Örnek Resim
Authors YazanKültür Sanat Yaşamında TAVIR DERGİSİ

Kültür Sanat Yaşamında TAVIR DERGİSİ

104 Yazılar 0 COMMENTS

851

Karpuz kokuyor her yan. Sarı sıcak rüzgarlar okşuyor yanaklarımızı. Topal Ali düşmüş yine bir izin peşine şimşek hızıyla yürüyor. Hürü Ana ilenmekte hiç sesini alçaltmadan ağaların topuna birden. Ve İnce’sini usul usul okşamakta… Velhasıl Yaşar Kemal ne yazdı ne anlattıysa bu topraklarda yaşamaya devam ediyor. Hayatı yazmıştı çünkü Yaşar Kemal, hayatın ta kendisini. Denilebilir ki, bu toprakları, bu topraklarda yaşayan bilcümle halkları, bilcümle mahlukatı ondan daha canlı kimse yazmadı. Borcumuzdu. Bu derginin sayfalarının çoğunu ona ayırmaktı vefamız, yerine getiriyoruz. O eminiz ki aldı götürdü yüreğinde yazdığı her şeyi, bir kopyasını da bizim yüreklerimize bırakarak… Bir ömür yeter bize bunlar. Sağolsun. Tam da derginin son sayfalarını yapıyorduk. Matbaa yollarına çıkmaya hazırlanıyordu nisan sayımız. Yorgunluğun en tatlı anlarıydı yaşadıklarımız. Bir haber düştü Tavır’ın tam ortasına. Tanıdıklarımızdı. Kardeşlerimiz, yoldaşlarımızdı. En değerlilerimizdi bir de. Genç ömürlerini serdiler çok sevdikleri halklarının önüne. O kırlangıç kaşlı çocuğun katillerinin namert eller tarafından saklanması kanlarına dokunmuştu. Adaletin ateşiyle kavrulmuş yüreklerini ellerine alıp yürüdüler Saraylarınadaletinin sağlandığı yere. Çeliğin mavisini kavrayarak çıktılar altıncı kata. Ellerinde silahları, dillerinde sloganlarıyla, bir türkü söyler gibi, yarınlara küçücük bir dipnot düşer gibi, yalansız dolansız bir sevda gibi, düş gibi, gerçek gibi, hayat gibi, umut gibi, kırlangıç kanadına binip uçar gibi gittiler sonsuzluğa. Üzerine basa basa yürüyeceğimiz izler bırakarak…
Doğacak günlerin Şafak’ları muştuluyor bize umudun en mavisini. Bu ne büyük bir Bahtiyar’lıktır çocuk kokusu tadında. “Gülmek, bir halk gülüyorsa gülmektir” demiş ya şair, o gençlerin muştuladığı günlerde gülecek halklar. Onların yüreklerinde herkes yetecek mutluluk var çünkü, herkese yetecek umut, düş, sevda var… İnsana dair tüm güzellikler var. Vatan var kocaman, vatana duyulan sonsuz sevgi var. Halk var. İnanç var. Devrim var. Düşlerin sonsuza koştuğu zamanlardayız. Kana bulanmış topraklarda umudun fidanlarını büyütüyoruz. Bir yanımız yanıp kavruluyor düşenlerin acısıyla, diğer yanımız salkım söğüt coşuyor. Acıdan umut üretmede ustalaştık nicedir. Düşler gerçeğe döndüğünde hep birlikte olacağız. İşte o son Şafak’ta hepimiz Bahtiyar olacağız! Bir sonraki sayımızda görüşmek dileğiyle…

