savaşa ve barışa dair notlar | levent navruz

savaşa ve barışa dair notlar | levent navruz

1098

Söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış…”*

1 Eylül, Dünya Barış Günü… Hem bugün vesilesiyle hem de bugün Türkiye’de içinde bulunduğumuz yoğun süreç.. Devrimci eylemlerin olması, PKK’nin devlet güçlerine karşı yaptığı eylemler.. Devletin topyekün bir savaş ilan etmesi… IŞİD adı altında PKK’ye, devrimcilere saldırması.. nedeniyle bugünlerde sokaklarda ve alanlarda çokça yazılıp, söylenip, haykırılacak ”Barış”… “Barış Hemen Şimdi” diyenler de olacak. Barış? Dünyanın en güzel sözcüğü belki… Cephe çizgisinin dışında neredeyse herkes barış’ı istiyor. Barış’ın geldiği de yok ama. Yeri gelmişken Stalin’e atfedilen bir anekdot var aktarmak istiyorum… 2.Paylaşım Savaşı dönemi, Hitler faşizminin orduları Stalingrad’a kadar yaklaşmışlardır. Sovyet halkı yiğit komünist parti üye ve savaşçılarıyla omuz omuza cadde, sokak ve ev ev savaşmaktadır. O günlerde Papa çağrı yapar Hitler’e savaşı durdurun, akan kan dursun diye… Stalin ve merkez komite üyeleri savaş komuta merkezinde toplantı halindeler. Merkez komite üyelerinden biri, Stalin’e sorar: ”Stalin Yoldaş Papa’nın bu barış çağrı konusunda ne düşünüyorsunuz? Bir sonuç verir mi?” diye. Stalin’in cevabı kısa ve net olur; ”Papa’nın kaç tümeni var?”

Barış deniliyor. Kimin kiminle barışı? Kürt halkı ile faşizmin barışmasından mı söz edilir? Şimdi, silahlar sussun deniliyor. Kimin silahları sussun? Faşizmin ve emperyalizmin ölüm kusan silahları mı, yoksa özgürlüğün silahları mı? Evet, Kürt halkına ölüm saçan faşizmin silahları susmalıdır. Eller tetikten çekilsin deniliyor. Ellerini tetikten çekmesi gereken faşizmdir.

Gel gelelim dünya barış günü de öyle sokaklarda ”Barış” şarkıları söyleyenlerle gelmedi. Milyonlarca insanı kaybetti bu uğurda Sovyet halkı ve komünist parti. Görünen o ki, Barış öyle çağırmakla ve bağırmakla gelmiyor ve gelmeyecek.

Bir kere ”barış”yolu da bu topraklardan olmasa da dünyanın başka topraklarından denendi ve hatta anlaşmalar yapıldı. Bilemiyorum, Metin Yeğin’in “Gerillanın Barışı” kitabını okuyanınız var mı? Yazar El Salvador, Guatemala ve Meksika’da eski gerilla ve komutanlarıyla röportajlar yapmıştır. Oradaki deneyimlerden anlaşılıyor ki, ”barış” anlaşmalarla da gelmemiş. Bir gerilla komutanının “Barış size ne sağladı?” sorusuna verdiği, “Barış bir çift spor ayakkabı almaya yetmedi..”** cevabı; kapitalizm var oldukça, halklara barış gelmeyeceğini gösterir. Okuyalım, ülkemizde örnek verilen bu ülkelerde gerçekten barış olmuş mu?

-Biliyorsun devrim yapmış bir ülke Nikaragua. Onlar kontrgerillalara karşı imzaladı. Onlar kazandı mı? Hayır. Barışı imzaladılar kazandılar mı? Hayır. (Jorge Chefik Handal-El Salvador)
-Burası Guatemala, burada barış var demek gerçek değil. Sadece evinden çıksan, sokağa çıksan, zaten görüyorsun. Cinayet, soygun, gerçek barış marış yok. Barış içinde yaşamak mümkün değil. Eğer açlık varsa Guatemala’da barış var diyemezsin. Barış sükunet demektir özgürlük demektir. Bir yerde işgal var, soygun varsa barış hiç yok demektir. (Rafial Chauca Eski bir gerilla-Guatemala)
-Karışık bir şey bu. Evet, babamların yaptıkları bir barış anlaşması var daha iyi bir El Salvador’a ulaşmak için ama şu anda hiç de babamların zamanının umduğu El Salvador yok. O zamanlar bir mücadele vardı, bu mücadele vardı, bu mücadele kapitalist sisteme karşıydı. Yani yoksulların bir mücadelesi vardı. Şimdi yoksulluk hala var ama yoksulların böyle bir mücadelesi yok…(El Salvador)

