1413 SOKAK TARİH SENİ UNUTMAYACAK | deniz korcan

1413 SOKAK TARİH SENİ UNUTMAYACAK | deniz korcan

995

Bir başlasam anlatabilmeye, hiç susmayacağım biliyorum.

Seninle böyle konuşmak sanırım hayal ettiğim bir şeydi. Aslında seninle üç gün boyunca konuştum hiç susmadan. Kimi zaman bir ana oldun, kimi zaman bir baba. Kimi zaman akraba, kimi zaman dost… Hep yanımdaydın. Sardın o kocaman kollarınla.

Bir anda yok oluverdi sayende kapitalizmin mülkiyet ilişkileri. Bir lokma ekmeği bölüşmek edebiyatta bir klişeden ibaret değilmiş. Hakikaten bir lokma ekmeği bölüştük. Şimdi bu mektubu okuyanlara eziyet etmeyeceğim. Yazının sonuna kadar senin kim olduğunu merak etmeleri için uğraşmayacağım. Sen bir sokaksın 1413 sokak Sultangazi Mahallesi. Ve ben Tavır Dergisinin bir yazarı seninle bir insanmışsın gibi konuşuyorum. Biliyorum ki sen insandan da çok şeydin. 1413 sokak… anılarımızı tavır okurları merakla bekliyorlar. Yazı boyunca ara ara sana döneceğim ara ara okurla konuşacağım.

Ben seninle üç gün geçirirken bir yazarın görevi nedir? diye çok düşündüm. Yazar yazdıklarını en iyi hisseden olmalıdır. Hissetmese yazamaz. Belki yazarın da tırnağı olsun kırılmalı, eti acımalıdır hissedebilmek için. Hissedebilmek için bütün bunların olmasına gerek yok belki, dört duvarın arasında en içten yazılar şiirleri yazanlara haksızlık etmeyelim. Ama o bir zorunluluktur. Yazar eğer dışardaysa mutlaka yaşananlara tanıklık etmelidir.

Yazarın görevi nedir diye düşünürken belki bulunduğu yerde ölebilir de yazar ama bu riski göze almalıdır. Gözleriyle görmeli, elleriyle hissetmeli kalbiyle yazmalıdır. Yaşar Kemalin cenazesinde Yaşar Kemal ile ilgili bir anı dinlemiştim bir arkadaştan. Bir gün Yaşar Kemal kaçakçıların kervanına katılıyor. Kaçakçıların hikayesini yazacak romanlarında. Tam Suriye sınırında pusuya düşüyorlar çatışmanın içinde kalıyor ve ölümden dönüyor. Şimdi söyleyin: kim ondan hakiki yazabilir kaçakçıların hikayesini?

Doğru zamanda doğru yerdeydim. Bazen hayat sana bir yer gösterir. Orası hayatın kalbinin attığı yerdir ve orada olmak zorundasındır. Tabii ki sırf birilerinin hikayesini yazmak için bulunmuyordum 1413 sokakta. Orası hayatın kalbinin attığı yerdi. Ve benim kalbim de orada atmasa, dururdu. Çünkü bu bir namus borcuydu. Ve ben mutluluğu orada bulacaktım. Bunun bir devrimci olmamla ilgisi var elbette. Ama bunun için devrimci olmak gerekmiyordu. Bir insan olmak yeterliydi. İnsansınız ve düşmanınız var. Sizin geleneklerinizi hiçe sayıyor. Ölünüzü gömdürmüyor. Ölünüzü çürütmek istiyor. Bir şaire sordum bu durumu, neden böyle yapıyorlar? Şöyle cevapladı. Evet hiç bir faşizm bunu yapmadı. Gaz odaları kurdular, diri diri yaktılar paramparça ettiler, tanklarda sürüklediler ölümüzü ama bunu yapmadılar. Peki neden bunu yapıyorlar ve bu bizim vicdanımızı parçalıyor neden? Dedi ki Şimdi gaz odaları kuramadıkları için bunu yapıyorlar evet faşizmin yöntemleri değişiyor döneme göre. Yani ille etimizi parçalamıyor bazen vicdanımıza saldırıyor. Şimdi bu yazıyı yazdığım sıralarda aklımdan çıkmıyor Varto Meydanında çırılçıplak duran ölü kadın gerillanın bedeni… ve ortalık olması gerektiği gibi, yangın yeri.