1026

Mart, ayların en mertidir. Öyle değerler yüklüdür ki, sözcüklerin boynu büküktür anlatamayacakları için. Öyle yiğitler adını yazmıştır ki üzerine, dolaşır kartal kanat bu yüzden. Kibirden falan değil, burnu büyüklükten, hiç değil. Onurdandır. Kolay mı, Mahir ve dokuz can yoldaşı büyütür adını Mart’ın. 30’u dendi mi Mahir yürekliler kıpırdanır vatanın dört bir yanında. Duvarlar sloganlanır, diller türkülenir, gözler kinlenir. Kızıldere olur ’72’den bu yana Mart ve yürür eylem adımlarıyla geleceğe…
Mart, umuttur öte yandan. 30’unda aldı ya Mahir’i koynuna, bekletmedi çok onun yolundan yürüyenleri… Yine 30’unda bu kez umudun adını doğurdu bereketli karnından. Orak çekice verdi tekrardan sosyalizmin onurunu, sapsarı bir yıldızla da yoldaş verdi yanına. İkisi birlikte her ayın 30’unda dalgalanmaya bir başlar, gelip dururlar Çiftehavuzlar’da bir pencereye konuk olurlar Nisan’ın 17’sinde… Düşürürler Mahir yüreklilerin gözlerine, düşenlerin öfke kıvılcımlarını ve dahi umudun adını haykırmanın coşkusunu… Büyük bir sevdadırlar, her yıl daha fazla yüreğe konuk olur, bir daha da çıkmazlar oradan.
Mart, daha daha öyle bir şeylerdir ki, hangisini sayalım, emekçi kadınların direnişlerini mi, Gazi’nin katliama isyanla cevap vermesini mi, Kawa derler bir demircinin balyozla kral Dehak’ın beynini dağıtmasını mı, Beyazıt’ın parke taşlarına akan devrimcilerin kanlarını mı… hangisini? Mart hepsidir, hepsinden daha fazlası…
Mizanpaj bitmiş, sayfalar tamamlanmıştı… Tavır matbaaya gönderilmeye hazırdı ki, düştü haber internetten, TV kanallarından, telefonlardan yüreğimizin en sıcak yerine… Usta o güzel atlardan birine binmiş, çekip gitmişti o iyi insanların yanına. Şimdi “demirin tuncuna, insanın piçine” biz mi kaldık bir başımıza? İnce Memed’i yitirdik… Bu diyarın doğurup büyüttüğü en büyük söz ustasını, Yaşar Kemal’i kaybettik.
İnsan değerleriyle insandır. Öğrendikleriyle insanlaşır biraz da. Ondan çok şey öğrendi bu ülkenin halkları. Çukuru, Çukur’un sarı sıcağını, İnce’yi, ağaları, İnce gibi direnmeyi… Daha ne olsun? Sağolsun.
Şimdi yas değil, direnme zamanıdır. İnce Memedce… Zalime vurma zamanıdır. İnce Memedce… Berkin’in hesabını sorma zamanıdır… İnce Memedce…
Bir sonraki sayımızda buluşmak dileğiyle…
Dostlukla…

731

İdil Halk Tiyatrosu, Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaz-iz’in ölümü üzerine Türkiye’de bir günlük yas ilan edilmesine ve Şehir ile Devlet Tiyatroları’nın perde kapatmasına ilişkin bir basın açıklaması kaleme aldı. Açıklamada şöyle denildi:
Suudi Arabistan Kralı Abdullah Bin Abdülaziz’in ölümü sonrasında Türkiye’de bir günlük milli yas ilan edildi. Ve bu milli yas sonucunda Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları perdesini kapattı. Peki, kendi ülkesinde dahi yas ilan edilmemesine rağmen bizim ülkemizde yas ilan ettirecek kadar önemi nedir Kral Abdullah’ın?
Bütün soyu halkların emeğini sömürmek üzerine şekil-
lenen, kendi de ömrü boyunca hırsızlık, katillik yapmış olan Kral Abdullah için ülkemizde yas ilan edilmesi aslında AKP’nin bu katille olan kökten bağlarını ortaya koy-muştur.
Biz devrimci tiyatro sanatçıları olarak bu yasın kar-şılığında ülkemizdeki devlet ve şehir tiyatrolarının perde kapatmasının bir acziyet olduğunu savunuyoruz. Ve buna tepki gösteren sanatçıların da bir elin par-mağını geçmemiş olmasını üzüntü ile takip ediyoruz.
Fakat umutsuz değiliz, tiyatro sanatçıları, şehir tiyatroları, devlet tiyatroları oyuncuları olarak böylesi baskılar karşısında ancak örgütlenerek sözümüzü söyleyebiliriz.
Savaş koşullarında dahi devam eden tiyatro, bir hırsızın, bir katilin ölümüyle perde kapatmamalı. Örgütlenelim ve sözümüzü söyleyelim