Bir; bu ülkelerin hiçbirinde, “Barış” anlaşmaları yapmış olsa da barış sağlanmamıştır.
İki; çünkü kapitalizm var oldukça ve emperyalizmin hükmü sürdükçe dünyanın her kara parçasında savaş var olacaktır. Bu savaş hali yeni değildir. İnsanlık bin yıllardır savaşıyor. Evet, insanlar ölüyor. Hemen burada bir rakam verelim. Yapılan tahminlere göre, insanlık tarihi boyunca 14 bin 513 savaş olmuş. Bu savaşlardan üç milyar 640 milyon insan ölmüş.
Üç; her savaşı haklı ve haksız diye ayırmadan tek kalemden mahkum edip lanetlemek doğru değildir. Burada sözü Lenin’e bırakalım. Sorumuz şu olsun; sosyalistlerin savaşa bakışı nedir?
Sosyalistler, halklar arasındaki savaşları, her zaman barbarca ve insanlıktan uzak bularak mahkum etmiştir. Ancak bizim savaşa karşı tutumumuz, (barışı destekleyip savunan) burjuva pasifistlerinden de anarşistlerden de temelde ayrılır. Biz savaş ile bir  ülkedeki sınıf mücadelesinin arasındaki kaçınılmaz bağı gördüğümüz için onlardan farklıyız; biz sınıflar ortadan kalkıp sosyalizm kurulmadıkça savaşların ortadan kalkmayacağını biliyoruz; biz ayrıca iç savaşları, yani ezilen sınıfın ezen sınıfa, kölelerin köle sahibine, serfin toprak beyine ve işçilerin burjuvaziye karşı verdiği savaşları tamamen haklı ilerici ve zorunlu kabul ettiğimiz için onlardan ayrılıyoruz...***
Dört; bilinir emperyalizmin ”barış”ı bir politika olarak gündeme getirmesi, 1980’li yıllardadır. 90’larda bu politika iyice hız kazandı, adeta bir dayatmaya dönüştü ve burjuvazi de ”barış havariliğine” soyundu. Ve ne yazık ki, emperyalizmin ”barış havariliğine” en büyük destek de, sosyalist sistemin yıkıntıları altında sarsılan, halklara, devrime, sosyalizm inancını kaybeden, en önemlisi emperyalizme ve faşizme karşı savaşma iradesini gösteremeyen komünist partilerden, ulusal kurtuluş hareketlerinden, küçük burjuva önderliğe sahip gerilla hareketlerinden ve reformistlerden geldi.
Beş; barış politikasını, savunan hemen tüm güçler, sınıfsal bakış açısını kaybetmiştir.. Çünkü ”sınıfsal bakış açısı” kaybedilmeden, her türlü şiddete, her türlü savaşa, silaha karşı çıkmak mümkün değil. PKK gibi bazı hareketlerin hem silahlı olması, silahlı eyleme devam etmesi hem de zoru, şiddeti mahkum edip barış politikalarına angaje olmasının açıklaması da bu bakış açısının kaybedilmiş olmasındandır. Ki, bu ideolojik bulanıklık sonucu, bu süreç sonunda ”silahlı reformizm” olarak adlandırılabilecek hareketler çıktı ortaya.
Altı: Mao’nun dediği gibi; ”Devrim yapmak, ziyafet vermeye, yazı yazmaya, resim yapmaya, ya da nakış işlemeye benzemez; o kadar zarif, sakin ve yumuşak, o kadar ılımlı, uysal, kibar ölçülü ve ali cenap olamaz. Devrim bir ayaklanmadır, bir sınıfın başka bir sınıfı devirdiği bir şiddet hareketidir.” (Mao Seçme Eserler,Cilt 1,Syf:38) Evet, devrim bir şiddet hareketidir. Devrimciyseniz, sosyalistseniz, devrimi istiyorsanız, bu şiddeti savunacaksınız. Ve elbet bu şiddet kaçınılmaz olarak insanların ölümünü içerecektir. Çünkü, ”savaş kan dökülen bir siyasettir.” Çünkü, Carl Von Clausewitz’in Savaş Üzerine eserinde ifade ettiği üzere; “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka bir şey değildir.”