1413 SOKAKTA BİR CENAZE VARDI…tavir_Sayfa_18

Burada bulunan cem evinin dili olsa sanırım çok şey anlatırdı da böylesini anlatır mıydı bilemem. Anlatamazdı çünkü böylesini yaşamadı. Ne anlatırdı? Mesela yanmış ve şekli bozulmuş cesetlerin tabutlara sığmadığını anlatırdı 19 Aralıkta. Mesela büyük bir önderin naaşını nasıl onurla sakladığını anlatırdı… binlerce insanın yüzlerce kez kızıl bayraklar ile geçişini anlatırdı. Teneşirhanenin soğuk taşına incecik bir gül dalı gibi uzattığımız ölüm oruççularının bedenlerini anlatırdı.

Burası sadece bir ibadethane değildi. Ben Alevi değilim. Ancak camiye 1 defa gittiysem cem evine yüz defa gitmişimdir. Bir gün bir Alevi arkadaşa sormuştum. Neden hep cem evlerinde morg var? Camilerde hiç morg olmaz. Cevaplamıştı. Hep devletle çelişkileri olan bir kesim ve cenazeler hep sorunlu kaldırılıyor. O nedenle kendi hukukunu, kendi yaşayışını buna göre şekillendiriyor Alevi halkı. Ya orada morg olmasaydı üç gün…

Duvarları kutsaldır ibadethanelerin. Bu kutsal duvarlara gaz fişekleri, tazyikli sular sıkılacaktı defalarca kez bu üç gün boyunca. İçerde bir cenaze vardı. Günay Özarslan. Bir devrimci. Bağcılarda kaldığı evde polis tarafından infaz edildi. Cenazesi önce adli tıptan verilmek istenmedi ailesine baskı yapıldı sonra da direniş kazanıldı ve Gazi Mahallesindeki cem evine getirildi.

tavir_Sayfa_16Buradan toprağa vereceğiz Günayı. Herhalde o da bunu hayal etmiştir, yoldaşlarının omuzlarında marşlarla, sloganlarla uğurlanmak. O kadar mütevazıydı ki Günay asla kimseye yük olmaz aksine herkesin yükünü taşırdı. İyi bir devrimciydi inançlı… Mutluydu mesela. Yaşadığı hayattan çok mutluydu. Devrime kararlı adımlarla yürüyordu.

Günay’a bir cenaze törenini çok gören katilleri cenazeye saldırmak için hazırlık yapıyorlar.

İşte seninle o gün tanıştık. 1413 sokak. Gerçekten yiğittin… Her köşen her taşın her direğin artık dosttu bize. Halk yaratıcılığını nasıl da kullanıyor… inşaat tellerinden yapılmış barikatları keşfettiklerinde çoktan takılmış oluyordu akrepler. Karanlıkta görmeden hızla gelip tellere takılıyorlardı. Bunun mucidi bir abimizdi. Emekçi bir insan. Gerçekten çok işe yaramıştı bu tellerden bariyerler. Kendimize ortada bir kurtarılmış bölge ilan etmiştik. Kurtarılmış bölge nedir diye sorsa bir çocuk şekil üzerinde gösterebilirdik.

Yoğun gaz saldırılarında bütün kapılar açılıyordu birer birer. Ellerinde ayranlar limonlar ve ekmeklerle bir halk bizi sarıp sarmalıyordu. Faşizme karşı direnişin sessiz ve mütevazı örgütçüleriydi onlar.

Kimse evine girmiyordu. Bekliyordu ve sorular havada asılı kalıyordu. Cenazeyi neden gömdürmüyorlar?, O Bağcılarda vurulan kız değil mi bu?, Benim akrabammış uzaktan, daha doğrusu köylüm…, Elleri kırılsın vuranların ne istediniz gencecik insandan

Sesler ve öfke çoğalıyordu. Bu sokak gerçekten tarihe geçecek bir zafere tanıklık ediyordu.

Ellerim yanıyor. Ellerim, gözlerim, yüzüm yanıyor. Ellerimden tutmazsan düşerim, ellerimden tutuyorsun. Yokuş yukarı koşulur mu? Koşuyorsun. Yüzümüzde kırmızı maskeler yok artık, üç gün boyunca artık ne bulursak sarıyoruz yüzümüze. Çiçekli nevresimler tişörtler. Teyzeler bize ellerinde ne varsa veriyorlar.