845

27-28 Şubat-1 Mart Lübnan-Beyrut Uluslararası Tecrite Karşı Mücadele Platformu’nun sempozyumunda sahne alacak.
4 Mart Hasan Ferit Gedik’in Kartal Adliyesi’nde görülecek duruşmasına ka tılacak.
6 Mart Venezuella Büyükelçiğiyle İdil Kültür Merkezi’nin ortaklaşa düzen lediği Chavez Anması’nda, Fulya Sanat Merkezi’nde sahne alacak
İdil Halk Tiyatrosu’ndan
İdil Halk Tiyatrosu Şeyh Bedreddin ve Berkin Elvan’ı tarih sahnesinde karşılaştırdığı iki perdelik tiyatro oyununda oynamak üzere, tiyatroya gönül veren herkesi davet ediyor.
Bilgi için: 0 212 238 81 46
idilkultur@gmail.com
www.facebook.com/idilhalktiyatrosu

1253

31 Aralık Halk Cephesi’nin Okmeydanı Altınsaray Düğün Salonu’nda düzenlediği yılbaşı etkinliğine katıldı.
3 Ocak Eskişehir Gar Düğün Salonu’nda düzenlenen konserde yaklaşık 1000 kişiye seslendi.
10 Ocak Berlin’de Rosa Luxemburg etkinliklerine katıldı.
11 Ocak Almanya Mannheim’da düzenlenen konserde yaklaşık 1000 kişiye seslendi.
18 Ocak Almanya Dortmund’da düzenlenen konserde yaklaşık 1000 kişiye seslendi.
24 Ocak Hollanda’da yapılmak istenen konser toplam üç defa engellendi, yasaklandı. Bunun üzerine Grup Yorum üyeleri konserini dinleyicileriyle birlikte yasaklanan salonun önünde, sokakta gerçekleştirdi.

733

Grup Yorum’un 24 Ocak’ta Hollanda’da yapacağı konser iki gün içerisinde üç kez yasaklandı. Konserlerin yasaklanmasına gerekçe olarak Grup Yorum’un yasadışı örgütlerle bağlantısının olabileceği gösterildi. Grup Yorum elemanları konser günü ve saatinde konserin yasaklandığı salonun önünde dinleyicilerine bir açıklama yaptı ve şarkılarını söyledi. Konuya ilişkin Grup Yorum’un açıklaması şöyle:
Hollanda konserimiz iki gün içinde polis tarafından üçüncü kez engellendi! Biz de türkülerimizle sokağa çıktık!
Bu durum Hollanda devletinin ve polisinin acizliğini gözler önüne sermektedir.
Bu durum Hollanda’nın hukuk devleti değil polis devleti olduğunu göstermektedir.
Polis, Hollanda’da telefonla insanları tehdit etmekte, eşkıya-lık yapmaktadır.
Engellenen konserimiz için yeni bir salon bulduğumuzu, konserimizi ücretsiz olarak bu yeni salonda yapacağımızı duyurmuştuk. Salonda hazırlıklarımız sürerken polis konseri engellemek için bu salonu da aradı. Salon sahibini ‘’konser yapılırsa ruhsatınızı iptal ederiz’’ diyerek tehdit etti.
Polisin bu tehditleri yasadışıdır.
Acizliktir.
Ahlaksızlıktır.
Avukat dostlarımızla yaptığımız baskı sonucu Amster-dam polisi geri adım attı fakat salon sahibini korkutmayı başarmışlardı.
Bütün bunların üzerine enstrümanlarımızı alarak sokağa, konseri bekleyen insanlarımızın yanına indik. Burada bir açıklama yaparak Avrupa’da grubumuz üzerinde yoğunlaşan baskılara karşı boyun eğmeyeceğimizi, Türkiye’de faşizmin benzer yöntemlerini nasıl alt ettiysek burada da yasakları, engellemeleri yok edeceğimizi belirttik.
Hollanda polisinin yasadışı yollarla salon sahiplerini nasıl korkuttuğunu, tehdit ettiğini anlattık.
Bugün konserimizin engellendiğini fakat yakında daha büyük konserlerde beraber olacağımızı söyleyerek sözü türkülere bıraktık. Hep bir ağızdan söyledik türkülerimizi.
Tekrar ediyoruz.
Hollanda ya da başka bir ülke… Mafyavari, haydutça yöntemler işe yaramayacak. Çünkü biz bu yöntemleri Türkiye’de çoktan yere serdik. Gözaltılar, tutuklamalar pahasına yendik faşizmin yasakların.
Türkiye’de nasıl yüz binler olup stadyumları doldurduysak Avrupa ülkelerinde de stadyumları doldurup taşacağız.
Irkçılığa maruz kalan, ezilen, sömürülen insanlarımız için konserler vermeye devam edeceğiz.
Avrupa’da yükselen ırkçılığa ve yozlaşmaya karşı çıkmaya devam edeceğiz.
Türküler Susmaz Halaylar Sürer!
Grup Yorum

