikler, dernekler, vakıflar, kolektifler, gruplar, federasyonlar, sendikalar, odalar… Çağrımız hepsinin bir araya gelerek bir meclis çatısı altında ortak pratik örgütlenmesi üzerinedir. Bunun zorunluluğunu demin ifade etmiştik. Program, estetik, yol-yöntem, siyasi düşünceler… tüm farklılıklarımıza birlikte bir araya gelebilme koşullarımızı yaratmalıyız.

Sanatçılarımız değişik mesleki örgütler içerisinde yer alabilirler. Kendi sanat disiplinlerinin sorunlarına ve çözüm pratiğine yönelik kurulmuş birliklerde örgütlenmiş olabilirler. Bunların hiçbirisi faşizme karşı ortaklık kurulamaz, güç birliği yapılamaz, ortak eylemler sergilenemez anlamına gelmez; sanatımızın sorunları etrafında örgütlenmemizi engellemez.

Bir avuç kadar olan halk düşmanlarının safında sanatçı olmaya ya da faşizmin incir yaprağı olma görevi üstlenmiş iktidar yanlısı sanatçı müsveddelerinin dışında herkes bu çağrı altında bir araya gelebilir.

Ülkemizde yaşanan son süreç, katliamlar, koyulaşmış yoksulluk, paçalardan akan yolsuzluk… gösteriyor ki halklarımızın verdiği amansız ve ağır bedelli mücadelede sanatımızla yanında olmalıyız. Halkın moral değerini yükseltmek için verdiğimiz mücadele bir o kadar da kendimize ve alanımıza verdiğimiz emekle bütünlük arz edecektir.

Sanatçı ile halkın çıkarı bir bütündür. Biz sanatçıların buradan çıkaracağımız yeni ve güçlü üretimler yaparak, mesleki doygunluğa ulaşmak, insan olarak ayakta kalmaktır. Yaptığımız “Bütün Sanatçılar Birleşin” çağrısı da bu çıkar ile yapılmıştır. Maddiyat hiçbir zaman sanat üretiminde bir motivasyon aracı olmamıştır, olmayacaktır da…

Bugün bütün halk kesimleri ve ülkemiz aydınların böylesi baskı ve zor koşulları altında, yeni doğacak tehlikelerle baş etmek zorunda iken tüm sanat disiplinlerinden sanat emekçilerinin bir araya gelmesi bir örnek de oluşturabilir. Ve tüm halk kesimlerinin birleşmesi için verilecek güçlü mesajların ilk somut adımları olabilir.

Sanatın birleştirici, motive edici, güçlendirici etkisini kullanmalıyız ve hatta faşizm koşullarında daha fazla…

Bomba patlama riski var konser yapmayalım, provokasyon olabilir sergi açmayalım, bu karanlık dönemde nasıl üreteceğiz ki, bilemiyorum küstüm bu ülkeden gidiyorum, üzgünüm içimden gelmiyor, gelemem vaktim yok, ulaştıramıyoruz boşa kürek sallıyoruz bence… vs demeden hep üretmeyi zorlayarak, olanaklarımızı birleştirerek ve birleşerek yürümeliyiz. Alanımızı sürüklemek istedikleri o bataklıktan kurtarmalıyız.

İktidar artık gücünü terörden, gözü dönmüş bir şiddetten ve de uşaklık ettiği emperyalizmden alıyor. Korku, sindirme, aşağılama, yok etme… tehditlerinden… Tıpkı emperyalizmin asıl gücünü savaşlardan aldığı gibi. Bu gücü elinden hiç düşürmek istemeyen iktidar “demokrasiyi bile önünde bir engel olarak görüyor. Kendi politikalarını hayata geçirmeye çalışırken ne yasa ne hukuk dinliyor. Yasal bile olamıyor. Tek sığınakları var, koyusundan bir faşizm. Demokratik en ufak talebin, kullanılan en ufak demokratik hakkın celladı oluyorlar.