Bir aileyi hiç unutamıyorum. Çok uzaktaki evlerinden üç kuşak birden gelmişler. Ve kahramanca direniyorlar barikatın arkasında. Çok uzaklardan gelmişler. Onur için, namus için gelmişler.

Üç gün boyunca insanlar evlerinden çıkarken çocuklarını öperek vedalaşarak çıkıp geliyorlar Gaziye. Gitmek gerek çünkü başka yolu yok.

Uzaklardan gelenlere ev sahipliği yapıyor 1413 sokağın halkı. Hatta biraz mahcubiyet var. Siz uzaklardan geldiniz. Burası işte hep böyle. Siz sokakları bilmezsiniz kaybolmayın. İşte burası bizim ev iyi belleyin gelip burada saklanın.

Evinde biraz soluk aldığımız bir teyze gitmeyin diye yalvarıyor. Noluur gitmeyin bak iki tane yatağım var yatarsınız. Eğer size bir şey olursa ben bu gece ölürüm artık dayanamam nolur gitmeyin…

Gidiyoruz. Hızır yoldaşınız olsun, Hızır sizi kanatlarının altına alsın diyor.

Sizi şimdi bellemişlerdir, üstünüzü başınızı değiştirin diyerek üstümüzdekileri değiştiriyorlar.

Ellerinde ne varsa yoksul sofraları bize bir ziyafet oluyor. Çünkü helal…

Onlar bizim halkımız. Ve onlar güzel günler görmeyi hak ediyor. Belki umutlarını düzen partilerine bağladılar defalarca kez aldatıldılar. Ancak bir umutları var: Cephe.

Bunu açıktan dile getiriyorlar. O çocuklar olmasa biz ne yaparız? Bunlar bizi keserler, vururlar, öldürürler. O çocuklar. O yüzü kırmızı fularlı çocuklar. Onlar bütün ülkelerde devrim yaptılar. O çocuklar Somozanın sarayını başına yıktılar. Onlar diktatörleri ters çevirip astılar. O çocuklar o küçücük çocuklar… slogan atıyorlar sokaklarda.

Evin penceresine sesleniyorlar Kolonya var mı ağabey? yok kolonya limon vereyim yeğenim… Yok ağabey limon olmaz..? Gözü yüzü yanarken o limon değil kolonya istiyor kendine silah yapabilmek için. Yaşları 12, 13, 15 ya vardır ya yoktur. Deli cesareti taşıyorlar.tavir_Sayfa_19

Ne olacak abla? Bu işin sonu ne olacak? Diyor bir ara bir solukluk dinlenirken.

Kazanacağız diyorum. Öyle bakıyor yüzüme. Kazanacak mıyız? diyor. “Ömrümün üzerine yemin ederim ki, kazanacağız demek istiyorum ama diyemiyorum. Kazanacağız be çocuk çünkü sen varsın… en büyük gücümüz bu. En büyük silahımız. Kazanacağımızın teminatı işte senin 12 yaşında savaşıyor olman. Bu düşman gerçeğini hem de bu yaşta kavramış olman. İsmini bilmiyorum ama ismi Zafer olsun bu çocuğun. Çünkü o zaferi sadece istemekle kalmıyor yaratıyor da…

Zafer ve arkadaşları akrep denen zırhlı araç geldiğinde sanki bir yılan bize sokulmuşçasına saldırıyorlar. Çocukluğumdan hatırlıyorum bu sahneyi. Köylüler bir yılan görse hemen ivedilikle kalkar yerlerinden sıçrar ellerine bir kürek, bir kazma, bir taş alır saldırırlardı. Kimse sağa sola kaçmazdı. Benim gözümde onların hepsi birer kahramandı. Düşmandı yılan ve zarar verirdi. Ancak böyle kurtulunurdu düşmandan. İşte bu çocuklar benim çocukluğumun kahramanlarına benziyorlardı. Ancak ben onların yaşındayken yılandan kaçardım onlar kaçmıyorlar. Savaşıyorlar.

Kimse kendisi için yaşamıyor bu sokakta. Herkes bir diğerini düşünüyor. Her şey paylaşılıyor. Belki ölüm bile paylaşılacak. Sokak karşılıklı iki yokuştan oluşuyor. Biz sıkışsak karşı yokuşun başındakiler yardıma geliyor. Polis baş edemiyor.

Güya taktik çalışıyorlar. Strateji belirliyorlar. Helikopterle takip edip yerimizi belirleyip gelip saldırıyorlar. Zulmün silahı çok. Ancak bir yürek yok.