765

Guantanamoyu duymamış olamazsınız. Hani şu “özgürlükler ülkesi” Amerika’nın ünlü işkence merkezi Guan-tanamo. 180 saat uykusuz bırakılan tutsaklarla, çırılçıplak soymalarla, kafaya kukuleta geçirmelerla, kırbaçlamalarla, tecavüzlerle, dışkı yedirmelerle ve daha akla hayale gelemeyecek nice işkence yöntemleriyle anılan Guan-tanamo…2002 yılında açılan Guan-tanamo”da islami örgütlere mensup tutukluların kaldığı ve bu tutuklulara fiziki işkence yapıldığı yaygın bilinen bir gerçek. Camp X Ray filmi ise Guan-tanamo’nun yaygın bilinen yüzünün dışındaki bir yüzünü hatırlatıyor. “Film Guantanamo’yu anlatıyor” dendiğinde, “Şimdi bir sürü işkence sahnesi izleyeceğiz” diye düşünüyor insan. Ama beklenilen kanlı sahneler yok filmde. Tecrit var, psikolojik savaş var… Emperyalizmin kendine muhalif her insana, her örgüte, her ülkeye karşı yürüttüğü te-rörize etme, yalnızlaştırma politikası var. Akıl almaz işkencelerle amaçlananın aslında beyinleri teslim almak olduğunu hatırlatıyor film.
Peter Sattler’in senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı 2014 yapımı Camp X Ray, Guantanamo’nun “Camp Delta” bölümünde geçen bir hikayeyi anlatıyor.
Hikaye, Guantanamo’daki tutsak Ali Amir ile askeri hapishanede gardiyan olarak görevlendirilen kadın asker Amy Cole arasında geçiyor. Ali Amir Alman-
ya’da yaşarken El Kaide üyesi olduğu gerekçesiyle CIA tarafından kaçırılıp Guantanamo’ya getirilmiştir.
Ali’nin Camp Delta’da tutulduğu bölüm, hiç bir şekilde uzlaşmayı kabul etmeyenlerin, direnenlerin tutulduğu bölümdür. Tutsakların dinlerini, kişiliklerini aşağılıyorlar ve her şeye boyun eğmelerini istiyorlar. Bu aşağılamalara boyun eğmeyip kimliğini koruyanları diğerlerine örnek olmaması için ve daha özel bir tecrit uygulamak için ayrı bir bölüme koyuyorlar. Amy Cole ise hayatında değişiklik yapmak isteyen Amerikalı bir kadın. Bu yüzden, Irak’a gitme hayaliyle orduya katılıyor. Ancak umduğu gibi Irak’a değil,Guantana-mo’ya gönderiliyor. Amy, Camp Del-ta’ya geldiğinde Amarikan ordusunun kendisine verdiği eğitimin doğal sonucu olarak tutsaklara tiksinerek bakıyor ve onları terörist olarak görüyor. Amy, Ali’nin bulunduğu hücrenin küçücük mazgalından her gün usanmadan kendisini anlatması ve onların işkenceci olduğunu yüzüne vurmasına başlarda kulak asmasa da, zamanla kendisine öğretilenin dışında bir şeyler anlatan bu adamın sözlerine duyarsız kalamıyor ve onunla gizli gizli sohbet etmeye başlıyor.
Neredeyse filmin tamamını oluşturan Ali ile Amy arasındaki diyaloglar Amerika’nın işkenceci, yalancı yüzünü anlatıyor izleyiciye.
Film boyunca vurgu yapılan bir kaç nokta var. Birincisi; emirlere uymayan tutsağın saat başı hücresinin değişti-rilerek cezalandırılması. Yani uykusuz bırakma işkencesi. Günlerce bir insanı 5-6 saat kesintisiz uykudan mahrum bırakarak beynini sarhoş etmek, düşünemez hale getirmek amaçlanıyor. İkincisi; Kütüphaneden okumak için ki-tap alan tutsaklara, cilt halindeki kitapların son cildi verilmiyor. Hiç bir kitabın sonunu getirmelerine izin vermiyorlar. Üçüncüsü; vardiya şeklinde çalışan nöbetçi askerler bir yıldan fazla kampta kalmıyor. Her yıl eskiler gidip, yeni askerler geliyor. Es kaza, askerlerden biri tutsakların kendilerine anlatıldığı gibi korkunç yaratıklar olmadığını görüp insani ilişki kurmuşsa da, bir kaç ay sonra gidiyor ve yerine, tutsaklara karşı öfkeyle doldurulmuş yeni askerler geliyor.
Bu üç nokta bize şunu anlatıyor aslında; hayatta her şeyi yarım bıraktırılarak dipsiz bir kuyuda olduğun hissettiri-liyor. Sonu merak edilen bir kitap, tamamlanamayan uyku, belirsiz bir gelecek… Bilinmezlikle kafayı yedirtmek istiyorlar tutsaklara. Hayata tutunacak her dalı kesiyor, yaşamanın coşkusunu öldürüyorlar. Fiziki işkenceyle teslim alamadıklarının, sistemli bir politikayla beyinlerini ele geçirmek istiyorlar.
Amerika’nın beyinleri teslim alma poli-tikasını nasıl ince ayrıntıları düşünerek ele aldığını gösteren çarpıcı bir film.