Ölmek ve öldürmek her savaşın yasasıdır. ”İnsanlar ölmesin” demek sömürücü sınıflar sonsuza dek yaşasın sömürü, zulüm düzenleri sonsuza dek sürsün demektir. Kansız, bedelsiz, bir savaş istemek toplumlar tarihi gelişimini inkar etmek, sınıflar savaşının yasalarını bilmemektir. Ne yazık ki, insanların ölmesini istemek iyi niyet olabilir ama hayat gerçeğinin inkârı aynı zamanda…

Stalin kürsüye çıktı ve dinleyicilere seslendi:
“Sizi açıkça uyarmam gereken kötü bir alışkanlığınız var” dedi. “Kürsüye kim çıkarsa çıksın, ne söylerse söylesin hepsini yürekten bir alkışla alkışlıyorsunuz. ‘Yaşasın Devrim’ deniyor alkışlıyorsunuz, ‘Yaşasın Özgürlük’ deniyor alkışlıyorsunuz. Bu doğru bir şey elbette.
Ama birisi çıkıp da ‘Kahrolsun Silahlar’ dediğinde gene alkışlıyorsunuz. Acaba silahsız bir devrimin başarıya ulaşma şansı olabilir mi? ‘Kahrolsun Silahlar’ diyen biri acaba nasıl bir devrimcidir? Bunu söyleyen konuşmacı bir devrimci değil, bir devrim düşmanıdır. Kazanmak için üç şeye gereksinimimiz var, bunu iyice kavrayalım ve akıldan çıkarmayalım, birincisi silah, ikincisi silah, üçüncüsü yine silahtır.”

Sömürü ve açlık var oldukça savaşlar var olacaktır. Bugün dünyanın değişik coğrafyalarında süren savaşlar var. Elbette barış mutlaka dünyaya hakim olacaktır.. Savaşları bitirecek olan sosyalizmdir. Bakın bu konuda Lenin, Savaş ve Sosyalizm adlı eserinde şöyle der; “Proletarya, ancak burjuvaziyi silahsızlandırdıktan sonra, tarihsel misyonuna ihanet etmeksizin bütün silahları hurda yığınına gönderebilir. Proletarya şüphesiz bunu yapacaktır ama ancak bu koşul gerçekleştikten sonra, kesinlikle daha önce değil. Gelelim 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne.. Sokaklar ve alanlarda çokça ”barış”çağrısı duyacağız. Yüz binler yanlış önderlikler nedeniyle sokaklarda ”barış” sloganı haykıracaktır. Burada soru şu olsun; Devrimcilerin barışa yönelik yaklaşımı, programı ne olmalı? Cevabını da Lenin versin bizlere; “Bizim ‘barış programımız’, emperyalist güçlerin ve emperyalist burjuvazinin demokratik bir barış veremeyeceğini açıklamalı. Böylesi bir barış, ne geçmişte, ne gerici bir emperyalist olmayan kapitalizm ütopyasında, ne de kapitalizm koşullarında eşit ulusların birliğinde değil gelecekte, proletaryanın sosyalist devriminde aranmalı ve barış için bu şekilde mücadele edilmeli… Kim ki uluslara, sosyalist devrim propagandası yapmadan ‘demokratik’ bir barış vaat ediyorsa ya da devrim için mücadeleyi reddediyorsa… o, proletaryayı aldatıyor demektir…”*** Yine sokak ve alanlarda AKP hükümetine karşı ‘barış’ çağrısı yapacaklara cevabımızı Lenin versin; ”Burjuva hükümetlerine karşı barış konuşmalarıyla seslenmek gerçekte halkı aldatmaktır.”***

Sözlerimizi noktalayalım artık… Son sözlerimizi yine Lenin söylesin, ki Lenin yaşıyor ve konuşuyor; ”Devrimler olmaksızın sözde demokratik bir barış, darkafalı bir ütopyadan başka bir şey değildir…” Ve ”Her kim kalıcı demokratik bir barış istiyorsa, hükümetlere ve burjuvaziye karşı iç savaştan yana olmak zorundadır.”

* Akgün AKOVA
** Alıntılar :Gerillanın Barışı Metin Yeğin Terem Yayınları
*** Alıntılar: Sosyalizm ve Savaş Lenin

NO COMMENTS

Leave a Reply