Bir ara yoğun bir gaz saldırısından sonra barikatımız dağılıyor. Elimizdeki telefonlardan öğreniyoruz ki cem evine çevik kuvvet girmiş. Daha sonra bu bilginin yetersiz olduğunu öğreniyoruz. Cem evine çevik kuvvet değil ellerinde silahlarıyla özel harekat polisleri girmiş… tutuşuyoruz. Bir ambulans da çıkmış diyorlar. Acaba cenazemizi mi kaçırdılar bilemiyoruz. Ama yoldaşlarımız vermez onu. Ölümüzü çiğnemeleri lazım. Bir tek cenaze ile çıkamazlar oradan… bunu biliyoruz. Sonradan öğreniyoruz ki ellerinde çekmekler ve benzin ile beklemiş iki feda savaşçısı. Eğer gelirlerse cenazemize dokunacak olurlarsa kendilerini yakacaklar. Düşman korkup geri çekiliyor. Olabilecek olanları kestiremiyor. Bunun adı korkudur.

Kazanıyoruz zaferi. Zafer sen neredesin çocuğum? Göremiyorum Zafer ve arkadaşlarını onlar sessiz ve mütevazice bir köşede oturuyorlardır belki. Ama gözlerinin içine bakıp söylemek isterdim. Kazandık çocuğum, Zafer, sayende kazandık çocuğum…

Zafere onurlu bir gelecek bırakmadık. Zafer bu geleceği kendi elleriyle kuruyor.

1413 sokak öyle yiğitler taşıyorsun ki bağrında insan kıskanmadan edemiyor seni.

Nasıl onurlu bir hayat yaşıyor seninkiler.

Mutluluk ne sahiden? Mutluluk bir diploma asmak mı duvara? Ya da serin bir gölgelikte tatil yapmak mı? Adını bile bilmediğimiz eğlenceleri burjuvazinin bizi mutlu eder mi? Ya da bilmediğimiz lezzetli yemekleri yemek bizi mutlu eder mi? Havuzlu villalarda ömür tüketmek mutlu eder mi bizi? Ya da iki ev bir araba için ömür vermek ve sefasını süremeden bir kalp kriziyle son bulan hayatımızı nasıl yaşadığımız önemli değil mi? Bir daha seçecek olsak iki seçenek sunulsa işte mal ve varlık içinde bir lüks hayat diğeri ise yoksul ama umutlu ama direniş içinde mutlu bir hayat? Yine kendi hayatımızı seçerdik…

Yani ben dünyaya bir daha gelecek olsam 1413 sokakta üç gün geçirmeyi tercih ederdim.

Çünkü orası benim yaşamak istediğim hayattı.

CENAZE TÖRENİ

Cenazemizi uğurluyoruz… omuzlarımızda yoldaşımız Günay Özarslan.

Senin gülüşünü hiç unutmayacağım. Her koşulda her zaman umutla çarpan kalbini. Eminim orada can hıraş direnirken biz, sen huzurla uyuyordun. Nasıl olsa kazanacak bizimkiler diyordun. Günay… biliyordum hep umutluydun gelecekten. Kazanacaktık biliyordun. Bundan o kadar çok emindim ki…

Günayı görmek için morga girdiğimde heyecanlandım. Sanki uyuyor gibiydin. Gözünün biri hafif kısılmış. Esmerdi ama bembeyaz görünüyordu. Bütün kanı çekilmişti çünkü. Görüş günleri… Şakalarımız, birbirimize takılmalar… Hepsi bir bir aklımdan geçiverdi. Bir kadın elime bir tas su tutuşturdu dök dedi. Ellerim titredi ve tası kafasına değdirdim ve buna sebep olduğum için çok kızdım kendime. Sanki incitmiştim Günayı. Dokunmaya kıyamadığımız yoldaşım 15 kurşun saplanmış bedenine. Adın kalleş işte ölüm adın kalleş..

Omuzlarımızda çıkarıyoruz Günayı.

Allara bürünmüş bir gelin gibi. Halkımızın gelini.

Yaşadığı en büyük sevda halkına duyduğu sevdaydı kuşkusuz.

Güle güle Günay.

Ve sen 1413 sokak bundan sonra adın Günay Özarslan Direniş sokağı olacak. Ve tarih sizi asla unutmayacak.

NO COMMENTS

Leave a Reply