1206

1 2010 yılında Türkiye’deki politik tiyatrolar üzerine çalışmaya başladığımda, ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans öğrencisiydim.
Zamanımı Milli Kütüphane arşivlerinde, odaklandığım dönem olan 1960-1972 yılları arasındaki politik tiyatrolara ilşkin araştırmalar yaparak geçiriyordum. Öğle molalarında Milli Kütüphane’nin kantininden kurumuş tavuk ızgara yiyor, benim gibi araştırma yapan birkaç sosyal bilimciyle kısa sohbetler ediyordum.
Teorik çerçevenin oluşturulması, literatür ve arşiv taraması, yazım aşaması derken tezin yazılması ki yılımı aldı. İngilizce yazılan tezin Türkçeye çevrilip kitap formatına getirilmesi de yaklaşık bir altı ay sürdü. Tabii tüm bunlar bir yandan da para kazanmak çin tercümeden tercümeye koştururken yapıldı. Türkiye’de sosyalizmin tarihini araştırırken insanın devlet bursu alası gelmiyor sevgili okur. şte araştırma bittikten yaklaşık ki yıl sonra, kitabım nihayet yayımlandı.
Sosyal bilimciler olarak tezlerimize başlık bulmak konusunda çok iyi olmadığımız doğrudur. Bu tezin de kuru, akademik bir başlığı vardı. “Kadife Koltuktan Amele Pazarına” isminin ilhamını bana yine arşivler verdi. Bunların ilki Haziran 1969 tarihli Milliyet gazetesi haberiydi. Devrim ççn Hareket Tiyatrosu (DİHT) isimli kumpanyanın İstanbul’un amele pazarlarında verdiği temsil Akal Atillâ isimli gazeteci tarafından haberleştiril-mişti:
Başlığın “kadife koltuk” kısmına se DİHT’in kurucularından olan değerli tiyatrocu Mehmet Ulusoy‘un bir yazısı ilham verdi. 1970 Şubat’ında Tiyatro 70 dergisine yazdığı yazıda Ulusoy şöyle diyordu:
Devrimci bir tiyatro yapıyoruz diyebilmek ancak devrimi yapabilecek sınıfların yanında, onun kavgasında yer almakla olanaklıdır. Bu insanları da ancak gecekondularda, fabrika kapılarında, çamurlu sokaklarda bulabiliriz, ücreti 10-15 lira olan kadife koltuklarda değil. Gerçekten de Türkiye’deki politik ti-
yatronun tarihi, tiyatrocuların kadife koltuklu salonları terk edip, köylünün, emekçinin ayağına giderek, onlar çn tiyatro yapmasının bir tarihidir. Tiyatro ve mekanın birbiriyle ne kadar llişkili olduğuna bir örnek.
Ben de bu dönüşümü anlatabilmek için kitaba “Kadife Koltuktan Amele Pazarına” ismini verdim.