Ülkemizde sanat alanının gündemini, politikasını belirleyemez durumdayız. İktidarın baskı fırtınası ile ordan oraya savrulur durumdayken ancak kenetlenen ellerimizle güçlü bir duruş sergileyebiliriz, üretim politikalarımızı belirleyebiliriz, sanatın kendi iç sorunlarını tartışabilir çözebiliriz. Ne de olsa saldırılar var, bu durumda sanatın geliştirici, ilerletici tartışmaların olmaması normal diyemeyiz. Dönemin sanatsal gelişimi, dönemin sanatçılarının yani bizim sorumluluğumuzdadır. O dar çemberi, küçük kafesi normal görmemeli ve kanıksamamalıyız. Yani bütün sanatçılar sadece faşizme karşı değil, “faşizme rağmen” birleşmelidir. Sadece faşizme karşı değil, faşizme rağmen üretmelidir. Ve bunun için yine birleşmelidir.

Halkımızın, arkasında sürekli ölüler bırakarak ilerlemeye çalıştığı yolda sanatımızı, sanatsal yetilerimizi büyütmek bir zorunluluktur. Sanatın sadece bir eğlence aracı olmadığı düşüncesini kavratma görevi de bize düşmektedir. Sanat bir mücadele aracıdır. Birbiriyle asla bağdaşmayacak, uzlaşmayacak iki sınıfın savaşında yeri hep de vardır. Halk düşmanları ile halkın amansız, çetin savaşında yeri vardır. Ve bu savaş biz sanatçılar için iki yönlüdür. Bir yandan sanatımız, bir yandan halk kesimlerine olan saldırıda aynı taraftayız.

Bizleri de kendi içimizde küçük küçük lokmalara ayırarak yok etmek istiyor sistem. Parçala, hükmet… İktidarın birliklere karşı vazgeçmediği politikası… Bizde nasıl karşılığını buluyor? Sadece sanat dallarını birbirinden koparmakla kalmıyor; figüranı esas oyuncudan, ışıkçıyı senaristten, enstrüman çalanı solistten, redaktörü yazardan, dekorcuyu oyuncudan, oyuncuyu yönetmenden koparıyor ve hatta düşmanlaştırıyor sistem. Bilinçleri çarpıtıp sömürüsünü perdeliyor, maskeliyor böylece… Sorunun kaynağı sistem değil; senden daha çok para kazanan oyuncu oluyor, solist oluyor vs.

Ortada çözülecek olan derin ve genişçe bir kriz var. İktidarın yönetememe krizi. Son zamanlarda, (özellikle seçimler sürecinde) dile gelen istikrar krizi… Bu kriz mutlaka son bulacak, çelişki çözülecek. Nasıl ve kimden yana olacak çözüm mesele bu… AKP kendinden yana çözme telaşı ile saldırıyor. Ülkenin ihtiyaçları, halkın ihtiyaçları, emekçi kesimin talepleri… gözardı ediliyor. Halkı yüzde oranları ile bölüyor. AKP’ye oy veriyor diyerek halka sırt çeviren sanatçı, aydın böylece hayat damarını kendisi kesiyor. Ve bu da iktidarın tek amacı olan “saltanatını” sürdürmesine hizmet etmekten başka bir işe yaramıyor.

Son süreçte sanatçıların yoğun emekle ürettiği önemli eserler dahi hem piyasa hem iktidarın baskıları, karyı ideolojinin, gericiliğinin çemberi içinde kaybolup gidiyor. Eser üretmenin, üretilen eserin mutluluğunu ve kıvancını dahi yaşayamaz oluyoruz. (Üretimlerimizin; yoğun halk gündemi – halkın yakıcı sorunları ile ne kadar bütünlük arzediyor, bu ayrı bir tartışma konusu.)

Sonuç olarak; tüm sanatçıların birleşmesi gerektiği apaçık ortadadır. Bu birliğin önemi hem halkımız hem de sanatçılar için ne kadar gerekli olduğunu ifade ettik. Yine konuşacağız, tartışacağız…

Sky Bet by bettingy.com