Kitabın gecikmesinin sorumlusu faşizm… Tavır Yayınları‘ndan dostlarım kitabı basmak istediklerini söylediğinde gerçekten çok heyecanlandım. Bu benim ilk kitabım olacaktı ve 30 yıllık tarihini, geleneğini bildiğim Tavırder-gisinin kitabı sahiplenmesi benim gibi bir sosyalist araştırmacıya verilebilecek en güzel onurlardan biriydi.
Faşizm bu heyecana gölge düşürdü. Ocak 2013’te İdil Kültür Merkezi’ne yapılan polis baskınında, kitapla ilgilenen Tavır Dergisi editörlerin de bulunduğu devrimci gazeteciler, aydınlar, sanatçılar gözaltına alındı, bazıları bir yılı aşkın süre tutuklu kaldı. Okmeydanı’ndaki İdil Kültür Merkezi’nin duvarları yıkıldı, bilgisayarlarına ve kitaplarına el konuldu. Bunun ardından Tavır Yayınları’nın çıkarmayı planladığı bazı kitaplarla birlikte bu kitabın basılması da ertelendi. 2014 TÜYAP Kitap Fuarı gelip kapıya dayanınca yoğun bir çalışmayla, karşılıklı görüş alışverişleriyle birlikte birkaç hafta içerisinde kitaba son şekli verildi ve yayımlandı.
Kitabın başında sabahlara kadar uğraşan tüm Tavır emekçilerine, dostlarına teşekkür ediyorum.
Tiyatrocuların bir direniş geleneği var
Sendikalı devlet tiyatrocuları 1965 yılında Ankara’da grev yapmışlardı. 1960 ve 1972 yıllarında olan bitenleri anlatan bir kitap bizi neden ilgilendirsin diye sorabilirsiniz. Bence tiyatrocularımızın bir an evvel geçmişi hatırlamaya ihtiyacı var. Geçen hafta Ankara’daki Akün ve Şnas sahnelerinin satıldığı, yerlerine otel yapılacağı haberini aldık. Devlet Tiyatrolarının özelleştirileceği, proje bazlı çalışan hükümet uydularına dönüştürüleceği söylentileri var. Geçtiğimiz ay DT Genel Müdürü olarak atanan hükümet yanlısı Nejat Birecik’in ilk icraatı, nedense, Macbeth oyununa sansür uygulamak oldu.
Baskı sadece devlet tiyatrolarıyla sınırlı değil. Haziran Ayaklanması’na destek veren sanatçılara sayısız baskı uygulanıyor. Özel tiyatrolar ödenek alamıyor, tiyatrocular tehdit edilip yurtdışına çıkmaya zorlanıyorlar. Müzisyenlerin sözsüz eserlerine dahi sansür uygulayan, gemi azıya almış bir düzenle karşı karşıyayız.
Faşizmin sanattaki sansürü, kadrolaşması ya da baskıları Türkiye tarihinde yeni değil. Ancak 2000’lerden bu yana yeni olan ilginç bir şey var: Sanatçıların sessizliği, eylemsizliği.
Oysa bu kitabın gösterdiği üzere, Türkiyeli tiyatrocuların bir direniş geleneği var. 1960’lar boyunca Türkiyeli tiyatrocular baskılara karşı grevler örgütlemişler, demokratik haklarını talep etmişler ve kazanmışlardı.
Dünyanın en uzun tiyatrocu grevini yapan Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncuları buna bir örnektir. tiyatro oyuncuları ve yazarları, kendilerine getirilen sansür karşısında geniş çaplı bir boykot örgütlemiş, İstanbul Şehir Tiyatrosu’na sahip çıkmışlardı. Halk Oyuncuları da 1969 yılında polis işkencesine maruz kalmış, sonrasında bunu ülke çapında teşhir ederek büyük bir etki yapmışlardı.
Sanatçıların günümüzdeki eylemsizliğini şte bu nedenle yadırgıyorum. Kendi haklarını, sanatlarını savunmak konusunda hiç de yoksul bir tarihleri yok. Tek yapmaları gereken bu tarihe şöyle bir göz gezdirip onu hatırlamak, üzerlerindeki toprağı silkeleyip işe koyulmak.
Umarım kitabımın buna bir katkısı olur. Yoksa bir sürü tiyatrosuz tiyatrocumuz olacak.

Sky Bet by bettingy.com